Yaşamına ağıt yakanlar: Abşûran sakinleri

Ali Eşref Dervişyan'ın yazdığı, on iki öyküden oluşan "Abşûran" Manos Yayınevi tarafından okurla buluştu. Sâdık Hidâyet ve Gulam Hüseyin Sâedi gibi Ali Eşref Dervişyan da, Batı’nın popüler hâle getirdiği ve bir anlamda sermayeye dönüştürdüğü melankolisine karşılık Doğu’nun kederiyle okuru sarsarak cezbediyor.

Ezgi Örnek

Batı’ya göre düşündükleri ve yazdıklarıyla daha ağır bir sansüre, ölüme ya da ölüme yakın bir yaşama çarptırılır Doğu’nun yazarı, şairi, ağıt yakanı. Bir anlamda coğrafyanın kader oluşu, gerçekte ve kurmacada yerli edebiyatımızla İran edebiyatı arasında güçlü bir benzerliği de doğurur. Bundan olacak ki az sayıda, Farsçadan çevrilen eserler daha kıymetli ve samimi bulunur.

Geçtiğimiz haftalarda çıkan, Ali Eşref Dervişyan’ın Abşûran adlı öykü kitabı, hem öykü okurlarını hem de İran edebiyatını takip edenleri heyecanlandıracak nitelikte bir eser. Bunun yanında uzun zaman sonra çevrilen, modern İran edebiyatına ait bu öyküler, henüz İran edebiyatını keşfetmemiş olanların, Doğu’nun büyüsüne ve kederine kapılmalarına neden olur. Makbule Aras Eivazi’nin çevirisini yaptığı, Manos Kitap tarafından basılan Abşûran, on iki öyküden oluşuyor. Ancak birbirine bağlı bu öykülerin, ardı ardına okunduğunda roman tadı verdiğini de söylemek mümkün. Bağımsız olarak da her öyküde imgenin çatı misali yerleştirildiğini, değişen meselelerle kurgu duvarının örüldüğünü görürüz. Dervişyan, her öyküye bir ruh bırakmış, onu işlemiş ve çekilmesini beklemiş gibi.

KEDER ÖYKÜNÜN BAHTINDA VARDIR

Sâdık Hidâyet ve Gulam Hüseyin Sâedi gibi Ali Eşref Dervişyan, Batı’nın popüler hâle getirdiği ve bir anlamda sermayeye dönüştürdüğü melankolisine karşılık Doğu’nun kederiyle okuru sarsarak cezbediyor. Keder, henüz yazılmadan öykünün bahtında vardır ve bittiğinde de öylece çöker okurun üstüne. Kendine gelindiğinde ise, “kimdir peki Dervişyan?” diye bir merak doğar. Adı geçen yazarların ve Samed Behrengi’nin de çağdaşıdır Dervişyan. Onun anısına yazdığı bir eseri bulunur ve halk hikâyeciliğiyle folklore de Behrengi gibi ilgi duymuş, öykülerinde de folklor motiflerine yer vermiştir. İran Yazarlar Birliği kurucularından olan Ali Eşref Dervişyan, Kürt öykücülüğü ve İran halk masalları üzerine çalışmış, akademisyenlik yapmış, İran edebiyatında olduğu gibi Batı edebiyatında da bir yer edinmiş, eserleri yedi farklı dile çevrilmiştir. Abşûran’dan önce Türkçeye çevrilen 18. Hücre adında bir eseri daha vardır Dervişyan’ın.

Yaşamı ve yazısı birbirine ilintili olacak ki yazdığının kefaretini birçok kez mahkûm edilerek ödemiştir. Bir anlamda yaşam koşulları metinlerini, metinleri ise yaşamını biçimlendirmiştir Dervişyan’ın. Tanrı’ya şükrederken ve âh ederken ölümün baskınlığına inat yaşam kavgayla sürdürülüyor onun öykülerinde. Ruhsal ve fiziksel acının gerekliliği şaşırtıyor ancak bunun olağan karşılanmasından anlaşıyor ki yaşam, kutsallığından olsa gerek imkânsızlıklarla ve kısıtlamalarla yaşanmaz hâle getiriliyor. Öyle ki yazar da İran’da sansürün, kısıtlamanın eserin ortaya çıkışıyla kendiliğinden başladığını bilir. İlginç olan, söz konusu koşullanmalara rağmen -yine de- eserin tüm bunları ele vermesi ve bunlara aykırı davranmaya teşvik etmesidir. Abşûran da bu yönüyle ayrıca üzerinde durulması gereken, dönemle ve koşullarıyla paralel birden çok okumaya açık bir yapıttır.

Abşuran, Ali Eşref Dervişyan, Çevirmen: Makbule Aras Eivazi, 80 syf., Manos Yayınevi, 2019.

Abşûran, “evimiz” öyküsünden “barış” adlı öyküye dek aynı melodiye, aynı öfkeye, büyüyen umuda ve başka bir inanca sahiptir. Tek solukta süregiden, ruhu rüzgârlarla nehirlere sürükleyen ve sonunda sahici, iç yakan bir fotoğraf bırakan İran filmlerinden biriymiş gibi sürekli göz önüne gelecek, hatırda kalacak sahneler bırakıyor Dervişyan’ın öyküleri de.

