Altay Öktem: Güvenli alandan çıkmak gerek

Yazar-şair Altay Öktem'in son roman Yalan Yanlış Hayatlar, Doğan Kitap tarafından yayımlandı. Öktem'le yeni romanını ve günümüz edebiyat üzerine düşüncelerini konuştuk.

DUVAR – 1964’te İstanbul’da doğan Altay Öktem, Kuleli Askeri Lisesi’ni ve ardından Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdi. Edebiyatın pek çok türünde eserler kaleme almış olsa da yazıyla kurduğu ilk ilişkisine şiirle başladı. Cumhuriyet, Vatan, Radikal gibi gazetelerin kitap eklerine yazdığı yazıların yanı sıra, Penguen, Öküz, Hayvan gibi popüler kültür sanat dergilerinde de boy gösterdi. 2012’de ortaya çıkan FABİSAD’ın kurucuları arasında yer aldı ve bir dönem Marjinal Yayınları’nın genel yayın yönetmenliğini üstlendi. 1991’de Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü’ne, 2000’de Cemal Süreya Şiir Ödülü’ne layık görülen Öktem, bu kez karşımıza yeni bir romanla çıktı: Yalan Yanlış Hayatlar. Doğan Kitap tarafından okura sunulan Yalan Yanlış Hayatlar’dan yola çıkarak, biz de onunla keyifli bir röportaj yaptık.

Altay Öktem

Yalan Yanlış Hayatlar, bir mahallenin etrafında dönen çeşitli olayları konu ediniyor ve gerek diliyle gerek kurgusuyla bunun hakkını da veriyor. Böyle bir roman yazma fikri nereden çıktı?

Mahalle hem içinde, hem etrafında dönüp durduğumuz bir yer. İster başka şehirlere ister başka ülkelere gidelim, bir çoğumuz kürkçü dükkânı gibi yine başa, aynı mahalleye dönüyoruz. Dönemeyenler de başka bir mahalleye dahil oluyor ya da kendi mahallesini oraya taşıyor. Yalan Yanlış Hayatlar’daki hikâye de nereden baksanız otuz yıllık bir süreyi kapsıyor ve herkesin yolu bir şekilde birbiriyle kesişiyor. Aslında yaşadığımız hayat bu. Kurgu ama basbayağı gerçeğin kurgusu. Gerçekliğe teğet geçmiyor, gerçekliği kapsamıyor, kendi gerçekliğimizi yüzümüze vuruyor. Aslında hepimiz yalan yanlış yaşıyoruz ya da yalan yanlış yaşamaya mecbur bırakılıyoruz.

Kitabın en dikkat çeken yanı, anlattığı hikâyeden çok, bunu anlatma biçimi. Mahalleyi, yine mahalleden bir üslupla okuyoruz. Haliyle romanı okurken bir dedikoduya kulak kabartmış gibi hissediyoruz kendimizi. Siz de yazım sürecinde böyle bir hisse sahip oldunuz mu? Dille kurduğunuz ilişki bunun neresinde?

Anlatılan hikâyenin kendi dilini bulmasını, bulamazsa da yeni bir dil oluşturmasını önemsiyorum. Yalnızca kullanılan dil değil, karakterlerin kendi düşünce tarzlarını birebir yansıtması ve kendi kişiliklerine uygun davranmaları da çok önemli. Bu anlamda yazarın metinden kendini arındırması şart. Sadece uzaklaşma değil, topyekûn arınma. Yazarken, bütün kişilik özelliklerini, bütün değer yargılarını ve tecrübelerini bir tarafa bırakmak gerek. Yoksa İz Sürücü Muzaffer bir olay karşısında Altay’ın vereceği tepkiyi verebilir. Ya da Neriman aslında Altay’ın söyleyebileceği bir cümleyi ağzından kaçırabilir. Her karakterin kendi dünyası, kendi geçmişi, kendi dili olduğuna inanıyorum. Yazar o karaktere bürünmez, aksine, kendini yazma süreci boyunca sıfırlar, yok eder, yazdığı hikâyeyi uzaktan izler.

