Bu Hayat Beni Merkür Retrosu: 2019 Mental Enkaz Hasar Tespit Raporu için tıkla

Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu’nda başlattığı tartışmanın yankıları her yerde duyulabilir. Görünmez Komite’nin Yaklaşan İsyan’da deklare ettiği üzere ‘depresyonda değil, grevdeyiz.’ Ritalin basıp yaşatılmaya çalışılan zihinlerimizin, anti-depresanlara bağımlı hale gelmiş ruhumuzun yaşadığı siyasal ilişki kopuşuyla ya polisin ya da psikiyatrinin koğuşuna düşüyoruz. Düşenlerin müşterekleşmesi ve davranışsal bozukluklarının altındaki büyük arızayı ifşa edip, Şehinşah’ın Yak Yak Yak’da dediği gibi ‘uygarlığa başkaldıran aşklar gibi’ yıkıp yepyeni bir dünya yaratacağı yeni bir döneme girelim, bitsin bu ricat, bu menfur merkür retro.

Selim Karlıtekin

Hasbelkader bu linke tıkladınızsa, ki 57 sayfalık bir kitap(çık) üzerine birkaç yazının buluştuğu bir dosyada bu yazıyı seçmişseniz muhtemelen başlık dikkatinizi çekti, ekranın tepesinden arkaplanından google reklamlarından dikkatinize talip uyarılar ve bildirimlerle cenk ediyoruz demektir. DM gruplarından son aşko köpek-sefalet köpek kolajı ve bilimum komiklik ekranınıza emojilerle B-52’denmişçesine düşerken Almanca’dan tercüme, kavram şelalesi felsefi bir müdahaleyi mesele edinen bu yazıda kalmak zor olacak, ama beklemediğiniz şekilde birazdan Türkçe Rap’ten, ritalin’den, beynin akmasından, mesainin bitmemesinden, dumanaltı nesillerden konuşacağız. Bir de bitmeyen merkür retrosundan.

Dertlerimiz öyle dermansız ve kozmos öylesine hain ki merkür gerilemelere doyamıyor. Sanki yaşamımızdaki her şey kozmik bir belirlenime maruz kalmış durumda, bizden bağımsız olarak yıldızlardan üzerimize akıyor yapış yapış bir talihsizlikler, elektronik cihazların ihaneti, bu iletişim gezegeni deprem sonrası telefon hatları gibi sürekli düt düt düt ediyor, ve Nesimi o yâr ile aramız hoş değil alacağın olsun, “Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır,” bunu yıldızlar mı söylüyor şair? Karar almamalıyız, malum Merkür. Bu konuda bir tweet at, fav-rt garanti ey okur, ya herru ya merru sanayileşme çağının dünyayı ekolojik felaketle sıvayacağı harika bir on yıla giriyoruz, dünyayı mesullenmek nafile, zaten halin yok, netflix and chill! Instagram’ın “Keşfet”iyle sınırlandırılmış (ki artık elalemi stalk da edemiyoruz!!!) dünyamız büyük keşifler ve kaşifler devrinin kapanışını sessizce gerçekleştirdi. Görülmemiş yoğunluk ve hızdaki bilimsel atılımlarla atbaşı olarak dünyanın alevli meyveye dönmesine kalan yılların da sürekli günümüze yaklaştığı bir zamansallıkta debelenen bizler için (gizli özne: Y Kuşağı) ayık gezmek kısaca berbo ve “akineton’u fındıklı hoşbeş gibi tüket”seniz (Ceg, “Sonuna Kadar”) dahi sonunda Türkiye simülasyonuna uyanıyorsunuz, çapağınızı silmeden Instagram’ı geri açıyorsunuz, Akaretler’deki reklam ofislerinin neon sloganları önünden pozlar, halkekmag, içkiliydi bilmem ne, add post to your story: “adfşldsfgş”, derken gün bitiyor ve dev yorgunsunuz! Bir kısmınız yazının deneyselliğinden rahatsız, kiminiz konu neydi ki diye soruyor, bildirimler de birikti, Byung-Chul Han’dan bahsedelim.

