Çevirmen C. Cengiz Çevik: 'Latince ölü dil' yargısından vazgeçmeli

Çevirmen C. Cengiz Çevik'le çeviri, klasik filoloji ve çalışmaları hakkında konuştuk. Çevik, "Malda mülkte, parada pulda gözü olan biri değilim, yaptığım çalışmalar geleceğe kalsın, Azra Erhat ve benzerlerinin dahil olduğu bir kanonda ben de kendime yer bulayım yeter" dedi.
ptr

Soner Sert  soner_sert17@hotmail.com

1983 yılında doğan C. Cengiz Çevik, 2003-2018 yılları arasında İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimini tamamladı. Yüksek lisans tezinde Seneca’nın Doğa Araştırmaları adlı eserinde doğa ve ahlak anlayışını, doktora tezinde Roma’nın Cumhuriyet döneminde siyaset ve felsefe ilişkisi üzerine çalıştı.

Üç kitabı bulunan Çevik’in, biri çeviri ve yorum şeklinde olan Rheticus – Copernicusçu İlk Bildirim, ikincisi Cicero’nun Devleti, üçüncüsü ise Roma’da Siyaset ve Felsefe başlığını taşıyor. Klasik filoloji disiplininin yöntem ve hassasiyetlerini gözeterek antik metinler ve düşünceler üzerine çalışmayı sürdüren Çevik, “İlgi ve çalışma alanım çerçevesinde sadece antik dünyaya değil, sonrasındaki Ortaçağ ve Rönesans dönemine ait metin ve düşünceler de ilgimi çekiyor, metinlere klasik filolojinin uyguladığı inceleme, çevirme ve yorumlama yöntemini benimseyerek yaklaşıyorum” diyerek düşüncelerini açıklıyor.

Çevik’le, çevirinin varoluşunu, biçimlenişini ve çalışmalarını konuştuk.

Yükümlülükler Üzerine, Cicero, çev: C. Cengiz Çevik, 196 syf., İş Bankası Yayınları, 2013.

Latinceyle kurduğunuz bağı, bu dilden pek çok çeviri yapan biri olarak nasıl açıklıyorsunuz? Bu dile olan ilginizi uyandıran şey neydi?

Her zaman söylediğim ve klasikçilerin iyi bildiği bir söz vardır, şair Catullus’un aşkı Lesbia için söylediği, “odi et amo” “nefret ediyorum ve seviyorum”, benim Latince ve Latince metinlerle kurduğum bağı özetliyor. Metinlere bir çevirmen değil, filolog gözlüğüyle baktığımdan, önceliğim metnin kendi başına değil, bağlı bulunduğu tarih ve literatür bağlamındaki yeriyle anlaşılmasıdır. Sanırım beni başta Latinceye çeken de filolojinin gerektirdiği bu öncelik oldu. Çünkü ben üniversiteye başlamadan önceki hayatımla sonraki hayatımı ikiye ayırıyorum, önceki hayatım çoğu lise gencinin hayatı gibi bölük pörçüktü, dünyaya bakış tarzım bir bütünlük arz etmiyordu ama sonrasında matematiksel kodların uyumlu bir kompozisyon içinde bir bütün oluşturarak bir şey meydana getirmesi gibi, antik dillerde (Yunanca ve Latince) yazılmış metinleri anlayabilmenin yolu beni kendi içinde tutarlı bağlam arayışına ittikçe kendi yaşamımda ve tercihlerimde de aynı bağlam tutarlığını arar oldum. Lisede okuduğum felsefe kitaplarında Latince kelime ve cümlelerin araya serpiştirilmesinden etkilenmiştim, modern veya en azından Rönesans sonrası filozofların metinlerindeki antik referanslar çözülmesi gereken bir muammayı bana hatırlatıyordu, zaten çocukken (galiba çoğu çocuk gibi) ben de arkeolog olmak istiyordum ama bir şekilde olmadı, belki de filmlerde görüp de etkilendiğim Indiana Jones tarzı gizem dolu hazine avcılığı beni metinlerde benzer bir avcılığa yöneltti. Bunun abartılı bir yorum olduğunun farkındayım ama şu an hoşuma giden bir benzetme oldu.

Geçmişte –bin yıllar önce- yazılan kitapları bugüne çevirirken, temel düşünceniz nedir? Bu hususun, sizde kişisel olarak nasıl bir karşılığı var?

