Çevirmen Barış Yıldırım: Yapılamayacak çeviri yoktur

Barış Yıldırım, İngilizce ve İspanyolcadan çevirdiği kitapların haricinde, konferans çevirmenliği de yapıyor. "Bir dilin sözlerini başka dile aktarırken, kültürler arası bir alışveriş olmasını tercih ederim" diyen Yıldırım ile çeviriyi, konferans çevirmenliğini ve çevirmenlerin çalışma koşullarını konuştuk.

Soner Sert  soner_sert17@hotmail.com

2000’li yılların başından beri çevirmenlik yapan Barış Yıldırım, aynı isme sahip üç çevirmenden biri. “Bu konuda çok espri dönüyor, o yüzden hemen adaşlarımı birbirinden ayırma kılavuzunun linkini vereyim: https://bit.ly/2B9YtR1.” Mesleğe büro çevirileri yaparak başlayan ve ardından kitap çevirileri ile devam eden Yıldırım, şu günlerde otuzuncu çeviri kitabını yayımlamak üzere. İngilizce ve İspanyolcadan tek başına ya da başka çevirmenlerle çevirdiği kitapların haricinde, konferans çevirmenliği de yapan Yıldırım, işe İngilizce-Türkçe çeviriyle başladığının altını çiziyor. Sonraki yıllarda İngilizce-Türkçe-İspanyolca üçlüsünde çeviri yapmaya başlayan Yıldırım, “Kürtçeyi de sözlü çeviri dili olarak bunlara katmayı aşkla bekliyorum” diyerek düşüncelerini paylaşıyor.

“Onun dışında hayatımı belirleyen iki faaliyet var: Yazmak ve müziklemek. Oyun, senaryo, sanat eleştirisi, siyaset ve şarkı yazıyorum. Tiyatro ve siyaset bilimi alanlarında yazılmayı bekleyen iki tezim var aslında, biri de epey ilerledi ama kendime sürekli iş çıkarmaktan vazgeçmediğim için henüz tamamlanmadı” diyerek gündemini açıklayan Yıldırım, simültane çevirinin sayılı isimlerinden de biri…

Çeviri konusunda hemen herkesin bir fikri var. Siz, bir çevirmen olarak çeviriyi nasıl tanımlıyorsunuz?

Çeviri bence ‘spread the word’ ruhuyla ilgili bir şey: Sözü yaymak, daha çok insana ulaştırmak. Beni en çok bu bilginin kamusallaşmasıyla ilgili yanı çekiyor. En anlamsız, en yanlış şeyleri bile çevirseniz, “gerçekler devrimcidir” ve o anlamsız, o yanlış şeyler de gerçekliğin bir parçası; daha çok dilde bilinmeleri, daha çok dilde maskelerinin düşmesi demek. Aynı şey, anlamlı, iyi, güzel şeyler için daha da geçerli, daha da önemli.

Sizin özgül bir durumunuz var. “Konferans çevirmenliği” yapıyorsunuz. Çalışmanızın biçimlenişinden bahsetmek ister misiniz?

Sözlü çevirinin çok fazla alt kategorisi var. Biz, konferans çevirmenliği altında bu kategorilerin çoğunu birleştiriyoruz: Bilimsel kongrelerden siyasi toplantılara, devletler arası görüşmelerden mahkeme gözlemcilerine yapılan çeviriye, ameliyathanelerden biçerdöver tepelerine, mülteci kamplarından mevsimlik işçi kamplarına kadar birden fazla dilin olduğu her yerde sözlü çeviriye ihtiyaç oluyor. Bu çeviriler bazen ardıl (konuşmacının sözü bittikten sonra çevirmenin konuşulanı karşı dile aktarması), bazen fısıltı (konuşmaları bir veya birkaç kişinin kulağına fısıldayarak -aslında mırıldanarak- aktarmak), bazen simültane olabiliyor. Bunların bazı alt kategorileri de var. Halk arasında “spontane çeviri” (tabii öyle bir şey yok, hiç olmadı), biraz daha konuyu bilenler arasında “simültane çeviri” diye geçen şey ise konu ne olursa olsun, kulağımıza bir kulaklıkla sesin geldiği bizim de bir mikrofon marifetiyle, duyduğumuz her şeyi diğer dile aktardığımız mod. Buna simültane, andaş, eş zamanlı çeviri deniyor. Ben bazen “hemzaman” diyorum, galiba bu adla bir roman da yazacağım. (Çeviri modları konusunda biraz daha ayrıntılı bilgi için mesleki bloğumda bir yazı var: https://bit.ly/2VOYgwh).