Kitabın Türkçesi Açılım Kitap’tan 2015 yılında çıktı. 2013 sonunda editör olarak yayın haklarını almıştım, fakat kitabın dili ve muğlaklığı çevirmen-kaçıran olarak işlev gördüğünden basımı gecikti. Byung-Chul Han radarıma Sloterdijk ilgim sayesinde gitmişti. Die Zeit’dan Adam Soboczynski’nin 2010’dan yazısı Almanya’da çok satan olmuş bu tuhaf kitabı göçmenler bağlamında ele alıyordu. Sloterdijk’ın göçmenlere ve Almancılara karşı önyargısını paylaşmayan çalışma arkadaşı ilgimi çekti. (1) Karlsruhe Sanat ve Tasarım Üniversitesi etrafındaki entelektüel kümelenme post-yapısalcılığı Almanlıkla harmanlayan, çoğu zaman eklektik ama her zaman şaşırtıcı bir ekol haline geldi. Kittler’in başını çektiği Alman Medya Ekolü’nün Sloterdijk’ın Frankfurt hegemonyasına ve dogmatizmine açtığı savaşla kesiştiği yerde deli dervişlerden bir taife doğdu. (2) Lacan’dan Deleuze’e ve Foucault’ya 60’ların felsefi patlamasına doğmuş yeni bir nesil, Amerikalılar gibi bu isimleri putlaştırıp, ezberleyip aynı makaleyi 100 kere yazmak yerine ellerindeki kavramsal araçlarla modernin tarihini yeniden yazmaya başladılar. Byung-Chul Han’ın yoğunluğu içinden çıktığı avangart kabilenin aşırı hususileşmiş tartışmalarından sebep fazlasıyla ekonomik. Böylesi bir kitabın çok satan olmasıysa son derece beklenmedik. Gelgelelim, kitabın çevrildiği dillerde yakaladığı bu başarı ve yazdığı diğer risalelere olan ilgi bu tuhaf söz işçiliğinin okuru cezbeden gücünün delili. Bir sonraki cümlenin öncekiyle bayrak yarışı yaparcasına sabırsızlandığı tuhaf bir üslubu var Han’ın: Normalde felsefe ehlinin gıyır gıyır ne kadar özel ve dikkatli kullanılması gerektiğine dair uzun girizgahlar yaparak ele aldığı kavramları Manisa Mesir Macunu Festivali’nde halka paketçikleri dağıtan dayılar gibi yağdırıyor. Kuşkusuz klasik felsefe camiası için bu bir skandal, dahası Ortaköy waffle’cıları gibi psikolojiden felsefeye, siyasetten estetiğe, otoritelerin yüksek müsaadelerinin arzolunması gereken alanları birbirine kırıp geçiriyor. Bunu yaparken tartışmıyor, geçiş izni istemiyor, pasaportu olmadan, sınır çizgilerini aşındırıyor. Üslubundaki bu delifişek hergelelik, nefes nefese yapılan bu parkursuz koşu, bu yazıda da az çok tekrarına yeltendiğim metod okura elindeki arayüzün veremeyeceği sinaptik hızlanmayı tecrübe ettirmek. Düşüncenin yoksullaşmasına ancak düşüncenin doz aşımı çare olabilir, yorgunluk ancak yapmama ile aşılabilir.

Yorgunluk Toplumu, Byung-Chul Han, çev: Selim Karlıtekin, 63 syf., Açılım Kitap, 2019.

AÇILIŞ SALVOSU!

Byung-Chul Han’ın açılış salvosu bir süreksizliği işaretliyor. Soğuk savaşla birlikte sona eren iç/dış – dost/düşman çağının yerini sinirsel bir devrin aldığını duyuruyor. Derrida’nın öğrencisi Catherine Malabou da Beynimizle ne yapmalıyız?’da (2004) (3) Boltanski ve Chiapello’nun Le nouvel esprit du capitalisme’ini (‘Kapitalizmin Yeni Ruhu’, 1999) takiple kapitalizmin yeni cephesinin beyin, yani sinirsel ağlarımız olduğunu belirtir. Foucault’nun son derslerinde vurguladığı üzere neoliberalizm Ben’in kendisi üzerine çalıştığı yeni bir öznellik modeli öngörür. Foucault’nun öngördüğü ve fakat gözlemlemeye ömrünün yetmediği bu yeni epistemik kırılmaya dair Han ve Malabou gibi dip dalgıçları bizlere henüz idrakine varamadığımız, duyumsadığımız halde telaffuz edemediğimiz tektonik değişimler dair ilk haritaları sunuyor, bitimsiz merkür retromuzu yıldız haritamızda teşrih ediyorlar.

