Özyalçıner: Kalemi sokağa çıkarmak

Adnan Özyalçıner’in sokakla, yoksullukla kurduğu ilişki edebiyatına doğrudan yansır. Özyalçıner, şehrin maruz kaldığı tahribatın altında can çekişen kültürü ve insanı arar sokaklarda. Özyalçıner'in Monos Yayınları tarafından yayımlanan "Sur" kitabı da tarihsel zenginliği ve bu zenginliğin getirdiği kültürel mirası içinde barındırırken, 1960’larda, hatta günümüzde, ötesinden berisinden arabalarda geçip durulan, üstüne sprey boyalarla yazılar yazılan uzak bir akrabaya benzer...

Okan Çil  benokancil@gmail.com

Edebiyatın sokakla kurduğu ilişki, özellikle cumhuriyet sonrası dil ve biçim tartışmalarında kendine çokça yer bulur. Orhan Veli’nin dergi ve gazete yazılarından derlenen Şairin İşi, Sait Faik’in eleştiri metinlerinden oluşturulan Hikâyecinin Kaderi, sert ve sarkastik tartışma yürüten metinlerin başında gelir. İkisinin de ortak yönü; eskiye eleştiriyi bir fener gibi kullanarak, edebiyatı sokağa düşürmenin yollarını aramak üzerine kuruludur. Tıpkı Nazım Hikmet ve Sabahattin Ali’nin yaptığı gibi. Çünkü bilinmez ve korkutucu olan sokak değil, ona yaklaşım biçimidir aslında.

İşte bu tartışmaların ışığında, 1934’ün İstanbul’unda, Karagümrük’te doğar Adnan Özyalçıner. Yoksul bir semttir Karagümrük. Sakinleri arasında okur yazarlık pek yaygın değildir. “… ama düzenin, yaşamlarındaki sıkışıklığın farkındaydılar. Bu durumu, sık sık eleştiriyorlardı; bu konuda düşündükleri de vardı. Haklarını, hukuklarını biliyorlardı. Hayalleri, düşleri, gelecek umutları içinde avunuyorlardı. Kısaca: Yaşamla, yaşananla, yaşatılanla iç içeydiler. Ne yazık ki bütün bu yaşadıklarını, düşündüklerini ifade edemiyorlardı. O zaman, onların yaşadıklarını, düşündüklerini ben ifade etmeliydim. Toplumsal yaşamımızın çelişkileri, yönetenle yönetilenin arasında insanımızın yaşadığı, yaşatıldığı traijk, trajik olduğu kadar komik durumların öyküsünü yazmayı yeğledim.”

Özyalçıner’in sokakla, yoksullukla kurduğu ilişki edebiyatına doğrudan yansır. Onu şekillendiren, dil ve estetik yapısını geliştiren şey yaşadığı sokaklar olduğu kadar, okuduğu kitaplardır aynı zamanda. Edebiyata yeni yeni merak saldığı yıllarda, Nazım Hikmet’in yasaklı kitaplarını edinemediğinden, el altından dolaştırılan şiirleriyle tanışır. Hemen peşinden Sabahattin Ali’nin kitapları için sahaflara dadanır. Tabii o yıllarda sol klasikleri okuyabilmek hem şans, hem de tehlike arz ettiğinden, Özyalçıner’in sosyalizmle ilk tanışması edebiyat aracılığıyla olur. Ve böylelikle hayata bakışı da değişmeye başlar.

Sur, Adnan Özyalçıner, 72 syf., Monos Yayınları, 2019.

VE SUR

Cumhuriyet Gazetesi’nde düzeltmen olarak çalışmaya başladıktan sonra, edebiyatla kurduğu ilişki iyice artar, çeşitli dergilerde boy gösterir. Yıllar sonra önemli öykücüler arasında anılmasına yol açacak ilk öykü kitabı olan Panayır’ı, 1960’da yayımlar. 1963 yılında yayımlanan ve yazımızın ana konusu olan Sur kitabıyla da 1964’te Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanır. Dahası bu ödülü, Mehmet Seyda’nın Başgöz Etme Zamanı kitabıyla paylaşırlar. Mehmet Seyda’yı, Oğuz Atay’a yönelik yazdığı ağır eleştirilerden hatırlayan hatırlar.

Özyalçıner o yılları şöyle anlatır. “O seçiciler kurulunda Haldun Taner de vardı. Sonradan kendi anlattı. Aynı seçiciler kurulunda Refik Halit Karay’la Esat Siyavuşgil de var. Benim, zamanına göre avangarde sayılan öykülerime yüz vermek istemiyorlar. Daha klasik anlatımlı öyküleri olan Mehmet Seyda’nınkileri yeğlediklerini belirtiyorlar. Haldun Taner’se benim gençliğim, özgünlüğüm konusunda diretiyor. Ne dese, ne anlatsa boş. Sonunda kitaptaki öykülerden bir parça okuyor. ‘Bu satırların neresi Sait Faik hikâyeciliğine aykırı düşüyor, söyleyin. Şu okuduğum İstanbul betimlemesine, anlattığı insanlara denecek var mı? Yok.’ benzeri bir şeyler söylüyor. O zaman kimse itiraz edemiyor.”