‘BİR DİLİN SÖZLERİNİ BAŞKA DİLE AKTARIRKEN, KÜLTÜRLER ARASI BİR ALIŞVERİŞ OLMASINI TERCİH EDERİM’

Çevirinin kültürel bir karşılığı olduğu aşikâr. Bu noktada, düşünceleriniz nelerdir? Kelimelere karşılık ararken, bu hususta en çok dikkat ettiğiniz ögeler nelerdir?

Çevirinin beni siyaseten en çok ilgilendiren yanı “sözü yayma” işlevi ise kültürel olarak en çok ilgilendiren yanı dilleri tanımak ve tanıştırmak. İlki, yazıyla ilgilenen herkesin, hele de birden fazla dil biliyorlarsa, anlayacağı bir şey. Dillerin -her dilin- kendine özgü öyle yanları var ki yerini başka bir şey dolduramıyor. Türkçenin -miş’li geçmiş zamanı, cinsiyetsiz zamiri, İspanyolcanın ser ve estar fiileriyle ifade bulan iki ayrı “olma” hali (copula), Almancanın zaman zarflarını öncelemesi, Kürtçenin geçmiş zamana büyük esneklik getiren ergativite’si, Fransızcanın hareket bildiren ve bildirmeyen fiiller ayrımı, Portekizcenin özel isimlerin başına bile artikel getirmesi, Çincenin müzikalitesi, Rusçanın zaman çekimlerindeki sınırlılığı edebi bir güce çevirmesi, Arapçanın fiil çekimini cinsiyetlendirmesi (aşina olmadığım son üç dil hakkında naklen konuşuyorum, umarım büyük bir hata yapmıyorumdur). Tüm bunlara bir de diller arasındaki ilişkiler eklenince (aklıma hemen, Marx’ın, value ve worth sözcüklerini karşılaştırırken, İngilizcede eş anlamlı sözcüklerden Latin kökenli olanların daha soyut, Anglosakson kökenli olanların daha pratik bağlamlarda kullanılmasına dair dipnotu geliyor) burada büyük bir düşünüm alanı açılıyor.

Ben, elden geliyorsa, bir dilin sözlerini başka dile aktarırken, kültürler arası bir alışveriş olmasını tercih ederim. Örneğin “Camdan evi olan komşusunun evine taş atmasın” yazdığımda, meram anlaşılıyorsa, “Tencere dibin kara, seninki benden kara” demek istemem; Türkçe bir deyim kazansın, hiç olmazsa okur bir metafor duysun. Ne bileyim, Kürtçenin batan güneşi tarif ederken başvurduğu “güneş sulara gitti” şiirselliğinden mahrum kalmasın tabii mümkünse.

‘ÇEVİRİDE SİZ VE KULLANDIĞINIZ İKİ DİL BAŞ BAŞASINIZ’

“Yazılı” çeviri yapan çevirmenlere nazaran, sizin durumunuzun özgül olmasının bir diğer getirisi/götürüsü de bir editörle çalışmıyor olmanız. Bu noktada şunu sormak istiyoruz. Editör ve çevirmen arasındaki ilişkiyi, editörle çalışmayan bir çevirmen olarak, nasıl yorumluyorsunuz?

Birçok yayıneviyle kitap çevirilerinde çalıştığım için editörün (olmasının ve iyi olmasının) ne denli önemli olduğunu biliyorum. Simültane kabininde iseniz editörlük işlemi post-factum olarak sizinle birlikte çalışan meslektaşınızdan gelir; anlık yazdığı notlarla yahut toplantı aralarında verdiği geri bildirimlerle. Çevirisini yaptığınız kurum da zaman zaman sizi “o terime şöyle demiyoruz, böyle diyoruz” diye uyarabilir. Ama işinizin büyük kısmında siz ve kullandığınız iki dil baş başasınız.

