Olumluluğun şiddeti

Byung - Chul Han'ın eski toplumlardan günümüze şiddetin tarihsel değişiminin temel uğraklarını tespit eden felsefi bir anlatı olan "Şiddetin Topolojisi" kitabı Metis Yayıncılık tarafından yayımlandı. Han kitapta; Sigmund Freud, Carl Schmitt, Gilles Deleuze, Michael Hardt ve Antonio Negri'nin tezlerine de eleştirel bir gözle bakmayı ihmal etmiyor.

Okan Çil  benokancil@gmail.com

Şiddetin tarihi, insanlık tarihi kadar eskidir. İnsanın doğayla, inançla ve içinde yaşadığı toplulukla kurduğu ilişki biçiminde şiddet, ilk akla geldiği gibi vahşet ve iktidarla değil, dayanışmanın ve gösterinin bir yolu olarak özetlenebilir. Değişen kültür ve teknolojiyle beraber şiddet de kavramsallaşıp dönüşürken, çeşitli aşamaların nihayetinde günümüzdeki haline evrimleşir. Peki şiddetin günümüz toplumundaki karşılığı nedir?

1959’da doğan, Güney Koreli kültür kuramcısı Byung-Chul Han, Şiddetin Topolojisi isimli kitabında bu sorunun peşine düşerek “Başarı ve Performans Toplumu” fikrini ortaya atar. Freud’dan Schmitt’e, Foucault’dan Deleuze’e, Zizek’ten Hardt ve Negri’ye kadar pek çok kuramcıya eleştiri yöneltmeyi de ihmal etmez.

ÖLÜMÜN GÖSTERİSİ

“Şiddetin Makrofiziği” ve “Şiddetin Mikrofiziği” olarak iki bölüme ayrılan kitap, topolojiye dair genel bir fikir öne sürmesinin ardından, şiddetin arkeolojisinden bahsetmeye başlar. İnsanın şiddete dair ilk gözleminin, doğanın yıkıcı gücü olduğunu ve bu gözlemin bir sonucu olarak da şiddete içkin tanrıların, ritüellerin yaratıldığını söyler. Arkaik toplumda soyut düşüncenin olmadığını, ölümün yine dünyada yaşanan bir form değişikliği şeklinde algılandığınıysa Mauss’un araştırmalarından biliyoruz. Hal böyle olunca, yani şiddetin öldürücü gücünün, sanılanın aksine büyük bir yokluk yaratmadığını, aksine yaşama ve günlük hayata dair doğurgan bir yer işgal ettiğini söyleyebiliriz.

Han bunun en büyük örneğini, Aztekler’in savaş tanrısına ait tapınaklarında, kana bulanmış kurban ritüellerinde bulur. Kurban ritüelleri, sosyal dayanışmayı güçlendiren, kötü şansı ve laneti defeden bir uzlaşı kültürüdür aslında. Diğer bir değişle; şiddetin paratoneridir. Başta topluluğun iç düzenini, akabinde tanrıyla sürdürdüğü ilişkiyi yenileyerek, varlıklarını sürdürmelerine olanak tanır. Bu durumu aynı zamanda bir potlaç, armağan kültürü olarak okuyabiliriz. Adanır’ın da bahsettiği gibi; verme, kabul etme, daha çoğuyla mukabele etme zihniyetinin bir yansımasıdır.

ÖLÜMÜN GİZLENMESİ

İlerleyen süreçte ceza kavramının ortaya çıkmasıyla, şiddetin güçle kurduğu ilişkinin, suça dönüşme serüveninden bahseder sonra Han. Böylelikle şiddet kontrol altına alınmaya çalışılır, dahası belli bir grubun tekelinde meşrulaşır ve modern topluma adım adım yaklaşılır. Şiddet ve kurban ritüeli gösteri mekanlarını terk ederek, toplumdan uzak yerlerde icra edilmeye başlanır; Azteklerin tapınakları, Roma’nın arenaları, Ortaçağın giyotin meydanları boşalır. Toplama kampları, toplu mezarlar, elektrikli sandalyeler ortaya çıkar. “İnfazlar artık genel kamuoyunun giremediği özel mekanlarda yapılır… Kamp artık öldürme ediminin seyredebileceği bir yer değildir, çünkü şehrin merkezinde değil kıyısında konumlanır… Şiddet kendini gururla sahnelemek yerine utançla gizlemektedir.”

