C. Hakkı Zariç: Nokta işin içine girdiğinde şiir barınamaz

Manos Yayınları'ndan çıkan son şiir kitabı “İhtar”la okurla buluşan C. Hakkı Zariç’le söyleştik. Zariç, "Noktanın işin içine girdiği yerde, şiirin barınabileceğini düşünmüyorum" dedi.

Enver Topaloğlu  envertopaloglu@gmail.com

Şiir okurken şairine değil de “şiirin” ne dediğine bakarak, “metnin” sesine kulak vererek okumak daha verimlidir. Şiirin, şairlerin bunu daha çok fark ettiği bir dönemeçte olduğunu söylenebilir. Hayat da şairi bu konuda daha çok uyarıyor gibi. Ancak şair ne kadar kaçınırsa kaçınsın, hâlâ hayatı şiire çokça dahil.

Bir küre olarak şairin bütün kara parçaları, “Afrikası” dahil yer alır şiirlerinde. Şairin yaşantısının şiire, edebi türlerle kıyaslandığında daha fazla dahil oluşu belki de dünyaya, yaşama, çağına tanıklık konusundaki iddiasıyla ilgili. Ayrıca şair sözünün estetik olduğu kadar etik bir değer oluşturmasının da bunda payı olsa gerek. Herhalde bu ve bunun gibi nedenler şairin her zaman kim olduğu, şiir yolculuğunun nasıl başladığını yönelik merakı kışkırtıyor. İmkân oluşunca da sorulur. Ancak konu, şairin niye şiir yazdığı olunca biraz durmak gerekir. Çünkü böyle bir soru; şaire niçin şiir yazdığı sorusu hem sorulabilir hem de sorulamaz. Neden sorulamayacağı elbette tartışılır. Aslında şair kendisine sorulacak bütün soruları şiirlerinde yanıtlamaya çalışır. O nedenle söyleşiler, genellikle şairlerin yanıtlarını vermeye çalıştıkları soruların yenilenmesi biçiminde olur. Bazen güncellemeye de, yenilemeye de, yinelemeye de gereksinim duyulması olağandır. Açıkçası kamusallaşmış bilgilerinin güncellenmesi, yaşamını şiirden ayırmayan şairler için gereklidir. Bu düşünceler ışığında Manos yayınlarından çıkan son şiir kitabı “İhtar”la okurla buluşan C. Hakkı Zariç’le söyleştik…

İhtar, C. Hakkı Zariç, 64 syf., Manos Kitap, 2019.

Sevgili Hakkı Zariç, ilk sorum, okurları için şair C. Hakkı Zariç’in kim olduğuna ilişkin var olan bilgileri günceller misin?

Kısa bir özgeçmiş vermem gerekecek galiba. Yeni kitabın girişinde var bu özgeçmiş… 1994 yılının Aralık ayından beri yazıyorum. Olan bitenle başka nasıl baş edebilirim diye düşündüğümde yazmaktan başka çıkar yolum kalmadığını fark etmiştim. Geç kalınmış bir karardı benim için. İlk kitabım “Ağzımızın Yanmışlığıyla”, kendisi şiir ve yayıncılık gerillası olan, Güngör Gençay editörlüğünde Gerçek Sanat Yayınları etiketiyle 1999 yılında yayımlandı. Geçen yıl sahafta buldum bir kısmını… Hey gidi Güngör Abi… Devlet emin olduğu için mi, yoksa tutacak nedenleri tükendiğinden mi dışarı çıktığımda, ki o zaman insanlar içeriden çıkabiliyordu, yeni kitaplarım yayımlandı. Evrensel Kültür dergisi ve Evrensel Basım Yayın’da editörlük yaptım. Bir devlet geleneği olarak dergi ve yayınevi de KHK ile kapatıldı malumunuz… Bu sıralar Yeni e dergisi ve Manos Kitap’ta editörlük yapıyorum. Nüfusta kayıtlıyım. Sabıka kaydı alabiliyorum. Kimlik kontrollerinde yüzüne kötü bakılan vatandaşlardan biriyim ve belediyelere kayyım atandığını biliyorum.

İkinci soru birincisinin devamı gibi. Şiir yolculuğun nasıl başladı, nasıl sürdü, sürüyor? Şiirin birikim ve deneyimiyle ilişkin nedir? Kendi poetikan konusunda neler söylersin?