Eğer dost-düşman çağının son büyük şiirinin Gangsta Rap olduğunda anlaşabilirsek, 1986’da kurulan Compton çıkışlı N.W.A.’nın 1991’de, Sovyetlerle aynı yıl dağılmasını da iyi okumalı. Fuck the Police’le televizyonları sarsan N.W.A.’nın “Niggaz4Life” albümüyle vedasından sonra pek tabii ki Gangster rap yapılmaya devam edildi. Gelgelelim bu ancak soğuk savaşın hangover’ı olarak, dost-düşmanın açık ve net olduğu güzel günlerin savaş sonrası yad edilişi olarak okunmalı. Büyük savaşın peşisıra savaştan başka bir hayatı bilmeyenlerin kendi şimdilerine her geçen gün biraz daha geç kalarak sürdürdükleri bir ısrardan ibaretti. 2pac, Mobb Deep, Notorious B.I.G. ve diğer büyük ghetto ozanları savaşın arka sokaklardaki devamına odaklansalar da bizzatihi savaşın kendisinin dönüştüğünün farkındaydılar. Clinton’lı yıllar ve Rap’in MTV’leşmesi olarak görülen dönem bir yandan da ideolojilerin savaşının sona erip, yeni neoliberal statükonun tesisi sürecine denk geliyor. Kıran kırana savaşların, kurşunların havada uçuştuğu karşılaşmaların yerini madde bağımlılığı, aile içi şiddet, ilişkiler ve altın zincirlerle çevrili bir lüks dünyası alıyor. Byung-Chul Han’ın immünolojik çağ dediği iç-dış farklarının çeşitli figürlerle teksir olduğu ve Fark’ın temel işlemci olduğu dönemi total farksızlaşma çağı takip ediyor. En büyük rakip düşman çeteler değil tüm zaaf ve sıkıntılarıyla kendimiziz artık.

Negatifin, olumsuzlamanın ıskartaya çıkarıldığı bu dönem, bu pozitiflik ifratı, her şeye rağmen gülümsememizi bize öğütleyen bu kişisel gelişim cehenneminde örselenmeye doyamıyoruz. Herşey mümkün! Dünya senin! Yes we can! Tüm farklılıklar birarada! Herkes istediği şeyi olmaya özgür! derken derken yeni çok daha derin bir esarete kendi fiillerimiz fail oluyoruz iddiasında Han. Bunu ilk kez kendisi dile getirmedi, ama bu kadar havaifişekli bir ifadesine nadiren denk geliyoruz. Yeni zamanların işaretçisi bu kapsayıcı ve doyurucu şiddetin içkinliği bizim bizzatihi icracısı ve gönüllüsü olmamızdan ileri geliyor. Kişilerin kendi müteşebbisliklerini üstlendikleri, portfolyoya dönüştükleri, portfolyolarının altında kaldıkları (sosyal medya profillerinizde vitrine sunduğunuz personalarınız, yan çarlarınızın toplama işlemiyle toplanma imkanını yitirmiş o garip yığınından bahsediyoruz) ve en nihayetinde kendilerinden mürekkep bir mental enkaz altında kalakaldıkları bu şekli şemali kaymış ve içerikten yoksun şeye performans toplumu desek de ‘toplum’ burada kendisini niteleyen performans buyruğunun daimi olarak aşındırdığı silinen bir idealden fazlası değil.