Foucault’nun kapatılmanın aşamalarını araştırdığı Hapishanenin Doğuşu kitabı bu konuda oldukça aydınlatıcıdır. Modern toplum, diğer bir değişle disiplin toplumu, Freud okumalarına oldukça açıktır. Freud’daki Üstben, kavramsal olarak baba, tanrı, patron şeklinde genişlerken, hepsi genel anlamda bir Öteki’dir; yani bir dış müdahale halidir, dolayısıyla baskıcıdır. Han, bu duruma “Olumsuzluğun Şiddeti” ismini verir. Olumsuzdur, çünkü dışarıdan gelen her baskı, her yasak özgürlüğe karşı sallanan kılıçtan farksızdır. Disiplin toplumundaki çatışma, şiddet açık seçik ortadadır, fakat Han tam da burada başka bir şey söylemeye başlar.

Şiddetin Topolojisi, Byung – Chul Han, Çevirmen: Dilek Zaptçıoğlu, 152 syf., Metis Yayıncılık, 2016.

ÖLÜMÜN İÇSELLEŞTİRİLMESİ

Han günümüz geç modernizminde, disiplin toplumu şiddetinin dönüşüm geçirdiği iddia eder. Diğer bir değişle; şiddetin yön değiştirdiğini, tarafları ortadan kaldırdığını ve bireyin, kapitalist dinamikler yardımıyla bu durumu içselleştirdiğini söyler. İçselleştirilen şiddet giderek görünmez hale gelir ve görünmezliğiyle beraber kendini özgürlük olarak sunmaya başlar. Günümüz geç modernitesi “Başarı ve Performans Toplumu” halini alır ve Han bu durumu “Olumluluğun Şiddeti” diye isimlendirir.

“Başarıya ve performansa odaklı çalışan, yorgun, depresif özne kendinden bıkmıştır. Kendinden yorulmuş, kendinden ve kendiyle savaştan bitkin düşmüştür. Kendinden çıkmayı, dışarıda olmayı, kendini bırakıp Öteki’ne, Dünya’ya açıklamayı beceremez, saplantılı bir biçimde kendine odaklanır ve bu paradoksal olarak Kendi’nin içinin oyulmasına ve boşalmasına yok açar. Farenin çemberde dönmesi misali, sürekli Kendi etrafında dönen özne, sonunda tükenecektir.”

Tükenişin altı ısrarla çizilir, çünkü ortada görünen bir savaş yoktur. Savaşın cepheleri ve tarafları yoktur. Verilen emirler, cezalar, baskılar yoktur. Sadece başarıya aç ve başarıdan başka bir şeye değer vermeyen, istediğine ulaşmak için kendine zulmetmekten çekinmeyen bir toplum vardır. Üstelik bu toplumda herkes özgürdür, özgür olduğu yanılsamasına kapılmıştır. Çünkü ne sırtında şaklayan bir kırbaç, ne de karşısında idam mangası bulunur. Birey şiddeti içselleştirerek, kendi kendini sömürmeye başlar. Özgürlük ve şiddet aynılaşır.

“Belli bir üretim düzeyinden itibaren insanın kendini sömürmesi, özgürlük duygusuyla el ele gittiği için, bir başkasını sömürmekten çok daha randımanlı ve başarılıdır. Başarı ve performans toplumu bir kendini sömürme toplumudur. Başarıya odaklı özne tamamen tükenişe kadar sömürecektir kendini. Bu arada kendine yönelik bir saldırganlık da geliştirir ki, kendini öldüren bir şiddete ulaşması hiç de istisnai değildir. Proje, başarıya ve performansa odaklı öznenin kendine yönelttiği bir projektile, güdümlü mermiye dönüşür.”

Başarı her şey demektir, Han’a göre. Başarılı olmak, sadece ekonomik bir gücü getirmez beraberinde; dostluğu, aşkı, sağlığı, kısacası huzuru ve mutluluğu vadeder. İşte paradoks buradadır, ancak özgürlük bu gerçeğin görünmesine pek müsaade etmez.

“… dış kaynaklı her yabancı etki şiddet değildir. Ona rıza gösterdiğim ve onu kendi davranışlarıma kattığım, yani onunla bir ilişki inşa ettiğim anda şiddet olmaktan çıkar. Ona karşı özgürümdür. Onu kendime katar, kendi içeriğim olarak yorumlarım. Bu içselleştirici sahiplenmenin imkansız olduğu yerde ise onu şiddet olarak algılarım.”

