Çevirmen Eren Buğlalılar: Sözlü çeviri beyninizi ve dilinizi bir süreliğine kiraya vermek gibidir

Konferans ve kitap çevirmeni Eren Buğlalılar, çevirmenliğe Ankara Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nde okurken yazılı çeviriler yaparak başladı. Ardından da 2007 yılında ilk sözlü çevirilerini yapmaya başlayan, "Sözlü çeviri beyninizi ve dilinizi bir süreliğine kiraya vermek gibidir" diyen Buğlalılar ile çeviriyi, konferans çevirmenliğini ve çalışma koşullarını konuştuk.

Soner Sert  soner_sert17@hotmail.com

DUVAR – On yıldan uzun bir zamandır konferans çevirmenliği yapan Eren Buğlalılar, Ankara’da yaşıyor. Yaptığı işi, “sözlü çeviri” olarak tarif eden Buğlalılar’ın, birkaç kitap çevirisi de mevcut. “Kadife Koltuktan Amele Pazarına” isimli, politik tiyatronun ortaya çıkışını ele aldığı bir de tiyatro kitabı olan Eren Buğlalılar, bugünlerini “siyaset bilimi doktorasına gebeyim. Sancılı. Konferans tercümanlığı ise tüm bu uğraşlarımın başlıca finansörü olduğu gibi, ufkumu genişleten de bir öğretmen.” diyerek anlatıyor.

Buğlalılar ile konferans çevirmenliğini, çevirmenliğin varoluşunu ve biçimlenişini konuştuk.

Çeviri konusunda hemen herkesin bir fikri var. Siz, bir çevirmen olarak çeviriyi nasıl tanımlıyorsunuz?

Konferans tercümanlığını yazılı çeviriden ayıran şey, onun performansa dayalı stresli bir meslek oluşu. Yerli ve yabancı basının kulağının sizde olduğu bir açılışta, ABD-İran ilişkilerinin tarihine ve bugününe atıf yapan devlet yetkililerini çeviriyorsunuzdur. Üçüncü Dünya Savaşı’nın bir kelimeyi yanlış kullanmanızla başlayacağını düşünür, kabin arkadaşınızla şakalaşırsınız. Heyecanlıdır ama bu heyecanı kontrol edemezseniz, tarihsel bilgi eksikliğiniz de varsa savaşa değil, sosyal medyada ve akşam haberlerinde alaylı yorumlara vesile olursunuz.

‘SÖZLÜ ÇEVİRİ BEYNİNİZİ VE DİLİNİZİ BİR SÜRELİĞİNE KİRAYA VERMEK GİBİDİR’

Sizin özgül bir durumunuz var. “Konferans çevirmenliği” yapıyorsunuz. Çalışmanızın biçimlenişinden bahsetmek ister misiniz?

Mesleğe 2004 yılında Ankara Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nde okurken yazılı çeviriler yaparak başladım. Hocalarının birkaç yıl önce kararnameler ile hukuksuz bir şekilde görevinden uzaklaştırıldığı bu bölüm, bir “Rönesans insanı” yetiştirme merkeziydi. Aynı sınıfta eğitim gördüğümüz, kendisi de bir tercüman olan bir meslektaşımın kılavuzluğu ile yazılı çeviride iyileştikten sonra 2006-2007 yıllarında ilk sözlü çevirilerimi yapmaya başladım. O tarihten beridir de kabinlerdeyim.

Sözlü çeviri beyninizi ve dilinizi bir süreliğine kiraya vermek gibidir. Sizi birkaç günlüğüne tutan kurum ya da kişi, kişisel ilgi alanınıza hiç girmeyen bir konuyu (Girişimsel ultrasonografi? Büyükbaş hayvanlarda karkas sınıflandırması? Soğuk çelik haddeleme?) günlerce oturup dinlemenizi, o konuda kendinden emin ve akıcı bir şekilde konuşmanızı, bu sırada da doğru şeyler söylemenizi bekler. Bu yapabilmek için de konunun zorluğuna ve sizin deneyiminize göre birkaç hafta ile bir gün arasında değişen bir ön hazırlık yaparak konuyu öğrenmeniz gerekir. Ben bu gerekliliği “genel kültürüm genişliyor, ne güzel” diye karşılayıp kendimi sakinleştiriyorum.

Çevirinin kültürel bir karşılığı olduğu aşikâr. Bu noktada, düşünceleriniz nelerdir? Kelimelere karşılık ararken, bu hususta en çok dikkat ettiğiniz ögeler nelerdir?