Daha önce de söylediğim gibi, klasik filoloji disiplininin yöntem ve hassasiyetlerini gözetiyorum. Benim ve bana göre bu alanda çalışan herkesin benimsemesi gereken dört ilke şudur: (1) Antik metin yazıldığı dilden çevrilecek, ikinci dilden çevrilmeyecek, çevirinin çevirisi kulaktan kulağa oyununu andırır. (2) Yazara, metnin tarihî ve edebî anlam ve önemine dair kapsamlı bir Giriş içerecek. (3) Çeviride temel alınan kaynak edisyona ve çeviri tekniğine dair bilgi verilecek. (4) Açıklayıcı dipnotlar, kaynakça ve belki ileri okuma listesi olacak. Bu ilkelere uygun bir kompozisyon meydana getirildiğinde, artık çevirmen sadece basit bir çevirmen olarak görünmez, o aynı zamanda metnin hem yazarın kaleminden çıktığı ilk halini, hem bağlı bulunduğu literatürdeki yerini, hem de sonrasındaki olası etkilerini bir bütünlük içinde yansıtan bir derlemeci veya kompozitör olur. Benim filolojik çevirideki perspektifimin özeti budur. Şu veya bu çeviride hata ve/ya eksiklik olabilir, malumunuz, “errare est humanum” (hata yapmak insana özgüdür) ama en azından filolog metnin hem tek tek okuyucuların hem de genel olarak kültür dünyasının belleğinde yer edinmesi için üstlendiği bilimsel sorumluluğunu yerine getirmiş olur. Bizden önceki nesillerin çevirilerini okuyoruz, bizimkiler de gelecekte okunacak ve eleştirilecek, geçmişten geleceğe bitimsiz bir çeviri geleneğinin parçası oluyoruz. Bu düşünce bana kişisel olarak yeten bir haz veriyor, fazlasını amaçlamıyorum.

‘LATİNCE VE YUNANCA İÇİN ‘ÖLÜ DİL’ YARGISINDAN VAZGEÇMEK GEREK’

Öğretim üyeliği yaparken, çeviri konusunda öğrencilerinize verdiğiniz altın tavsiyeler neler?

Daha önce belirttiğim ilkeleri tekrarlıyorum. Ayrıca hem Latince öğrenimi hem de antik metinlerle ilgili çalışmalarda benimsenmesi gereken genel bir yaklaşım tarzından söz etmeliyim. Öncelikle hem Yunanca hem de Latince için “ölü dil” yargısından vazgeçmek gerekir, yazarın metni önümüzde durduğu sürece yaşar ve daha önce bahsettiğim tarih ve literatür bağlamında canlılığını korur. Büyük bir referanslar sisteminin bir parçasıdır, bu yüzden çeviri sırasında sadece metne gömülmemek gerekir, onu bir bütünün parçası olarak görüp acele etmeden anlamak gerekir. Metindeki fiziksel boşluklarla ilgili antik ve modern döneme ait filolojik değer taşıyan spekülasyonlar incelenmeli, dipnot ve açıklamalar kısmında açıklanarak anlatılmalıdır.

‘KONUYU KAVRAMADAN SÖZCÜKLER ZİHNİMİZDE BELİRMEYECEKTİR’

Şu basit yargı akıldan çıkarılmamalı: Bir metin günümüze ulaştığına ve yüzlerce yıl boyunca okunup tartışıldığına göre her defasında sonraki kuşaklara aktarılmaya layık görülmüş demektir, çeviri sırasında metni anlamıyorsak bu bizim gramerdeki bilgi eksikliğimizden, mevcut bilgileri derleme ve bir bütün halinde düşünme konusundaki yetersizliğimizden kaynaklanır. O halde Yaşlı Cato’nun meşhur ilkesini aklımıza getirmeliyiz: “Rem tene”, “Konuyu kavra”. Konuyu kavramadan sözcükler zihnimizde belirmeyecektir.

Roma’da Siyaset ve Felsefe, C. Cengiz Çevik, 240 syf., İthaki Yayınları, 2019.

Yaptığınız işin, hukuki karşılığının hak ettiği değere ulaştığını düşünüyor musunuz? Sizce bir çevirmen kendini güvende hissediyor mu?

Yaptığım işin karşılığını alıp almadığım konusu arada aklıma gelir ama ne yalan söyleyeyim, bu hiçbir zaman ciddi bir şekilde düşündüğüm bir konu olmadı, şimdi de bu soruyla karşılaşınca kafamda kesin bir düşünce belirmiyor. Bunun temel nedeni, sanırım, benim bağlı olduğum disiplinin gereklerine odaklanmış ve akademik çalışma konusunda takip ettiğim çağdaş dünyadaki çalışmaların hukukî ve ekonomik güvencelerini bilmiyor olmamdır.

