Aynadaki kahkaha

Kendine özgü dil yapısıyla Murat Özyaşar, şaşırtıcı anlatımı ve sıradanlığı ustalıkla ortadan kaldırmasıyla, okuru ilk cümleden itibaren kendine çekiyor. Özyaşar, iki harf arasındaki boşluklar kadar yinelerken anlatısını, barışa varmak için sıralıyor cümlelerini. Hayatını barışa adamış Meryem Ana’nın hikayesiyle bitiriyor, barışın varmak anlamına da geldiğini bize hatırlatarak…

Uğur Karaca

Kelimeler ağır bir taş gibi geçti kendime giden sokaklarda. İsimsiz bir coğrafyanın başkentinde içimdeki uzaklardan daha uzak bir yakınlıktan geliyorlardı. Murat Özyaşar’ın “Aslı Gibidir” adlı kitabını okurken anılarımdan biriktirdiğim taşlarla kendime ördüğüm duvarların ağırlığını hissettim. Mehmet Uzun’un uzaklardaki sesinden, uzaklara seslenişi eşlik etti, benliğimde açık kalmış defterlerin yüküne. Özyaşar’ın kelimelerinden yeniden kurdum cümleleri. O’nun kelime ve imge dünyasından açılan kapıların ardındaki kapılara ilişti kelimelerim. Aslı gibi değildir.

Kitabın diğer adı “Diyarbakır Hikayeleri”, bir alt başlık gibi dile geldiği mekan olarak kitabın tüm bölümlerine yayılmıştır. Murat Özyaşar, diğer kitaplarında olduğu gibi ayrı başlıklar altında toplarken tüm anlattıkları, aynı tema üzerinde çalışır hep. Ayrı ayrı bölümler olarak kitabı anlatmaktansa bir cümle tarihi olarak okuduğumu dile döktüm, yazarın dağılıp birleşen kelimelerinden yola çıkarak.

“Aslı Gibidir” yazarın üçüncü kitabı. Daha Önce yayınladığı “Ayna Çarpması” ve “Sarı Kahkaha”, ulusal ve uluslararası edebiyat ödüllerini aldı. Kitapları; Fransızca, Kürtçe ve Farsçaya çevrildi. Kitaba Selçuk Demirel desenle, Murat Özyaşar yazıyla iç içe geçmiş imgelerle eşsiz yolculuklara kapı aralıyorlar.

Kendine özgü dil yapısıyla Özyaşar, şaşırtıcı anlatımı ve sıradanlığı ustalıkla ortadan kaldırmasıyla, okuru ilk cümleden itibaren kendine çekiyor. Zaten kitaplarına isim seçiminden, farklı bir yazarla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Ne kolay, ne zor. Ne açık ne kapalı… Zıtlıklar iç içe geçmiş, hem bir birine karşı hemde birbirinin içinde yaşıyor Murat Özyaşar’ın karakterlerinde. Anne hem sevilir hem de nefret edilir. Baba öldürelisidir ama yaşatandır da. İyi olan aynı zamanda kötüdür de. Kötü olansa iyi.

Savaşın dile geldiği yerdir, Diyarbakır. Diller de kendi cephelerinde bir birinin içine, bilerek ya da bilmeyerek yayılmaya devam eder. Asimilasyoncu dil maksatlı olarak aşağılayıp, kendine benzetip, yasaklayıp yok etmek isterken, öteki dil var olmak için yere düşmüş harflerini toplar durur. Öteki kelimelerini seçerken dikkatli olmak zorundadır. Her an bir yasak karşısına çıkabilir. Bazen susmak için gidilir hapishane kapısında, oğulla görüşmeye. Bazen bir dilde düşünüp başka dilde konuşmanın yola açtığı hatalar, kendiliğinden imge oluverir. Kendi görüşünün yanında, hayatta kalmasını sağlayacak resmi görüşü de olmalıdır ötekinin. İki dilli bir lâldir bazen kelimeler. Bazen hem anlatır hem gizler. Şifreli konuşmalar günlük hayatın bir parçasıdır, Dengbej kültürünün olduğu ve sözlü anlatının devam ettiği Diyarbakır’da. Sokakta kırık bir türkçe vardır. Birde kelime olamayan sesler, kepenk sesleri, kurşun sesleri, ıslık, zılgıt… İşte böylesi bir politik ortamda ellerinde taşların izi aranan çocuklara kalem tutması öğretilir. Cenazelerde sarı kahkahaları öğreten yine şehirin kendisidir. En kötü koşullarda bile gülmenin bir hayata tutunuş biçimi olduğunun kanıtıdır, Diyarbakır’da yaşamak. Bir yandan da gırtlağa düğümlenen harflerin öfkesini yazmayı bilmektir. Diyarbakır’da kör gözler bile tanır kurşunların hangi marka silaha ait olduğunu. Karanlığı en iyi bilen yine bu ama gözlerdir.

Aslı Gibidir – Diyarbakır Hikâyeleri, Murat Özyaşar, desen: Selçuk Demirel, 116 syf., Doğan Kitap, 2019.