BYUNG-CHUL HAN BİREYCİLİK ELEŞTİRİSİNİ HAK ETMİYOR

Han’ın odağı tükenmişlik sendromundan yüksek dikkat eksikliğine, şimdilerde neredeyse herkesin DSM-5’in 2. bölümün ‘sinirgelişimsel bozukluklar’dan seç beğen al şeklinde kendine yakıştırdığı envai çeşit sinirsel arızaya kayıyor. Han’ın pek çok eleştirmenin kendisine yönelttiği bireycilik eleştirisini hak etmediği fikrindeyim. Burada Han kapitalizmin neoliberal öznelliğe dair ürettiği söylemi yeniden-üretmiyor, aksine daha üst bir perdeden bu söylemin epistemik yapısını serimliyor. Sloterdijk’ın Du mußt dein Leben ändern (Hayatını Değiştirmelisin, 2009) namvar magnum opus’una tam da bireyciliği yüzünden itiraz ediyor ve toplumu değiştirmeli diye ekliyor. Han’ın neoliberal söylem içerisinde performansın merkeziliğini tebarüz ettirmekteki ısrarlı tutumunu, toplumsalı ve direnişi unutuşuna bağlamak haksızlık olacaktır.

Tüm iyi yazın örnekleri gibi Han’ın kitabı da yön gösterip, çıkışı göstermek yerine şimdiyi kateden ve yarını takvimlerden silen çelişkileri ifşa etmekle yetiniyor ve okurda kendi exodus’unu örgütlemesi için arzuyu harekete geçiriyor. Han “İyi bir hayat yaşama kaygısı, kaldı ki buna başkalarıyla yaşamayı başarmak da dahildir, gitgide hayatta kalma kaygısına doğru dönmektedir” (sf. 24) tespitiyle bizi Batı’nın siyasal tahayyülüne içkin farzettiği bir ilkeden ne kadar uzaklaştığının altını çizer. ‘İyi Yaşam’ın yerini sağkalımın aldığı bir toplum bildiğimiz anlamda bir toplum olmaktan çıkar. Arap Baharı’ndan Gezi’ye, Şili’den Lübnan’a kitlelerin “hayatta kalma kaygısı”na mecbur edilmeye isyanları güncelin sınırlarını çiziyor. Bu anlamda 50 Cent’ten sonra gangsta rap bir ölüp, bin kere doğmuştur denilebilir. Artık açık ve sarih, tarafların maruf olduğu bir savaş yoktur, ama bitimsiz, ekseriyetle kendi kafatasımızın içinde bir savaş süregider. Rap’in küresel ölçekteki yükselişini okumak için önemli bir fırsattır bu: Rap MTV pohpohladığı için, altın kolyeler ve lüksten dört köşe olma hayalleri sattığı için değil, sağ kalmaya çalışanlar için ertesi günü mümkün kılacak direnci sağladığı için dinleniyor. Rap kitlelerin afyonu, şimdiki zamanın soundtrack’i evet, ama kalpsiz ve depresif bir dünyada kalp işlevi görüyor. No.1’in Türkçe Rap’in en etkili albümlerinden addedilen “Sen Kötü bir Rüyasın”ı (2014) ‘ilaçlarla üzüntüler’in kişiyi bölüştüğü, ‘gürültüler içinde silik’leştirdiği bir dönemde ‘ölümü deneyip, yaşama yenilen’lere yarını edebilmeleri için felaketi boşverme sanatını öğretir. Madde ve/ya ritimle, bu depresif gerçeklik ancak rüya alemine tahvil edilerek yaşanılabilir kılır. Bifo’nun Kahramanlık Patolojisi’nde (çev. Nalan Kurunç, Otonom Yayınları, 2018) belirttiği üzere ‘Kapitalist Mutlakiyet’ çağında psiko-patik aşırı uyarımdan ve panikten harcanıyoruz. No.1 ekolü Şam ve Loki Onüç gibi rapçiler bu izleği farklı şekillerde soruşturuyor. Loki’nin Mental Boom EP’si ‘Kalmadı Xamanım’la açılıyor: zaman’ın xanax’tan tamamen farksızlaşıp xamanlaşır. Bipolar dünyanın katmanlarını arşınlarken Onüç ‘içten fethedilişi’nin haritalar, psikiyatri koğuşunun genişleyerek dünyanın yerine ikame edildiği bir gerçeklikten bildiriyor: “beynim dökülüyor yastığıma / Bilincimin temelleri hasta (ah) / bu Mental Boom hatta.” (Gecenin Renkleri)