Yayınevlerinden verilen bilgilere, tekrar basımlara ve okuyuculardan aldığım tepkilere göre çevirilerim Türkiye şartlarında oldukça okunuyor ve dünyanın dört bir yanından insanlar çevirilerime dair olumlu duygu ve düşüncelerini benimle paylaşıyor. Her çevirmeni bilmem ama beni güvende hissettiren tek şey işimi filolojik gereksinimleri karşılayıp bilimsel etiğe uyarak yapıyor ve başka insanlara ulaşıyor olmaktır. Malda mülkte, parada pulda gözü olan biri değilim, yaptığım çalışmalar geleceğe kalsın, Azra Erhat ve benzerlerinin dahil olduğu bir kanonda ben de kendime yer bulayım yeter.

‘HAKKIMI ÖDEMEYEN BUTİK YAYINEVLERİ VAR AMA PEŞİNDEN KOŞMUYORUM’

Bir yayıneviyle çalışmakla, çok yayıneviyle çalışmak arasında ne fark var sizce? Bu durumun editöryal sürece katkısını nasıl yorumlarsınız?

Güçlü, iyi ve namuslu bir yayıneviyle çalışmak güven vermeyen ve kurumsal ilkelerle değil bireysel “oldu bitti”lerle, “hadi abicim”lerle iş gören birçok yayıneviyle çalışmaktan daha iyidir. Geçmişte çalıştığım ve bazı tekrar baskılarda hakkımı ödemeyen butik yayınevleri var ama peşinden koşmuyorum, yaptığım doğru değil, onları zorlayarak bana ve benden sonra başkalarına adil davranmaya itmem gerekir ama üşeniyorum, dahası aç ve açıkta değilim. Antik metinlerle uğraştığım için bu metinlerden anlayan editörlerle bulmak zor, hangi yayınevi olursa olsun, Juvenalis’in dediği gibi, “bekçileri kim gözetleyecek?” Geçmişte bazı editörlerin benim çevirime yaptığı düzeltmeleri düzelttiğim olmuştu, karmakarışık bir durum ve süreçten bahsediyorum. Ancak son dönemde Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları dışında hiçbir yayıneviyle çalışmıyorum, çünkü bu yayınevinde işini bilimsel ve yayın etiğine uygun bir şekilde yapan, metni çevirmen kadar bilemeyeceğinin farkında olan editör çevirilerimi kontrol ediyor. Editör katkısını maksimum ölçüde gördüğüm bir yer burası. Şuna birçok defa tanıklık ettim: Hiç Latince bilmeyen bir editör, sadece “iyi” Türkçe duyuşu ve bilgisiyle, kültürü ve edebiyat birikimiyle metne müdahale etmiş ve beni hatadan döndürmüş veya dile ve kompozisyona incelik katmıştır. Stajyer editör olmaz, olmamalı, insan ilişkileri kötü olan biri de editör olamaz, çünkü çeviri daha önce belirttiğim unsurlarıyla bir bütünlük arz ediyor ve çevirmen editörün karşısına zaten metni çevirmenin yorgunluğuyla çıkıyor, bu durum gözden kaçırılmamalı. İyi bir yayınevi bu editör-çevirmen ilişkisini dikkate alır.

‘OSMAN DERİNSU’NUN ÇEVİRİSİ BENİ ETKİLEMİŞTİR’

“Şu çeviriyi bir de benden okusaydınız keşke…” diyebileceğiniz bir metin var mı? Ya da çok beğendiğiniz, okumaktan keyif aldığınız bir çeviri?

“Şu çeviriyi bir de benden okusaydınız keşke…” dediğim her metni çeviriyorum. Okumaktan keyif aldığım çok çeviri var. Örneğin Osman Derinsu’nun “Zerdüşt Böyle Diyordu” (Varlık, 1972) çevirisi beni çok etkilemiştir.

Günleriniz nasıl geçiyor? Hazırladığınız yeni bir çeviri ya da kaleme aldığınız yeni bir metin var mı?

Günlerim özel hayatımdaki büyük bir değişiklikten ötürü koşturmalı geçiyor. Tüm Yunanca ve Latince literatürü tarayarak Kinik Felsefe Fragmanları’nı, Tyanalı Apollonius’un Mektuplar’ını ve Lukianos’un “Yaşamların Satışı”nı çeviriyorum, Aeneis çevirimin notlandırıyorum, bunlar gibi kısa ve uzun vadeye yayılmış başka kitap, makale ve çeviri çalışmalarım da var. Yayınevi veya editör baskısı olmadan, çevireceğim metni kendim seçtiğim için huzursuz değilim. İşini sevmenin ve sevdiğin işi yapmanın huzurundan bahsediyorum.


Soner Sert kimdir?

Sinemacı, yazar. "Köprü", "Baba", "Hastabakıcı" ve "Alarga" isimli kısa filmleri yazıp yönetti. "Duvar" isimli bir öykü kitabı, "Yönetmenler İlk Filmini Anlatıyor" isimli bir de sinema kitabı yazdı.