Mahalle hikâyeleri ya nostaljik bir sevdayla ya da Yeşilçam’dan öğrendiğimiz birlik, dayanışma halleriyle işlendi çoğu kez. Yalan Yanlış Hayatlar’daysa bu kodların dışında, gerçekçi, bir o kadar da kötücül bir atmosferle karşı karşıyayız. Bu tercihin sebebi neydi, günümüzdeki mahalle hikâyelerini nasıl buluyorsunuz?

Aslında kötücül değil, hakiki. Romanda birçok cinayet işleniyor ama kimse cani değil. Neriman duygusuz bir kadın imajı çiziyor ama aslında çok duyarlı, hassas biri. Cavidan bir pavyon kadını ama çaresizliği ve iyi niyeti de ortada. Kâzım maço bir adam, tetikçi, ama bir yanıyla da yufka yürekli. İnsanlara, mekânlara, nesnelere uzaktan bakarsak başka bir yanını, yakından bakarsak başka bir yanını, içli dışlı olursak bambaşka bir yanını görürüz. Yeşilçam filmlerinde karşılaştığımız o birlik ve dayanışma duygusu sonuna kadar doğru. Ama o duyguyu yaşayan, çoğaltan insanların bir kısmı çok üçkâğıtçı, bazıları çok kötücül. Hepsi de aynı yapının farklı bir parçası oldukları için güzeller. Asıl güzel olansa o bütünün kendisi. Yalan Yanlış Hayatlar’daki insanların da onlardan farkı yok aslında. Baktığımız mesafe biraz farklı, o kadar.

HER ŞEY ALTÜST OLUYOR

Romanın kurgusu da dikkat çeken unsurlardan biri. Belki de bu hikâyeyi giriş-gelişme-sonuç şeklinde okusaydık, bu kadar sevmeyecektik. Romanın kurgusu, anlatılan hikâyeden daha mı önemlidir? Böyle bir kıyasta bulunabilir miyiz?

Kurgu, hikâye, dil, hiçbiri bir diğerinden daha önemli değil. Hikâye kurguyu, kurgu romanın dilini, kısacası hepsi birbirini belirler. Yazar ise, hem bu birlikteliği inşa eden, hem de kendiliğinden oluşan bir gerçekliğin farkına varan ve bu yüzden şaşkına dönen kişidir. İlkine ustalık, ikincisine yaratıcılık da diyebiliriz, ilkine tecrübe, ikincisine esin de. Öncelikle romanı sevmeniz beni çok mutlu etti; ama bu hikâye giriş-gelişme-sonuç olarak yazılmış olsaydı da sanırım benzer bir etki yaratırdı. Ancak, ortaya çıkan başka bir roman olurdu. Sadece akış değil, dil de değişirdi. Yalan Yanlış Hayatlar’ın geriye gidişlerle yazılması, biraz da kurgunun gereğiydi. Hayat akıyor, olaylar yaşanıyor, sonra dönüp geçmişe baktığımızda küçük bir yalan yakalıyoruz ve ondan sonraki akış onun üzerine kurulduğu için her şey altüst oluyor. Hah, şimdi asıl gerçeği öğrendim, her şey yerli yerine oturdu dediğinizde bir bakıyorsunuz, o da yalanmış. Şaşıra şaşıra okuyoruz ama roman kahramanlarına değil, asıl kendimize şaşırıyoruz. Çünkü hepimiz yaratılan algıların içinde, neyin ne olduğunu pek de fark edemeden yaşıyoruz.

Yalan Yanlış Hayatlar, Altay Öktem, 248 syf., Doğan Kitap, 2019.

Romandaki kadınların durduğu yer de dikkat çekici. Cefakâr anne Kadriye, pavyonda çalışan Cavidan, romanın odağındaki Nesrin ve Neriman isimli tek yumurta ikizleri… Erkeklerin dünyasında var olmaya çalışan bu kadınlar, oyuna etki etmekle oyun dışında kalmak arasında gidip geliyorlar. Buna rağmen romanın başlangıç noktasını da finalini de kadınlar belirliyor. Bu noktadan bakınca, Yalan Yanlış Hayatlar’a bir kadın romanı diyebilir miyiz?