Dumanaltı nesillerin kendine yazdığı reçeteyi doğru okumak lazım. Depresyondan felç olmuş bireylerin sırayla birbirlerinden vardiyayı devraldığı bir zamanda sonsuzluk fikri tüm ulviliğini yitirirken, yerine ileri kapitalizm çağının geleceğimizi çoktan fiyatlamış ve her geçen gün boyunduruğu makrokozmikleşen, evrene kazınan gerçekliği doluyor. (4) Şam’ın ‘Karanlık Zaman’ında kuşkunun sanrıların sonsuzluğun manzarasını kapadığı, ibrenin hep boşa döndüğü bir zamansallıkta çıkış ancak “geriye koşmak”la mümkün. Peki koşulacak geri neresi? İlerleme Miti’nden çıkış ahngi ricatla mümkün? Han’dan hareketle diyebiliriz ki 20. yüzyıl kükreyen yirmilerle dönüştü, 21. yüzyılsa öfkeli yirmilerle yeni bir siyasal formu doğuracak.

Han’ın öfkeye biçtiği görev (“bir duruma ara verebilme ve yeni bir durumun ortaya çıkabilmesine izin verme yetisi” [sf. 39]) ve onu kızgınlık-gerginlik tarzı bireysel duygulanımlardan farklılaştırmasının üzerinde özellikle durmalı. Öfke’nin şu ya da bu’dan ziyade bütünü olumsuzlayan radikal imkanını kuvveden fiile çıkarmak ve kitleselleştirmek önümüzdeki on yılın sınavıdır. Yasalara ve toplumsal teamüllere saygıdan tahriş olduğumuz bir siyasal düzlemde öfkenin öne çıkarılması şüphesiz birçok riski barındırıyor. Bu vurgu pek çok siyaseten doğrucu liberal için Han’ı sağcı siyasetle aynı altyapıyı paylaşan bir figür haline getiriyor. Ne de olsa bu 19. yüzyılın Habermasçı rasyonel şirinleri için siyaset rasyonelitenin alanında kalmalı. Han’a göre öfkenin istisna yaratma gücünün sağa terk edilişi liberal solu da pozitiflik rejiminin suç ortağı yapar.

Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu’nda başlattığı tartışmanın yankıları her yerde duyulabilir. Görünmez Komite’nin Yaklaşan İsyan’da deklare ettiği üzere ‘depresyonda değil, grevdeyiz.’ Ritalin basıp yaşatılmaya çalışılan zihinlerimizin, anti-depresanlara bağımlı hale gelmiş ruhumuzun yaşadığı siyasal ilişki kopuşuyla ya polisin ya da psikiyatrinin koğuşuna düşüyoruz. Düşenlerin müşterekleşmesi ve davranışsal bozukluklarının altındaki büyük arızayı ifşa edip, Şehinşah’ın Yak Yak Yak’da dediği gibi ‘uygarlığa başkaldıran aşklar gibi’ yıkıp yepyeni bir dünya yaratacağı yeni bir döneme girelim, bitsin bu ricat, bu menfur merkür retro.

Dipnotlar

  1. Han, Sloterdijk’a eleştirilerini 2013’te açıktan yapmıştır, bkz. “Die Politik verdünnt sich zur Geschwätzigkeit” (Der Standard, 26.5.2013) https://www.derstandard.at/story/1369361693437/die-politik-verduennt-sich-zur-geschwaetzigkeit
  2. Antonio Lucci, “Sloterdijk, Macho, Byung-Chul Han” (14.5.2015) web: https://www.doppiozero.com/materiali/filosofia/sloterdijk-macho-byung-chul-han. Bu yazıda zikredilen diğer bir isim olan Thomas Macho’yu da gene editörü olduğum Açılım Kitap’ta ilk kez Türkçeleştirmiştik: Hayat Adaletsiz: Sükunetsizliği Koruyalım, çev. M. Sami Türk, 2017.
  3. Aslen 2004’te yayımlanan bu kitabı Türkçe şahsen çevirdim (Küre Yayınları, 2016). Bu baskıda Türkçe baskıya mahsus bir önsöz de bulunmakta.
  4. Bkz. Ivan Ascher, Portföy Toplumu: Kapitalist Öngörü Tarzı Üzerine, çev. Uğur Gezen, Açılım Kitap, 2018.