İran sinemasının merkezinde İran’ın güçlü edebiyatı, bağdaş kuran yaşlılar, boynu bükük kadınlar, en başta da ideali değiştirmeye çalışan çocuklar vardır. Kuşkusuz Abşûran’ı okurken izleyenlerin aklına hemen İranlı yönetmen Abbas Kiarostami’nin “Arkadaşımın Evi Nerede?” filmi gelir. Abşûran’ın merkezinde de, “Keşke biz ekmek yemeden yaşayabilseydik de annemiz mutlu olsaydı,”, diyen çocuklar vardır. Önce ağlamayı, yaşama ağıt yakmayı öğrenir Abşûran’da doğan çocuklar. Sonra öykülerden dünyaya yetişkin bir çocuk bakışı düşer, çocuklarla beraber gerçeklik değişir, direnç büyür, öyküler değişir. “Kitabın ortasına geldiğimizde herkes ölür, öldürülürdü, zulüm olurdu, ateş yakıcıydı, her yer kız kardeşlerin, erkek kardeşlerin ağlayıp inlemeleriyle doluydu. Ağlamak her zamanki işimizdi. Yas zamanı da ağıtçıydık, düğün bayram zamanı da.” (s.17). “kemun” öyküsünde geçen bu kısım -diğer öykülerde de olduğu gibi- okunan dini metin üzerine ağlaması beklenirken, içinden bunu sorgulayan evin büyük oğlunun gözünden anlatılır. Çok geçmeden metnin bir yerinde İmam Hüseyin’in adının geçmesiyle çocuğun kalbi hınçla dolar, almadığı yaraların derinliğiyle yürekten ağlamaya başlar. Aile büyükleri gibi bilmediği bir acıya âh ederken onlardan farklı olarak çocuk bu acıyı hisseder ancak diğerleri yalnızca usule uymaya çalışır. Tam da burada çocukların ve diğer aile bireylerinin gerçeği çatışmaya başlar. Kör bir adamın, yaptığı kötülük sonucunda kargalar tarafından gözlerinin oyulduğunu anlatır anneleri. Buradan kıssalar uzar ancak çocuğun bildiği, gerçeği, adamın hastalık yüzünden gözlerini kaybettiğidir. Babalar yumrukları sıkılı akşamı bekler, anneler yokluğun son bulması için durmadan Tanrı’ya yakarırken çocuklar tekkenin havuzundan gizlice tuttukları balıkları yemeyi düşler. Sonra tutulan iki balık da baba tarafından avluya fırlatılır, iki karga balıkları kapıp kaçar. İlkin anlamsız sonra düşmanca bir sessizlik çöker avluya, çocukların üstüne ve okurun üstüne. Sanki mevsim hep güz, Abşûran hep yağmurludur. Çocuklar ise Abşûran’a, yaşadıkları yere, yaşama tutunmak için güneşi getirmekte kararlıdır. Arka bahçelerinde gizlice ve özenle büyütmeye çalıştıkları bir gül vardır daima.

‘UMUT TOHUMLARI’

Abşûran’ın kasvetli hanelerinde direncinizi yitirecek gibi olursunuz. Ama her öyküde umut tohumları bırakır Dervişyan. “barış” adlı öyküde bunların yeşerdiği görülür. Ağıtlar bu kez barış uğruna şehit düşenler için yakılır. Kerpiç evlerin çatlaklarından içeri güneş sızar. İnanmaya zorlandıkları şeyler için değil kendi doğruları için savaşır büyüyen çocuklar. Doğu’nun ağıtçı çocukları, bir önceki nesle karşın sokaklarda barışı ve sevgiyi savunur, kömürle, tebeşirle tekke duvarlarına barış güvercinleri çizmeye başlar: “Akşam işten gelince havanın kararmasını beklemeye başladık. Ekber’le beraber bodrumdaki kazmayı çıkardık ve gizlice diğer çocuklarla bir olup mahallemizin tek tuğla binası olan tekkenin duvarlarına kazmaya başladık. Önce güvercin resimlerini ve sonra barışı. Artık hiç kimse tekkeyi yıkmadan onları oradan silemezdi.”. Umuda, barışa dair bir inanç yaratan, buna ağıt yakan ve ideali dönüştüren öyküler kalır bu sondan geriye.

Kuşkusuz kaç farklı dilde okunursa okunsun evrenselliğini koruyacaktır Dervişyan’ın öyküleri. Her öyküde kâğıt kesiği gibi tecrübe ediliyor acı. Ancak hep -bir ihtimal olmasa da- acının son bulacağına dair bir his. Çağdaş İran şairlerinden M. Azad’ın dizeleri gibi, “biz çözünüyorduk / ve tecrübe ediyorduk / ve yeşermeyi bekliyorduk / yeşermek o garip mevsimlerde!”, (2010, s.55).