Kadını da erkeği de kayırmadan yazdım. Neyse tablo olduğu gibi resmetmeye çalıştım. Eğer kadını da erkeği de kayırmadan tabloyu olduğu gibi resmettiğinizde ortaya kadın romanı çıkıyorsa, o zaman Yalan Yanlış Hayatlar’a kadın romanı diyebiliriz. Romandaki erkekler racon kesen, kadını kendi dünyalarına sokmayan, dünyalarının kıyısında bir süs gibi tutmaya çalışan karakterlerse, bu erkeklerin dünyasını yargıladığımdan değil, gerçekliğin öyle olmasından. Romandaki karakterler bazı açılardan absürt sayılabilecek kadar tuhaflar ama bir o kadar da gerçekler. Kâzım’la, Zakir’le, Yatay Mahmut’la, İz Sürücü Muzaffer’le yarın sokakta karşılaşsanız pek yadırgamazsınız. Hatta benim de tanıdığım bunlara benzer tipler vardı, diyebilirsiniz. Hayata karşı tavırları da, kadına bakışları da, zaafları ya da kurnazlıkları da ne abartılı ne de fantastik. Eh, bu insanların yaşadıkları her olayın başlangıç noktasını kadınlar oluşturuyorsa, olayın finalini de kadınlar belirliyorsa, bana düşen bunu olduğu gibi yansıtmaktı. Öyle yaptım.

İz sürücü Muzaffer’in yolculuğu, romandaki karakterleri ve olayları birbirine bağlıyor. Dahası aralarındaki ilişkiyi gözler önünü seriyor. Tabii Muzaffer kendi çöplüğünün horozu. Ülkenin her yerine hakimken, yurt dışında bir tuhaf oluyor. Sizce yazarlık da böyle bir şey midir? Bilmediği diyarlarda gezinmek bir yazar için tehlikeli midir?

Bence yazarlık Muzaffer’in yaşadığı hayattan da deneyimden de farklı bir şey. Muzaffer gerçekten de kendi çöplüğünün kralı. O çöplükten uzaklaşınca sudan çıkmış balığa dönüyor. Yazar içinse, bilmediği diyarlarda dolaşmak müthiş bir deneyim ve kendini geliştirmenin neredeyse tek yöntemi. Güvenlik insanın temel ihtiyaçlarından biri. Güvenli bir alan bulup orada yaşamak, soyun devamı için gereken genetik bir kod. Yazar ise oluşturduğu güvenli alanda yazmaya devam ederse, sürekli kendini tekrar etmiş olur. Yazarın bilmediği diyarlarda gezinmesi tehlikeli ama bir o kadar da gereklidir bence.

‘GÜNÜMÜZ EDEBİYATINDAN UMUTLUYUM’

Günümüz edebiyatına dair bize neler söylemek istersiniz?

İlk söylenebilecek şey, günümüz edebiyatında genç yazarların ağırlığının ciddi biçimde hissedilmesi. Özellikle genç öykücüler arka arkaya oldukça dikkat çekici ürünler veriyorlar. Elbette edebiyatın bir uzun yol koşusu olduğunu unutmamak gerek. İleride bugünkü zenginliğin neye dönüştüğünü daha iyi değerlendirebileceğiz. Türlerdeki çeşitlilik de güzel bir gelişme. Polisiye, fantastik, korku gibi türler üstündeki ölü toprağını attı. Hatta, öykü ve romanda türler birbirleriyle kaynaşmaya başladı. Aşk romanı, politik roman, fantastik roman gibi sınıflamalar da biraz eskidi artık. Bu çok geniş bir konu ve daha birçok şey söylenebilir elbette. Ama tek bir cümleyle özetlemem gerekirse günümüz edebiyatından umutluyum.

Şimdilerde çalıştığınız yeni bir kitap var mı?

Yalan Yanlış Hayatlar daha çok yeni. Bu, aklımda yeni bir proje olmadığı anlamına gelmiyor elbette. Sadece, henüz kaleme kağıda sarılmadım. Hikâye bitmez. Hele de her hikâyenin başka bir hikâyeyi doğurduğu, yaşanan çağın hızıyla duyguların derinliği arasındaki gerilimin günbegün arttığı bu dönemde sadece benden değil, her yazardan hiç ummadığımız sürprizler bekleyebiliriz.