ÖZYAŞAR’IN TANIKLIĞI

Kitabın Diyarbakır’da Yaşamak adlı ilk bölümünde, Özyaşar Diyarbakır’ı kendi tanıklığından yola çıkarak anlatır. Kendisinin ne tam olarak Türkçe ne de saf bir Kürtçe kullandığını söyler. Diller de birbirine karışmıştır. Tıpkı bir şehirde rayların zenginlerle fakirleri ayıramadığı gibi. Kendine en uzak mesafesi olan çocukluğuna giderken Murat Özyaşar, kullandığı sözcükler sadece kendi yarattığı dilden bir yol çizer kendine. Zaman zaman, Cemal Süreya’nın, Emil Cioran’ın kendi kuyusuna tuttuğu aynadan okur dilin sözcüklerini.

İkinci dünya savaşından sonra şiir yazılmaz diyen Adorno’yu belki de boşa düşüren Paul Celan, tüm ailesini toplama kampında kaybettiği halde, üstelik Almanca’yı seçer şiirlerine kafes olarak… Ölüm Almanya’dan gelen usta dediği halde, annesinin diline başka dillerden bir çok şiir çevirmiştir ve üstelik kendisine “üvey anne” olan sevgili, bir Nazi subayının kızıdır. Ama yine de yazar. Murat Özyaşar da iki dilli bir yazar olmanın getirdiği sorunsalı aşmak ister. Diyarbakır’da düğünlerde okunan avarelerde bulur , neden Türkçe yazdığının cevabını.

Dil, önemlidir, kelimeler, harflere dek kazır içindeki boşluğu ve mutlu harf yokmuş der, Murat Özyaşar. Kelimelerin tarihinde kaybolmuş anlamları, düştüğü o dil kuyusunu ters çevirerek, çıkarır gün yüzüne. Dersim 38 belgeselinde anlatıcının dilinde eksik kalan hecenin boşluğunu sayfalar dolusu kelimelerle örter. Nefesini üfler, üşüyen kelimelere. Güneşten kalan boşluklarken karanlıklar, ay avucumuza bırakır ışığı, hecelerken geceyi.

Kendine giderken, aynalardan geçer yolu… Aynalar korkaktır, kırıldığı yerden başlar. Ama ayak izlerine basmak, acıtır önceki ayakları… Anılarını incitmeden, yüzleşmeden gidilmez o kaybolduğu boşluğa, kendine en uzak yer olan çocukluğuna. Bir cümle olmak için, kelimelerin kendilerine uzak anlamları giyinmesine gerek yoktur, O’nun hikayelerinde. Her kelime kendi rengiyle var olabilir bir cümlenin neşesinde. O hiç bitmeyen yolculuk anılarını gömdüğü mezarlardan geçerken, ayaklanmış sesleri duyar, kendini çağırıp duran intihar seslerini… Onlardan daha uzağa çocukluğuna varmak için kaleme ayak olmuş harflerin üzerinden geçer, ayağına dolamadan hiç bir sözcüğü… İnce narin ayak sesleriyle, tane tane, hiç ses çıkarmadan gideceği o boşlukta çığlık olmak için susar. Acı kadar sahidir, kelimeler. Konuşma yaşından susma yaşına varıncaya dek, omzunda taşıdığı kelimelerin yükünü boşaltacak tek bir anlam için yol alır. Çocukluğundaki kuyuya aynalar tutar, yolunu kaybettiğinde. Çünkü annesi kuyudan çekilmiş kelimelerle emzirmiştir kendisini.

Sayfaya, aynadaki yüzüne, rüyaların yalansız, hilesiz diline varmak için yazıyor ve üzerinde yürüdüğü defterlerin çizgisi, yani yolları, alnındaki ağrıdır. Adımlarını büyüttüğü sokakların sesleriyle, büyüdüğü coğrafyanın sesleri birbirine karışıp dururken, eve dönen kelimeler gibi, bir varış noktası olarak defterde susarlar, kelimeler. Geçmişinde açık bıraktığı defterler hep kıştır. Ayağı üşümüş köprüye sarılmak ya da bitmemiş bir gecede yanacak mutlu mum olmak için yürür durur. Nereye gittiğini bilmenin azabı içindedir kuyu ve ayna veya iki taş arasında… Ya da iki ben arasında.

Herkesin herkese tenhayken, kimsenin okumaya cesaret edemediği yalnız bir cümle gibi buradayım işte der, yazar. Ve o yalnızlığın duvarlarında, dışarıya açılan ne varsa (kapı, pencere, balkon) ona tutunur, karşı pencereden kendisini kollayan intihara karşı. Cümle tarihinin içinde sessiz sedasız duran bir nokta gibidir intiharları.

‘İKİ RAY ARASINDAKİ YAKINLIK YA DA UZAKLIK KADARDI HER ŞEY’

Murat Özyaşar, iki harf arasındaki boşluklar kadar yinelerken anlatısını, barışa varmak için sıralıyor cümlelerini. Hayatını barışa adamış Meryem Ana’nın hikayesiyle bitiriyor, barışın varmak anlamına da geldiğini bize hatırlatarak…

“gitmeliyim.
üstelik kar da yağacak ayak izlerimiz için”