Sizin için bir metnin “çevrilebilir” olmasının gerekçesi nedir?

Var olması. Kendi dilinde bir anlamı olan her metin, başka her dilde de anlamlı olabilir. Tamamlanmış çeviri yoktur fakat yapılamayacak çeviri de yoktur. Çevrilen metin çok şey kaybedebilir ama çok şey de kazanabilir. Hatta bazı durumlarda kazandıkları kaybettiklerinden fazla da olabilir. Hepimiz şu veya bu metnin çevirisinin orijinalinden iyi olduğu iddialarını duymuşsunuzdur (aklıma hemen Melih Cevdet’in Annabel Lee, Siyavuşgil’in Cyrano de Bergerac çevirileri geldi). Attilâ Tokatlı’nın Sovyet şiirinden yaptığı çeviriler de bende böyle bir his uyandırır. Öyledir veya değildir fakat bu hisler, çevirinin, şiir gibi en zorlu alanlardan birinde bile mümkün, faydalı ve gerekli olduğunu gösteriyor.

Çalışma koşullarınızı, sosyal ve hukuki bağlamda nasıl açıklıyorsunuz? Kendinizi maddi anlamda güvende hissediyor musunuz?

Geçen yılın sonlarına doğru İspanya, Salamanca’da düzenlenen bir çeviri konferansına sunmak üzere bir bildiri hazırlarken yaklaşık 100 konferans çevirmeninin katıldığı bir anket düzenledim ve sonuçlarını -o dönem yaklaşık- 1500 günlük çeviri deneyimimle karşılaştırdım. Dört çevirmenden üçü serbest zamanlı çalışıyor. Bunların bir kısmı serbest meslek sahibi statüsündeyken epey bir kısmı da teknik olarak “kayıt dışı istihdam” ediliyorlar. SGK’nın çevirilerine gidildiğinde bazen komik durumlar çıkıyor, tüm gün boyunca kayıt dışı istihdamla mücadeleden bahseden çevirmenin kendisi kayıt dışı. Bu durum, sağlık ve emeklilik konusunda her şeyi çevirmenin omzuna bırakıyor. Birçok kişi sorunu kişisel olarak çözüyor. Konferans çevirmenliği dünyada da büyük ölçüde serbest zamanlı yürütülen bir iş. Birçok meslekten farklı olarak, mesleğin üniversitesinden mezun olmanı gerektirmiyor, mezun olmanız da bu işi yaptığınız anlamına gelmiyor. Benim yaptığım ankette katılımcıların yalnızca yarıdan biraz fazlası -zaten dünyadaki tarihi de görece yeni olan- mütercim tercümanlık bölümlerinden mezundu. Bunun meslek standartları açısından kısıtlılıkları olduğu gibi demokratik bir yanı da var. “Müşteri için değil toplum için çevirmenlik” fikrini öne çıkaran bir yaklaşım açısından, bu bir olanak.

Çevirmenler -Weberci terminolojiyle konuşursak- orta ve orta-üst sınıfa dahiller. Yılın bazı zamanlarında hiç iş olmasa da, ortalamaya vurduğumuz zaman kötü kazanmıyorsunuz; yukarıda aktardığım özlük hakları meselesini göz ardı edersek tabii. Çoğu meslekten de az çalışıyorsunuz (ayda ortalama 10-15 gün). Çok sağlamcı biri değilsen, kendini mali olarak güvende hissedebilirsin. Bir de bunun üstüne, çevirmenlerin kongreden kongreye koşarken günlerini uçaklarda, gecelerini lüks otellerde geçirmeleri eklenince kendini iş adamı, iş kadını gibi düşünen meslektaşlarımız oluyor. Oysa, teknik olarak, emeğinin hakkını birazcık alan hizmet sektörü çalışanlarından başka bir şey değiliz. Sendikamız, odamız olmadığı için, meslek dernekleri de -tüm samimi çabalarına rağmen- bir şeyleri ancak bir yere kadar başarabildikleri için, bu “sınıf bilinci” eksikliği bizi emek piyasasında oldukça sorunlu bir yere koyuyor. Bu sınıf mevkii ve bu örgütsüzlük, emekçiler olarak çıkarlarımızı korumamızın önünde engel olabiliyor. İster döviz bazında düşünelim ister reel enflasyon bazında, son birkaç yılda reel gelirimiz en az üçte bir düştü ama günlük çeviri fiyatlarını belli bir düzeyin üstüne çekemiyoruz, çünkü her şeyden önce sınıfımız bizi toplu tavır almaktan alıkoyuyor. Aynı durum çalışma koşulları için de geçerli. Liberal tasavvurun dünyaya tek başına atılmış, çıkarlarını maksimize etmekten başka derdi olmayan insan figürüne bayağı benziyoruz!

