'Normal'i ve büyümeyi bir daha düşündüren roman: Normal İnsanlar

Sally Rooney'nin ikinci kitabı "Normal İnsanlar" Can Yayınları tarafından okurla buluştu. Rooney kitapta, lise yıllarından üniversiteye uzanan bir ilişkinin kaydını tutuyor; toplumda yer edinme mücadelesi veren, birbirlerinden ayrı kalamayan, ancak sevmek için de zorlu sınavlar vermek zorunda kalan iki gencin hikâyesiyle bir kuşağı temsil ediyor.

Nilay Kaya

Genç yaşta ilk romanını yazıp edebiyat dünyasında büyük ses getirdikten sonra o yazarın bundan sonra ne yapacağı, başarısının devamını getirip getiremeyeceği, beklentileri karşılayıp karşılayamayacağı her zaman merak konusu olduğu gibi, yazar için de epey çetrefilli bir durum olsa gerek. Henüz yirmi altı yaşındayken ilk romanı Arkadaşlarla Sohbetler ile büyük başarı kazanan İrlandalı yazar Sally Rooney, bir yıl gibi kısa bir süre içinde yayımlanan Normal İnsanlar adlı ikinci romanıyla beklentileri boşa çıkarmadığı gibi, neredeyse ilk romanını gölgede bırakacak şekilde bir edebi fenomene dönüştü bile. Marianne ile Connell’ın İrlanda’nın küçük bir şehrinde başlayıp Dublin’e uzanan ilişkilerini ve büyüme hikâyelerini anlatan Normal İnsanlar, tartışma götürmez bir kriter sayılacaksa, British Book Awards, An Post Irish, Costa ödüllerinden “Yılın Kitabı”, “Yılın Romanı”, “En İyi Roman” ödüllerini aldı, aynı yıl Booker’a aday gösterildi. Pek çok edebiyat eleştirmeninin, Zadie Smith gibi ‘yıldız’ yazarların övgüsünü kazandı, tavsiye listelerinin başına yerleşti, bununla da kalmadı kitap ve yazar Vogue, Esquire gibi gayri edebî, popüler kültür mecralarında boy göstermeye başladı, Sarah Jessica Parker, Lena Dunham gibi Hollywood yıldızlarının coşkulu hayranlığından nasibini aldı. Ve Normal İnsanlar‘ın bir BBC uyarlaması çekilmeye başlandı bile. Sally Rooney ise kendisini göklere çıkaran pek çok selefinin aksine, bu patlamanın sarhoşluğuna kendini kaptırmadı, şimdilerde sosyal medyasını kapattı, röportaj tekliflerini geri çevirip sessiz sedasız yeni kitabı üzerinde çalışıyor. O köşesine çekildi ama Normal İnsanlar’ın okuyucu sayısı her geçen gün artıyor, kitap olumlu olumsuz, hararetle eleştirilmeye devam ediyor. Kimileri ona “Snapchat neslinin Salinger’ı” yaftasını yapıştırarak Rooney’yi “Y kuşağının temsilcisi” ilan ediyor, her büyük başarı hikâyesinde olduğu gibi kimileri ise hayli sade ve sakin edebî anlayışında aslında bir cevher olmadığını söyleyip değersizleştirmeye meylediyor.

‘PREKARYA SINIFININ JANE AUSTEN’I’

