Meral Saklıyan: Ölüm ve gülmek birbirine dayanarak var olur

Meral Saklıyan'ın kaleminden "Uzağa Gidemem" Everest Yayınları tarafından raflarda yerini aldı. "Yazarlıkta mühim olan birikimleri edebi bir dile ve forma sokarak anlatabilmek" diyen Saklıyan ile hekimlikten yazarlığa geçişini, öykülerindeki diyalogları, mekanları ve kadın anlatıcıları konuştuk.

Soner Sert  soner_sert17@hotmail.com

DUVAR – Meral Saklıyan deneyimli bir hekim. Uzun süren doktorluk yaşamına bir yandan devam ederken, edindiği insan hikayelerini, küçük ve hüzün barındıran ve bizi yaşama bağlayan detayları, ilk kitaptan beklenmeyecek bir sadelikle okura sunan Saklıyan’ın Uzağa Gidemem kitabı Everest Yayınları’ndan çıktı. Ölüm, aile, evde olmak/eve sıkışmak, yol, kadın meselesi gibi tema ve konuları odağına alan Saklıyan, hüzün barındıran umut öykülerini aktarırken, yeni bir anlatımın yolunu bulmaya çabalıyor.

Geçmiş yıllarda Gerekli Kitaplar’dan çıkan Yaşar Kemal Biyografisi’ne imzasını da atan Saklıyan, kurmaca üzerine de iddialı bir söylem barındırıyor. Saklıyan’la, ilk öykü kitabını konuştuk.

Doktorluk, “iyileştirme” eylemi dışında, biraz da “dinlemek”tir, diyebiliriz. Sizi, dinlemekten “anlatmaya” iten sebep neydi?

İnsanın daha çok acılı halleriyle karşılaşmak ve sürekli onları dinlemek zorunda kaldığım bir mesleğim var. Zaman geçtikçe ve acılar biriktikçe benim de kabıma sığamadığım hatta fokurdayarak taştığım dönemlerde kaleme, kâğıda sarıldığım doğrudur. Anlatmak, başkalarına aktarmak önceleri bu ve buna benzer nedenlerle doğdu. Bu durumun aynı zamanda bir onaylanma, kabul görme şekli olduğunu da düşünüyorum. Ne kadar aktarırsanız o kadar varsınız yani. Bunu yapma şekillerimiz değişse de dertleşmenin verdiği doyum da yadsınamaz tabii. Sonuç olarak, bütün yapılanları insani zaaflarımızla ilişkilendiriyorum. Yazarlık bu değildir elbette. Mühim olan bütün bu birikimleri edebi bir dile ve forma sokarak (Öykü, Roman, Anlatı, Deneme…) anlatabilmek. Yazar olmak isterseniz, hekimlik tam da burada size çok güzel malzemeler sağlayabiliyor.

Öyküleriniz, ağırlıklı olarak aile mefhumunun odağında olduğu hikâyeleri konu alıyor. Ailenin içinde bulunduğu durum başat sorun olarak yazınınızda kendine yer buluyor. Çoğu zaman çözüm de yine aynı odaktan geliyor. Bu bağlamda, kişisel olarak ne düşündüğünüzü merak ediyoruz. Aile, sorunun hem sebebi hem de çözüm yolu olabilir mi?

Benim gibi kalabalık ailelere mensup olanlar, ortaya çıkan sorun ne olursa olsun, hem sebebi hem de çözümünün yine bu kalabalığın içinden çıkacağını bilir. Bu ortamlarda çok seslilik vardır elbette ama sorunu çözecek aklı başında bir büyük de her zaman bulunur.

‘ÖLÜM VE GÜLMEK HER ZAMAN İÇ İÇEDİR’

Uzağa Gidemem, Meral Saklıyan, 120 syf., Everest Yayınları, 2019.

Diyaloglarınızda sık sık komik ve ironik cümleler karşımıza çıkıyor. Fakat öykülerinizde ölüm temasını da ziyadesiyle ele aldığınız görülüyor. Sizce gülmek/gülümsemek, insanın ölüme karşı bir savunma mekanizması mıdır?

Emil Cioran: “Ancak artık gülemediğin zaman kendini öldürmelisin. Fakat gülebildiğin müddetçe, daha bekleyebilirsin. Gülmek bir zaferdir; yaşam ve ölüm karşısında tek hakiki zaferdir,” der. Yani ölüm ve gülmek her zaman iç içedir aslında. Çok üzgün olduğunuz hatta ağladığınız bir anda bile, küçücük bir hareket, bir söz durup dururken sizi gülümsetebilir. O sırada bu yaptığınızın doğru olmadığını bilirsiniz, utanırsınız, ama yine de elinizi ağzınıza kapatarak içten içe gülmeye çalışırsınız. Yani ölüm de gülmek de yüksek bir duygu durumudur ve çok insanidir, bu yüzden birbirine dayanarak var olur. Tıpkı hayat gibi.