Günleriniz nasıl geçiyor?

Konferans çevirmeni sabah kalkar, o gün yapması gereken bir çeviri varsa ona gider. Genelde otellerin, bazen de resmi/özel kuruluşların veya üniversitelerin toplantı salonlarında olur bu işler. Çeviri başka bir şehirdeyse önceki gece, başka bir ülkedeyse önceki gün oraya gitmiştir zaten çevirmen. Kahvaltısını yapıp, şanslıysa otelin başka bir katındaki toplantı salonuna, şanssızsa kentin başka bir noktasındaki mekâna gitmesi gerekir. Çoğu toplantı tüm gün sürer, sabah ve akşam birer çay/kahve arası, bir de öğle yemeği arası verilir. Bu aralarda yemeği ve kuru pastaları fazla kaçırmamak gerekir; hele de otelin yemekleri iyiyse çevirmenler kolayca obeziteye yelken açabilirler. Bunlar tabii kongre, konferans, sempozyumlar için geçerli. Yoksa bir mahkeme sırasının kenarına ilişerek, bir uçak kokpitinde, bir minibüsün arkasında, buzhanede, bozkırın ortasında güneş altında… da çalışıyor olabilirsiniz. Bu “yapıyor olmak” kalıbı da çağımızın beyaz yakalı zaman kipidir, kullanmadan olmaz!

İşler çoğunlukla telefon ve/ya WhatsApp üzerinden gelir. Sistem basittir: Tercüme veya simültane teknik firması, bazen de doğrudan şirketler, kurumlar arar. – “Falan Bey/Hanım filan ayın filanca günlerinde müsait misiniz?” – Tercüman takvimini açıp bakar. – “Müsaidim. Konfirme mi?” – “Henüz opsiyon.” – “Tamamdır, ops atıyorum. Ne zaman belli olur?” – “Üç vakte kadar.” Konfirme veya teyitli iş aldıysanız o tarihinizi başka işe kapattınız demektir, opsiyon veya “ops” (opsiyon demekten sıkıldığım için ilk ben “ops” diye kısaltmaya başladım gibi geliyor bana, ama kesin benden önce yapan olmuştur) işin henüz teklif aşamasında olduğu anlamına gelir ki o tarihlere teyitli iş gelirse, ilk şirketi bilgilendirerek diğer işi almanız etik açıdan sorunsuz kabul edilir. İşi yaptıktan sonra, yine üç vakte kadar (üç gün, üç hafta, üç ay, üç yıl!), ücretiniz hesabınıza yatar.

Her halükârda çevirmenlik size başka şeyler yapma fırsatı veren bir iştir ki bu çağda böyle işler çok az. Dahası insanlar arası iletişimi gerçek zamanlı sağlayabilmek çok hoş bir duygu. Sanırım piyangodan para çıksa, şarkılarımdan biri hit olup dünya listelerine girse, senaryom Oscar alsa, Orhan Pamuk’un “kazandığım bütün parayı harcayacak olsam roman yazamazdım” dediği Nobel’i bana verseler falan bile ayda birkaç gün bu işi yapmaya devam ederim, gibi geliyor bana.


Soner Sert kimdir?

Sinemacı, yazar. "Köprü", "Baba", "Hastabakıcı" ve "Alarga" isimli kısa filmleri yazıp yönetti. "Duvar" isimli bir öykü kitabı, "Yönetmenler İlk Filmini Anlatıyor" isimli bir de sinema kitabı yazdı.