Sally Rooney, sadece bir “milenyum yazarı” olarak mı kalacak, yoksa bazı eleştirmenlerin yakıştırdığı üzere Jane Austen ve George Eliot gibi 19. yüzyıl roman geleneğinin de izinden giderek kendi sesini oluşturup zaman aşırı bir nitelik mi kazanacak? Şurası kesin ki, tıpkı günümüzde başka bir edebî fenomen olan Elena Ferrante örneğinde olduğu gibi, heyecanla yapıştırılan yaftalar yüzünden aslında romanların kendisi gözden kaçıyor. Evet, Rooney’nin roman kahramanları 1981-1996 yılları arasında doğan Y kuşağına ait kahramanlar. Evet, geleceklerinin neo-liberal politikalarla, mütemadiyen tekrarlanan ekonomik krizlerle, yeniden yükselen faşizmle ve iklim kriziyle hepten güvencesizleştiği; görsel ve dijital bir çağda yaşadıkları doğru. Evet, gerek Arkadaşlarla Sohbetler gerekse Normal İnsanlar’da e-postalar, Facebook ve Instagram hesapları hem iletişim hem ‘iletişimsizlik’ kanalları, dış dünyayla kurulan ilişkide belirleyici ve çağımızın meşum “görülme problemi”ni konu ediyor sayılırlar. Ama romanın “çağının ruhunu” yansıtıyor oluşu onu sadece bir milenyum romanı mı kılıyor? Bu roman olsa olsa milenyuma ait meseleleri konu ediniyor, üslubu ve edebi anlayışı söz konusu olduğunda bırakın milenyumu, yüzyıl dönümü ve yirminci yüzyıl başlarıyla şahlanan modernist anlatı geleneğiyle bile bağdaştırılamaz. Sally Rooney, dijital çağın insanı olsa da, bu onun roman anadilinin de dijital olduğu anlamına gelmiyor. Romandaki dilin bilinçli sadeliği, Twitter dilinin sınırlılığını yansıtmaktan ziyade, daha “anlaşılır” olmak gibi bir derdi olan, ekonomi ve ölçünün belirleyici olduğu bir on dokuzuncu yüzyıl dil anlayışına yakın. Bu anlamda, romana yapılan yakıştırmalardan “Prekarya sınıfının Jane Austen’ı” daha akla yatkın görünüyor. Zira romanda gerek anlatıcının konumu, karakterlerine karşı aldığı mesafe, diyaloglarla yaratılan sözsel gerilim, suskunluklar, yanlış anlaşılmalar, mizah ve dramın tıpkı Austenvari ölçülü bir ritmle art arda dizilişi bu biricik benzetmeyi haklı kılıyor. Tam da bu noktada Can Yayınları’ndan çıkan Türkçe çevirinin sahibi Emrah Serdan’ın maharetini teslim etmek gerekiyor. Tıpkı Jane Austen’ın kendi bildiği, tanıdığı bir dünyayı romanlarının konusu edeceğini, ‘büyük’ meseleleri ‘büyük’ adamlara bıraktığını söylemesi gibi, Sally Rooney de bir söyleşide karakterlerinin kendi neslinden kişiler olmasını kendi “sınırlılığına” bağlıyor ve “Ben bildiğim konularda yazıyorum,” diyor.

Normal İnsanlar, Sally Rooney, Çeviri: Emrah Serdan, 264 syf., Can Yayınları, 2019.

Rooney, bölümlerine “Bir Ay Sonra”, “Beş Ay Sonra” gibi başlıklar veriyor, zaman zaman şimdiki zaman kipiyle aktardığı ânları durdurup geçmiş zamana dönüyor ama Normal İnsanlar‘ın zamanı modernist ya da postmodern anlatılardakinin aksine, on dokuzuncu yüzyıl geleneğine yakın bir şekilde zamandizimsel bir çizgide ilerliyor. Parçalı bir olay örgüsü olmadığı gibi, soyut imgeleme, bilinçakışına dayanan, gerçekliği ters yüz eden, üstkurmaca ve dil oyunlarına yaslanan, güvenilmez anlatıcılarla dolu modernist ya da postmodern anlatılardan epey uzakta. Modernist anlatılarda karşımıza çıkan bir birey anlayışı ya da karakter çizimi de yok. Sally Rooney romanına George Eliot’ın Daniel Deronda‘sından bir epigrafla başlıyor: “Yerinde bir tabirle başkalaşım adı verilen, zihin yapısında meydana gelen değişiminin ardındaki sırlardan bir tanesi de, bir başkası üzerimizde olmadık bir etki yaratmadığı ve bizi gözlerimizi açmaya zorlamadığı müddetçe yerin de göğün de çoğumuza herhangi bir şey açığa vurmadığıdır.” Romanda Connell’ın da Marianne’in de bireysel oluşumu söz konusuysa, birbirleri ve toplum üzerinden gerçekleşen bir durum bu. Kaldı ki yine bir söyleşisinde Sally Rooney birey mefhumuna inanmadığını, her birimizin an be an birbirimizi inşa ettiğini söylüyor, ki bu düşünce de on dokuzuncu yüzyıl romanlarında toplumsallığın kişilerin oluşumunda, “büyümesinde” biricik etken olduğu anlayışa denk düşüyor.