1994 yılında ve artık kaçınılmaz biçimde şiir yazmaya başladım. Önceden yazdığım karalamalar bir hayli işime yaradı. Ortaokul ve lise yıllarında şiir okumaya meraklı bir çocuk olarak büyüdüm ve Bartın’da her gün yağmur yağdığı halde şiir yazmaya başladım. Yazmaya başlamam, öyle bir anda mı, emin değilim. Ama var olana yeni itiraz ve uzlaşmama defanslarıyla destek vermem gerekiyordu. Şiir yazarak bunu yapabileceğime karar verdiğimde, bu kararın bu kadar zor ve meşakkatli olacağını düşünmemiştim açıkçası. Fena halde bir usta şair olarak yazmaya başladım, elimi neye atsam oradan şiir çıkıyordu, yazdığım her şeyin ustalıkla kaleme alınmış bir şiir olduğunu düşünüyordum haklı olarak. Ama işte yanılmak için de insanın zamana ve birikime ihtiyacı var. Şiirin nasıl yazılmayacağını, daha doğrusu benim kendi şiirimi oluştururken nasıl bir yol izlemem gerektiğini zamanla fark ettim. Farklı disiplinlerden okumalar yardımcı oldu buna sanırım. Durduğum yerden bunu başardığımı iddia edebilmem güç. Şiir, yazıldıkça kendi çıraklığını çoğaltan bir disiplin. Yaşadıkça ve yazdıkça oraya gidiyoruz bence, Turgut Uyar’ın “efendimiz acemilik” dediği yere.

‘RESTLEŞMEK VE UZLAŞMAMAK İÇİN YAZIYORUM’

Şiir niye var? Şairler niye şiir yazar, sen niye şiir yazıyorsun?

Şiir niye var, güzel soru… Aşk niye varsa şiir de onun için olsa gerek. Ölümle baş edebilmek için olabilir. Devrim için elbette şiir. Hayat için… Bütün bunların dışında kendini neyle var ediyorsa onun için şiir yazabilir insanlar. Herkesin yazma nedenleri farklı değil mi? Ben restleşmek ve uzlaşmamak için yazıyorum. Bunun için yazdığımın farkındayım uzun süredir. Farkında olarak uzlaşmazlık büyütüyorum yazarken. Beyrut, Santiago ya da Diyarbakır hariç değil.

Bir yandan da insan, olan bitenin, maruz kaldıklarının, yaşadıklarının anlamını çoğunlukla sonradan kavrıyor. Minerva’nın baykuşu gerçekten de gün batımında uçuyor ve işte o sırada en azından benim için şiir devreye giriyor. Bir kavrayış biçimi ve bir hesaplaşma biçimi olarak, dünyayı yeniden kavramanın olanağını da içeriyor çünkü. Farklı olabilirliklere açılan bir şey bir anlamda. Karşılaştığımız dünya halleri, her defasında yeniden konum almayı gerektiriyor. Fakat bu konumlanış hem dünyaya karşı hem de dünya içinde var olması zorunlu bir konumlanış. Dolayısıyla şiir, benim, bu konumlanışta mekan olarak seçtiğim yer bir anlamda.

Son kitabın “İhtar” neye, kime, niye uyarı? Seni ihtarda bulunmaya yönelten – belki de mecbur eden ne ya da neler oldu?

Son kitap yerine yeni kitap demek daha doğru sanırım. Daha ölmedik; yazacağım şeyler var daha elbette. Öte yandan pasaportunu alamayan bir akademisyenin başını yere eğdiği bu memlekette ihtar etmeyip ne yapacaksın? Soma’da maden faciasında ölen işçilerin acısını onlara şehitlik yaparak unutturamazsınız. Tazminatlarını alamadı geride kalanlar hâlâ. Dolayısıyla, 18 Brumaire’de sözü geçen “ölü kuşlar” ihtara neden oluşturmayı sürdürüyor. Daha da geriye saracak olursak, selam verdiğinde, “rüşvet değildir” diye selamı alınmayan Fuzuli’ye kadar gideriz. Dört ayaklı minarenin önünde ya da Şişli’nin ortasında, sokağın alnında öldürülen insanlar adına da söz söyleme ve ihtar etme hakkına sahibiz. Kabullenip kaderimize diz kırmayacağımıza göre, İhtar edeceğiz, ne olacaktı başka. Belediye bandosundaki rütbelerimizi mi sökecekler? Buyursunlar…

İhtar, aynı zamanda, içinde olasılıkların da barındığı bir sözcük. Olacak olanın yaklaşmakta olduğunun habercisi bir anlamda. İhtar sözcüğünün elbette yöneldiği bir yer ve bir nesnesi olması gerekiyor öte yandan da. İhtar’ın kime yahut neye dair yapıldığının yanıtını içinde yaşadığımız çağda aramak gerekiyor belki de.