‘MEKÂN ÖYKÜNÜN COĞRAFYASIDIR’

Öykülerinizde en belirgin mekân; ev. Bir küçük dairede karakterlerinizin yaşadıkları çağın insanın sorunlarını da masaya yatırıyor. Evi, ve dolayısıyla mahremi, geçmişten bugüne birçok yazar mesken tuttu. Sizin için bu mekânı odağınıza almanıza sebep olan düşünce neydi?

Mekân öykünün coğrafyasıdır. Okurun öykü kahramanını tanımasına, onun duygularını, ruh durumunu öğrenmesine yardımcı olur. Mekânın öyküde yapıcı bir işlevi vardır yani. Okur, tanık olduğu söz ve devinimlerin gücünü ve anlamını mekân aracılığıyla yakalar. Emile Zola’nın dediği gibi, “Kişi mekânından ayrı düşünülemez, elbisesi, evi, yaşadığı köy ya da kasaba onun davranışını etkiler.” Bana gelince; öykü yazarken mekânım şurası olsun diye bir düşüncem yok aslında. Mekânın betimlenmesi önce eyleme dayanır. Başlangıçta hep bir olayım vardır ve bu olay nerede vuku bulursa daha çok yerini bulur, diye kendime sorarım. Daha sonra akışa göre hareket ederim. Kısacası olaylar beni nereye sürüklüyorsa orayı kendime mekân yaparım.

Yol, odağında olduğu bir edebi metinde çoğu zaman değişimi ve dönüşümü muştular. Siz de bu mefhumu öykülerinizde yer yer kullanıyorsunuz. Kişisel olarak düşündüğünüzde, yol’un sizdeki karşılığı nedir? Yazarak (anlatarak) değişme/dönüşme umudu olabilir mi?

Bugünlerde duyduğum ve çok hoşuma giden bir sözden bahsetmek istiyorum yine. Orta Çağın en büyük seyyahı ve seyahatname yazarı İbn-i Batuta, “Yolculuk, önce seni sözsüz bırakır, sonra da iyi bir hikâye anlatıcısına dönüştürür,” der. Bendeki karşılığı da budur. Yol hikayedir, değişimdir, dönüşümdür, kendin olmak için kat etmen gereken mesafedir. Yola çıkmayanın hikayesi ya yoktur ya da kısırdır, diye düşünüyorum.

Öykülerinizde, özellikle birinci tekilden anlattığınız hikâyelerde, anlatıcılar kadın karakterler… İlk bakışta bu durum hemen dikkati çekiyor. Sizce, edebiyatta kadınların kendi “ağızlarından” hikâyelerini anlatmasının, toplumsal olarak karşılığı nasıl ortaya çıkıyor? Edebiyatla, kadın hareketi arasındaki ilişkiyi nasıl yorumluyorsunuz?

20. yüzyılın başlarına kadar erkek yazarın elinden çıkan kadın karakterin belli özellikleri vardı. Kadın genellikle anneydi, kutsaldı, melekti ya da güvenilmez, fahişe ya da şeytandı. Daha sonraları kadın yazarların kendini belli etmesiyle bu bakış açısı değişmeye başladı. Kadının da artık ev dışında bir hayatı vardı. Arzularını belli ediyordu ve bu arzuları yüzünden toplum tarafından herhangi bir kalıba konmayı reddetmeye başlamıştı. Edebiyat bu açıdan kadınların günlük hayattaki bastırılmış ya da sesi duyulmayan deneyimlerinin yansıması oldu. Kadınlara dair, üzerine konuşulmayan, görmezden gelinen ya da ayıplanan ne kadar günlük yaşam deneyimi ve arzu varsa kurmaca aracılığı ile dile getirilmeye başlandı.

Bugün, şu saatte, yazar Meral Saklıyan, hekim Meral Saklıyan’a, tek paragraflık bir metin yazacak olsa, ne söyler?

Bana yaşattığın ve kazandırdığın bütün deneyimler için minnettarım. Bundan sonra senden öğrendiklerimi de yanıma alıp sadece okumak ve yazmak istiyorum. ELVEDA…

Geçmiş yıllarda bir Yaşar Kemal Biyografisi kaleme aldınız. Son zamanlarda da bir öykü kitabınız yayımlandı. Şu günlerde, sırada ne var?

Bir öykü ve roman dosyası üzerinde çalışmaya başladım ama kat edilmesi gereken çok uzun bir yol, okunması gereken birçok kitap, ayrılması gereken çok geniş bir zaman dilimine ihtiyacım var.


Soner Sert kimdir?

Sinemacı, yazar. "Köprü", "Baba", "Hastabakıcı" ve "Alarga" isimli kısa filmleri yazıp yönetti. "Duvar" isimli bir öykü kitabı, "Yönetmenler İlk Filmini Anlatıyor" isimli bir de sinema kitabı yazdı.