Romanla ilgili bir başka mevzu da büyüme meselesi ve büyüme romanı türünde değerlendirilişi. J. D. Salinger’in 1951 tarihli Çavdar Tarlasında Çocuklar adlı romanı yayımlanıp büyüme romanı türünün yakın dönem başlıca örneklerinden biri haline geldiğinden bu yana, neredeyse büyüme temasını barındıran her roman bu kitapla ilişkilendiriliyor, büyüyen karakterler bir çırpıda delişmen dilli Holden Caulfield’la özdeşleştiriliyor. Oysaki bu değerlendirmeyi yaparken edebiyat eleştirisinin hatrına daha az kolaycı bir yaklaşım sergilemek gerekiyor. Her şeyden önce Holden Caulfield bir ben anlatıcıdır, güvenilmez bir anlatıcıdır, okuyucuyla sohbet eder, kendini kendi bakış açısıyla tahlil eder ve romanda geçen zaman bir yılı bulmaz. Oysa Normal İnsanlar liseden başlayıp üniversite bitimine uzanan, büyüme sürecinde belirleyici, dört yıllık bir zaman dilimini kapsadığı gibi, roman on dokuzuncu yüzyıl realist romanlarında karşımıza çıkan, nesnel olduğunu söyleyebileceğimiz bir üçüncü tekil anlatıcıya sahip. Bu anlatıcı, zaman zaman Marianne’e, zaman zaman da Connell’a odaklanarak, Holden örneğinin aksine, ‘anlatan’ değil, özellikle diyaloglar aracılığıyla ‘gösteren’ bir anlayışta; çoklu bir bakış açısı veriyor, böylelikle ton ve ritm de değişiyor; dolayısıyla Holden’ın öznelliğinin tam zıt kutbunda yer alıyor.

‘NORMALLEŞME’

Marianne ve Connell gerek büyüdükleri taşrada, gerekse Dublin’de bulundukları çevrenin içinde, “diğerlerine” göre zeki ve hassas çocuklar. Etraflarındaki insanların daha ziyade stereotipler olarak çizilmesi, onların bu hassasiyetini vurgulamak için. Kaldı ki hassasiyetlerini perçinleyen, büyüme koşulları ve geçmiş travmaları var. Bu zeki ve hassas çocuklar için “zamanın ruhundan” bağımsız olarak da büyümek herkesinkinden zor bir mesele. Ve romanın bittiği noktada, değerlendirme yapma konusunda aceleci okuyucu ve eleştirmenin iddia ettiğinin aksine, romanın bütünlüğüne ters bir şekilde ikna edici olmayan bir şekilde “normalleşmeyi”, herkes gibi olmayı seçtikleri yok. Büyüdükçe ergenlikte hissedilen “biricikliğin” yanıltıcı ve geçici olduğunu anlıyor, toplumsallığın kodlarını çözmeye başlıyor, “birey” olmanın belki de fazla abartılan bir şey olduğunu, herkesin birbirini inşa etmeye devam ettiği toplumsal bir bütünün parçası olduklarını görüyor, biraz daha cesur ve kendilerine güvenli bir şekilde yollarına devam ediyorlar; bu onların da ötekiler gibi “Instagram gençliğine” dönüştükleri anlamına gelmiyor. Sally Rooney “normalleşme” sözcüğünün çok da girift olmayan ironisini Marianne ile Connell’ın bu bilinçlenmesi üzerinden veriyor. Eğer romanın sonunda Marianne altı çizilen bir serseri mayına dönüşseydi Rooney’nin ironisi işlemeyecek, romanın basit görünümlü mütevazı derinliği yerle bir olacaktı. Ayrıca karşımızda yazarlık yolunda adım atmış bir karakterimiz de var, bunun nesi “normalleşme” olabilir? Connell ile birlikte Künstlerroman türüyle karşı karşıya geliyoruz. Ama bundan sonra asıl hararetle takip edilecek olan bizatihi yazarın, Sally Rooney’nin yazarlık serüveninin Künstlerroman’lığı. Çünkü o sadece bir “milenyum yazarı” olmanın hayli ötesinde bir yerde duruyor.