KARŞITLARIN BİRLİĞİ

Özyalçıner’in ilk iki kitabı, özellikle de Sur’u, estetik birtakım denemeler içermektedir. Gerçekle düşün, rüyayla kabusun bir araya geldiği bu öykülerde, Ferit Edgü tadı hissedilir. Tabii bu his, toplumcu gerçekçi bir zeminden oluşturulunca, Özyalçıner’in giriştiği uğraş daha da belirginleşir.

Ferit Edgü gibi provokatif bir üslüba sahip değildir ama. Daha sakince yazar. Tasviri bol, uzun cümle kullanımları mıdır bana bunu düşündüren, yoksa hayata baktığı yer mi emin değilim. Fakat Özyalçıner’in karşıtlıklar arasında kurduğu ilişki ve bu ilişkiye yaklaşım tarzı kendine özgüdür.

Sur’daki sosyopolitik karşıtlıklar öyle aman aman sloganlar, halk kahramanları içermez; günlük çatışmaların, duyguların üzerine kuruludur daha çok. Adam Konuşacak’ta kentsel dönüşümü, Döküntü Pazarı’nda kuşak ve estetik farkını, İki Kapı Arasında’da köy ve kent duygusunu birbirine çarpar. Bu çarpışmanın sonucundaysa çıkarım yapmaktan kaçınır. Sadece birbirine çarpar ve sonucunu okura bırakır.

“Öte yandan her çelişkinin, her paradoksun insanı gülümseterek düşündürebilecek yanları da vardır. Çelişkilere bu yönden yaklaşmak, gülmeceye, kara gülmeceye yol açan sonuçlara da götürebilirdi öyküleri. Sanırım bende de böyle oldu. Düşle gerçek, gerçekle gerçeküstü birbiriyle eşleşti. Bazen biri, bazen öteki öne çıktı. Üzüntülerle kaygılardan, küçük mutluluklarla sevinçlere uzanan, umutla yaşanan günlerin öyküleriydi bunlar. Dünden bugüne, oradan geleceğimize uzanan kurgularla örüldü.”

Ne var ki, bu çatışmada bir taraftır Özyalçıner. Doğulu “batılı” karakterler üstünden kentsel dönüşüm eleştirisi yaparken, tutar bizi beton blokların arasına sıkışıp kalmış bir avuç toprak parçasının altındaki kültürel zenginlikle tanıştırır: Dipteki batık kentler. İçin için sızan sarnıçlar. Su yolları. Ağaçlar. Yıldızlı gözyüzleri görürüz orada. Genç bir ressamla, yaşlı bir ressamın dünyaya ve resme bakışları arasındaki fark da buna örnektir. Bir körle yan yana seyahat ederken, körlüğü kıskanan karakterineyse toprağı yenmiş, ağacı tükenmiş, göğü takma bir şehirden nasıl kaçılamadığını gösterir.

Diğer bir değişle; Özyalçıner, şehrin maruz kaldığı tahribatın altında can çekişen kültürü ve insanı arar sokaklarda. Buradan bakıldığında, kitabın isminin Sur olması daha manidar görünür. Sur; tarihsel zenginliği ve bu zenginliğin getirdiği kültürel mirası içinde barındırırken, 1960’larda, hatta günümüzde, ötesinden berisinden arabalarda geçip durulan, üstüne sprey boyalarla yazılar yazılan uzak bir akrabaya benzer.

“Yoksulluğu bir alın yazısı gibi taşıyan insanları yazdım öykülerimde. Önceleri alın yazısı sanmıştım bu yoksulluğu. Yanıldığımı anladım sonra. Bu yoksulluğa neden olan birilerinin, bir şeylerin olduğunu gördüm,” der Özyalçıner Gözleri Bağlı Adam kitabıyla, Sait Faik Hikâye Armağanı’nı ikinci kez aldığı ödül konuşmasında. Gerek şair Sennur Sezer’le beraber hazırladıkları İstanbul araştırmalarında, gerek çocuk kitaplarında, gerekse kaleme aldığı onlarca öyküde karşıtlıkların peşine düşer ve okurlarına başka bir dünyanın mümkün olduğunu hatırlatıp durur.

Kaynakça

Adnan Özyalçıner, Sur, Manos Kitap, 2019
Adnan Özyalçıner, Gözleri Bağlı Adam, Manos Kitap, 2019
Melih Erzen, Sur Kapılarında – Adnan Özyalçıner’in Öyküleri, Çizgi Kitabevi, 2016