Konferans tercümanları çoğunlukla teknik konuların ele alındığı, kültürel farkların daha az hissedildiği alanlarda çalışıyorlar. Tercüman tıp, endüstri ya da hukuk alanında çeviri yaparken, salonda zaten ortak bir kelime dağarcığını paylaşan insanların bulunduğunu bilir. Bu yüzden sözlü tercüman daha pratik düşünür, istisnalar dışında, ulusal kültürden ziyade toplantının konusunu oluşturan alanın kültürüyle ilgilenir. Bu ilginç bir nokta, ayrı ülkelerden iki bilgisayar yazılımcısı, aynı ülkenin yurttaşı olan iki kişiden daha fazla kültürel öğe paylaşıyor kimi zaman.

Bazen öyle olur ki, çevre konusunda çalışan bir kurumun iki ayrı genel müdürlüğünde aynı kavramın farklı biçimde kullanıldığını, kavramın oraya özgü hali kullanılmadığında da bir nedenden dolayı insanların öfkelendiğini görürsünüz. Çeviribilimsel tartışma yürütecek, doğrusunu işaret edecek zaman yoktur. Orada doğru çeviri, o istenen kelimeyi verebilmektir. Yazılımcılara çeviri yaparken “GUI”, “CMS”, “server”, “validation”, “verification” kavramlarının Türkçesini kullanırsanız, kabine gelip sizi uyarır ve olduğu gibi bırakmanızı rica ederler. Alan, alanın konvansiyonları, kabulleri doğru çevirinin yegane kıstası olur.

‘KONFERANS TERCÜMANLIĞI EDİTÖRLE EN YAKIN ÇALIŞILAN MESLEK’

“Yazılı” çeviri yapan çevirmenlere nazaran, sizin durumunuzun özgül olmasının bir diğer getirisi/götürüsü de bir editörle çalışmıyor olmanız. Bu noktada şunu sormak istiyoruz. Editör ve çevirmen arasındaki ilişkiyi, editörle çalışmayan bir çevirmen olarak, nasıl yorumluyorsunuz?

Aslında editörsüz çalıştığımız doğru değil. Konferans tercümanlığı belki de editörle en yakın ve eşzamanlı çalışılan meslek, çünkü kabinde birlikte çalışan iki tercüman birbirinin editörü gibi davranırlar. Dinleyicilerimiz arasında bulunan konuya hâkim olan uzmanlar da tercümemizi sürekli kontrol eder ve hızlıca düzeltmeler önerirler. Bu çok önemlidir, çünkü sözlü tercümenin yoğun konsantrasyon gerektiren temposu içerisinde, tercümanın kendi hatalarını denetleyip düzeltme imkanı azalır.

Yazılı çeviride iyi bir editör çevirmen yarısıdır, ufuk açar, onu büyük utançlardan kurtarır. 300 sayfalık bir kitap çeviriyorsam, bir süre sonra yapıta gömülüp kendime, cümlelerime dışarıdan bakamaz oluyorum. Çeviriyi bir kenara koyup, birkaç hafta sonra tekrar üzerinden geçmek bir çözüm, ama zaman olmuyor. Eğer editörle çevirmen metne yaklaşım konusunda anlaşabildilerse ve ikisi de yetkinse, karşılıklı katkılarından çok şey öğrenirler. Fakat tersi de mutsuz bir evliliğin sebebi: Örneğin ben akademik metinlerde anlam çevirisini ve akıcılığı çok önemserim. Editör ortaya bozuk Türkçeyle yazılmış bir cümle çıkarmak pahasına metne sadık kalmayı tercih ediyorsa, o ilişkide geçimsizlik olur. Çocuk da mutsuz büyür. Yakın zamanda başıma geldi.

‘HER METİN ÇEVRİLEBİLİR AMA KAYIPSIZ ÇEVİRİ DE OLMAZ’

Sizin için bir metnin “çevrilebilir” olmasının gerekçesi nedir?

Basit: Eğer en az bir insan o metnin çevrilmesini istiyor ve bunun için gerekenleri karşılayabiliyorsa (para, dil becerisi ya da çevre), o metin çevrilebilirdir. Çevrilebilirliğe yönelik diyalektik bir anlayışım var: Her metin çevrilebilir ama kayıpsız bir çeviri de olmaz. Mesele o kaçınılmaz kaybı doğru tayin edebilmekte. Eser anadilindeki haliyle de kayıpsız değil zaten, sanat bir seçip ayırma işi. İster dış dünyanın nesnelliği olsun, isterse de sanatçının öznelliği, bir şey kelimeler, boyalar ya da sesler kullanılarak kağıda aktarılacaksa mutlaka eksiltilecek ki sanat olsun. Eser nasıl ki o kayıplar sayesinde eser oluyor, çeviri de kayıplara rağmen değil, kayıplar sayesinde mümkün.