Şiirlerinde, son kitabında da var; trenler, istasyonlar, yolculuk çokça geçiyor. Şair olarak nereden geliyor, nerede duruyor, nereye gidiyorsun?

30’lu yaşlarda “eve gidilmez, evden gidilir” diye düşünüp yaşıyordum galiba. Bir zamandır “evden gidilmez, eve gidilir” diye düşünüp yaşıyorum. Ama gitmek ve hele çekip gitmek hep bir tutku halinde büyüyor içimde. Yerleşik olmaya çalışırken bir yandan, evden çıkmama yollarını ararken, bir yandan da çekip gitmenin peşrevi dönüyor aklımda. Nereye? Olmadığı yerde mutluluğu arayan insanların yanına galiba. Gitmenin kendi içinde sakladığı ve beslediği o tutku sürekli canlı tutuyor kendini. İstasyonlar gitmek ve geleni karşılamak için. Gitmek de öyle. Kaçmak da var işin içinde kavuşmak da… Nereye gidildiği de önemli bir yanıyla. Kucaklaşmak için gidiyorsa insan, trenin yalnızlığı da güzel geliyor. Nereye gidiyorum? Nereye gidebilir insan, gittiği her yere kendisini de götürüyor.

‘DÜNYAYA KARŞI SORUSU OLAN İNSANLARIN ÜRETEBİLECEĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM’

Bir de çok soru soruyorsun. “İhtar”daki sorular benim gibi muhtemelen başka okurlara da ne çok soru soruyor bu şair dedirtebilir. Ancak çoğu zaman, yanıtı olan ya da yanıtı hazır sorular değil bunlar. Dünyaya ve hayata hem yatay hem dikey düşen sorular. Sanki yanıtlanmasa da olur, yanıtını aramayan sorular. Bir im gibi toplumsal belleğe bırakılıyor adeta. Sorular, soru sormak, dünyayı, yaşamı sorularla anlamak, açımlamak konusunda neler söylersin?

İtiraz etmenin ve mevzu çıkarmanın bir olanağı gibi soru sormak. Yanıt almak önemli değil. Yanıta ikna olup olmayacağınız da size kalmış. Ama yanıta soru sorduğunuz yerde çıkmaz başlıyor. Derinleşiyor mevzu ve hatta bazen çıkmaza giriyor. Dünyaya karşı sorusu olan insanların üretebileceğini düşünüyorum.

Şairlerin Paul Celan’ın iddia ettiği gibi, yalnızlığın son koruyucuları olup olmadığı tartışılabilir fakat, şairler, yanıtların olmasa da soruların koruyucuları olmak, itiraz geliştirmek, yanıt verildiği düşünülen yere yeniden sorular yöneltmek, virgülleri ve soru işaretlerini çoğaltmak durumundadırlar. Noktanın işin içine girdiği yerde, şiirin barınabileceğini düşünmüyorum.


Enver Topaloğlu kimdir?

Şair. İlk, orta ve liseyi Ordu’da okudu. Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okudu. Kendi isteğiyle bitirmeden ayrıldı. Cumhuriyet gazetesinde düzeltmen olarak çalıştı. Sürekli basın kartı sahibi. Şiirlerini 1990’dan itibaren Defter başta olmak üzere Varlık, Gösteri, Yasak Meyve, No, Evrensel Kültür, Duvar gibi dergilerde yayımladı. Bugüne kadar yayımlanan şiir kitapları; Yakamoz ve Tebessüm (e yayınları, 1993), Kristal Kral (Noyirmiyedi yayınları, 1997), Divane (Şiirden, 2006), Aşk Kayıtları (Yitik Ülke yayınları, 2013).