Han bu tespitlerin ardından “Olumsuzluk Şiddeti” ile “Olumluluk Şiddeti” arasında bir kıyaslamaya gider ki, tahmin edileceği gibi “Olumluluk Şiddeti”ni daha tehlikeli bir yere oturtur. Sömürenle sömürülen arasındaki fark ortadan kalkar çünkü. Yani şiddet kişinin kendisine özgürce uyguladığı bir baskı biçiminde hayat bulunca, karşı durulacak, mücadele edilecek bir Öteki’nin yokluğuyla yüz yüze gelinir. Kurban, aynı zamanda sistemin işbirlikçisi olur. Ateş eden de ateş edilen de aynıdır. Dolayısıyla bu, kimsenin kazanamayacağı bir savaş halini alır. Ta ki ölüme dek durmak bilmez.
Disiplin toplumunun aksine “çalışma kampları da artık bir yerin kıyısında konumlanmıyor. Çalışmaya ve performansa odaklı her birey yanında bir kamp taşıyor. Yaşanan mekan ve imha mekanı artık birbirinden ayırt edilemez haldedir.”

Bu çıkışsızlığın doğal bir getirisi de şüphesiz depresyondur. Depresyona karşı girişilen her uğraş da dönüp dolaşıp yine aynı sokağa çıkar, çünkü depresyon hızın, hareketin zıttı bir boşluk, bir durağanlık halidir. Ya intihara kapı aralar ya da çeşitli tedavi süreçlerinden sonra sizi oyuna geri fırlatır ve birey Mobius sarmalında döner durur.

Han burada Zizek’in Batı toplumuna dair yaptığı eleştiriyi yetersiz bularak daha da yükseltir ve depresyona düşmeden rekabet gücünü korumak, başarılı olmak için estetik ameliyatların, güzellik merkezlerinin, spor salonlarının cinsiyet farkı gözetmeksizin dolduğunu, insanların bir güzellik ve sağlık zombisine dönüştüğünü söyler. Sosyal seçilim sosyal seçilimdir.

Foucault’un “panoptik kontrol sistemi fikri”nin, paranoyakça gözetim altında bulunma / tutunma halininse işte burada topalladığı belirtir ve bu fikrin günümüzde bir karşılığı olmadığının altını çizer. Geç modern toplumda dıştan bir baskı yoktur çünkü. Aksine iç, yani birey gözetlenmek için elinden geleni yapmaktadır. O hem gözetlenen, hem de gözetleyen, yani röntgencidir ve bundan çift taraflı bir haz duymaktadır. Bu, onun özgür iradesiyle hayat bulur. Sosyal medya bunun en net örneğini temsil ederken, sokaklar ve ilişkiler de gönüllü teşhirin başka bir halidir. Diğer bir değişle “artık bütün toplum, bütün yerküre panoptikondur.”

Hardt ve Negri’nin İmparatorluk’ta bahsettiği “Çokluk’un örgütlenme fikri”nin de bunca egoist mücadeleden ve bireysel başarı hırsıyla kendini sömürmekten dolayı imkansız olduğunu söyler. Başarı ve performans toplumundaki birey, rekabet yüzünden giderek atomize olmakta, yalnızlaşmaktadır. Biz olmanın gücünü özgürce reddetmektedir.

Son kertede; Han, geç modern döneme dair ortaya attığı toplumu teorisinin, her ne kadar dünyayı kapsadığını düşünse de, Baudrillad’ın tabiriyle, hiperrasyonel bir Batı toplumuna karşılık düştüğünü görüyoruz. Peki birey algısının bile daha doğru düzgün oturmadığı, irrasyonel Doğu toplumlarını aynı fikir üstünden okuyabilir miyiz? Okumaya kalksak bile, sosyolojik olarak nasıl bir sınıflandırmanın içinde girmemiz gerekir, tartışmakta fayda var.

Kaynakça

  • Byung-Chul Han, Şiddetin Topolojisi, Çev: Dilek Zaptçıoğlu, Metis Yayınları, 2018
  • Marcel Mauss, Sosyoloji ve Antropoloji, Çev: Özcan Doğan, Doğu Batı, 2005
  • Oğuz Adanır, Eski Dünyaya Yeni Bir Bakış, Doğu Batı, 2010
  • Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu, Çev: Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi, 2006