‘İŞ GÜVENCEMİZ YOK’

Çalışma koşullarınızı, sosyal ve hukuki bağlamda nasıl açıklıyorsunuz? Kendinizi maddi anlamda güvende hissediyor musunuz?

Türkiye’de zor zamanlar yaşamayan emekçi kesim yok. Konferans tercümanları da buna dahil. 1990’lardan sonra tartışmasına başlanan güvencesiz ve esnek çalışma sözlü tercümede hep vardı. Örneğin sürekli kendini geliştirme mecburiyetimiz vardır, ama maliyetini yine kendimiz karşılaşırız. Teknik bir toplantıya hazırlanırken uzun süre çalışmak gerekir örneğin, ama bunun için ayrıca ödeme yapılmaz.

Konferans tercümanlarının çoğu günlük ücretle ve bağımsız çalışırlar. İş güvencemiz yoktur. O ay yaşadığımız şehirde bombalar patlamış ve toplantıların yarısı iptal edilmiş olabilir. Gelirimiz birden yarı yarıya azalır. İşlerinin çoğunu aldığı çeviri bürosu iflas eder ya da daha ucuza çalışan bir başka tercüman bulunur, tercüman kendini yeni çeviri bürolarına tanıtıncaya kadar parasız kalacak ya da düşük ücretle çalışmaya razı olacaktır.  Aralık ayının ortasından Ocak ayının ortasına kadar ve Temmuz, Ağustos ayları ile Eylül ayının ilk haftaları pek fazla toplantı olmaz. Yani çevirmen 8-9 aylık bir sürede 12 aylık geçimini çıkarmak, bir yandan da emekliliğini ve sağlık güvencesini sağlayacak sigorta primlerini, muhasebecisinin ücretini de bu 8-9 aylık birikimden kendisi yatırmak durumundadır.

İş başındaki çalışma koşullarımız da zaman zaman zorlayıcı olabiliyor. Bunlar arasında en sık rastlananı, normalde iki çevirmenin hazır bulunması gereken yoğun bir toplantıyı tek çevirmene bırakmaktır. Mesleki standartlara aykırı ve tercüman sağlığı için de zararlı olmasına rağmen, ilginç bir şekilde, bu uygulama Ankara’da kimi uluslararası kuruluşlar tarafından yaygın olarak benimsenmiş durumda.

Yapay zeka alanındaki gelişmelerin mesleğin geleceğine dair şüphe uyandırması da ek bir kaygı kaynağı. Fakat daha fazla mağduriyet hikâyesi anlatarak can sıkmayayım en iyisi.

Günleriniz nasıl geçiyor?

Tipik bir tercüman haftası şehirler, oteller ve kurumlar arası yolculuklarla geçer. Tercüman bavulunu hazırlayıp Pazar akşamı uçağa biner ve gece Gaziantep’teki oteline varır. Pazartesi ve Salı gününü orada düzenlenen “Suriyeli Sığınmacılar, Toplumsal Uyum ve Asayiş Çalıştayı”nda çeviri yaparak geçirir. Toplantı bitiminde hızlıca havaalanına koşar ve Ankara’daki evine dönmek için gece uçağına biner. Uçakta Çarşamba günü Ankara’da verilecek “Ortodontide Biyomekanik Prensipler” konulu seminerin sunumlarına göz atarak kavram listesini çıkarır. Perşembe günü zaten hâkim olduğu bir konuda bir saatlik bir çeviri olur ve günün geri kalanında dinlenebilir. Eğer şanslıysa bu rutin böyle devam eder.

Benim buna ek olarak bir de doktora çalışmam var. Ne zaman bir aralık bulsam onun hakkında okuyor ve yazıyorum. Yakın zamanda Ayrıntı ve İletişim Yayınları’na bir iki kitap çevirisi için öneride de bulundum, onlardan yanıt bekliyorum.


Soner Sert kimdir?

Sinemacı, yazar. "Köprü", "Baba", "Hastabakıcı" ve "Alarga" isimli kısa filmleri yazıp yönetti. "Duvar" isimli bir öykü kitabı, "Yönetmenler İlk Filmini Anlatıyor" isimli bir de sinema kitabı yazdı.