1950 kuşağı gibi direngen ve inatçı: 2000’li yıllar öykücülüğü

1950 kuşağını ustaları olarak gören 2000’li yılların bazı öykücüleri dil ve biçim konusunda duyarlı ama içeriği de en az dil kadar önemseyen, öykünün oluşturucu öğelerini derin bir düşünsel arka planla bütünleştiren bir tarz benimsediler. Öyküde biçim ile anlamı birbirine teyelleme konusunda ustalaşan, sıkı dokunan ve yoğun bir atmosferin yaratıldığı öykülere imza atan bu yazarlar hem öykünün nasıl yazılması gerektiği konusunda kafa yormamıza hem de anlattıklarına dikkat kesilmemize imkân tanıdılar.

Doğuş Sarpkaya  stepansarpkaya@gmail.com

1950 Kuşağı tartışmalı bir bütünden oluşsa da edebiyatımızda bir köşe taşı olarak değerlendirilmeyi hak ediyor. Birbirinden farklı biçimler, konular geliştiren yazarlardan oluşan bu kuşak bir bütün olarak yaşadıkları döneme, içine doğdukları edebiyat ortamına, kendilerinden önceki sanat akımlarına aldıkları tavırla da farklı yollarda ilerledi. Çağdaşlarını etkilerken kendilerinden sonra gelen edebiyatçıları da büyülemeyi başaracaklarının bilincindeydiler. Eserlerine gösterdikleri titizliğin yanı sıra, düşüncesi sağlam temellere oturmuş söylemleri, günlüklerinde ve birbirleriyle mektuplaşmalarındaki açıklamaları zamana karşı meydan okumalarının, geleceğe uzanma ustalıklarının kanıtıydı.

1950’li yıllardan 1980’lere kadar toplumcu gerçekçiliğin hegemonik akım olması, bu kuşağın yazarlarının daha geç popülerleşmesine neden olduğu da bir gerçek. Fakat 1990’larda yeniden keşfedilen bu edebiyatçılar, günümüze kadar genç yazarları etkilemeyi sürdürdüler. Duvar Kitap’ın elinizdeki dosyasında bu dönemi derinlemesine ele alan yazılarla karşılaşacaksınız. Bu yazı ise daha çok 1950 kuşağı ile benzerliklerinin olduğunu düşündüğüm 2000’li yıllar öykücülüğünü konu edinmeyi amaçlıyor. 1950 kuşağının etkisinde serpilen günümüz öyküsünün edebiyatımızın geleceğinde de önemli bir rol oynayacağını umut ettiğimi de şimdiden belirtmeliyim.

1950 kuşağına yönelik ilgi aslında 1990’larda başladı. Bu ilgiyi takiben 1995’te çıkmaya başlayan Adam Öykü Dergisi ve 1997’de yapılmaya başlanan Ankara Öykü Günleri öykünün ses bulacağı bir alan yaratmayı başardılar. Bu dönem edebiyatta içselliğin yeniden keşfedildiği bir zaman aralığı olarak da tanımlanabilir. Dönemin popüler akımı post modernizmin de etkisinin hissedildiği bu tarihlerde öykü açısından hem farklı biçimlerin denendiği hem de ne anlatıldığından çok nasıl anlatıldığına kafa yoran yazarların sahne aldığı yeni bir edebiyat ortamının yaratılmasına şahitlik ettik. 1980 sonrasının yenilgi atmosferinin de açıkça hissedildiği bu dönemin verimleri 2000’li yıllar öykücülüğünün heterojen ortamının hazırlayıcısı oldu.

NİCELİK VE NİTELİK

2000’li yıllar öykücülüğünden bahsedileceği zaman Türkiye yayıncılık sektöründe özellikle 2000’li yılların başlarında gerçekleşen ciddi atılımı anmamak olmaz. 2000’li yılların başlarında neredeyse 2017 yılına kadar edebi eserlerin basımında – özellikle romanda- sürekli bir artış söz konusu oldu. 2000’li yılların ilk on üç yılında basılan yeni roman sayısı, Cumhuriyetin ilanından 2000’e kadar basılan yeni roman sayısını geçti. O tarihlerde bu rakamların yayıncılık faaliyetleri açısından umut vaat ettiğini söylememiz mümkündü, lakin niceliksel artışın her zaman niteliksel bir yükselişin habercisi olup olmadığı tartışmalı bir konuydu.

Bu nitelik sorunu özellikle edebiyat deyince ilk akla gelen türde, yani romanda kendini gösterdi. Yayınlanan eser sayısını nitelikli ve dikkate değer eser sayısıyla oranladığımızda karşımıza çıkan tablo pek de olumlu değildi. Belli başlı yazarların sıkı romanlarını saymazsak, bu yılların Türkiye romanı açısından iç açıcı zamanlar olmadığını söyleyebiliriz. Bu durum 2020 yılına yaklaştığımız şu günlerde de değişiklik göstermiş değil. Döviz kurunda yaşanan yükseliş ile birlikte yayıncılık sektöründe yaşanan daralma da romandaki krizi derinleştirdi. Sonuç olarak roman, en çok okunan edebi tür olmasına rağmen nitelik sorununu aşmayı başaramadı. A. Ömer Türkeş’in 2012 yılını değerlendirdiği yazısında söylediği sözleri (“2012, Türkiye romanı açısından eksik, eksik olduğu içinde yanlışlarla dolu bir yıl oldu.”) biraz değiştirerek ifade etmek gerekirse 2000’li yıllar Türkiye romanı açısından eksik, eksik olduğu içinde yanlışlarla dolu bir dönem oldu.

FARKLI YÖNELİMLER

Romanın niteliksel düşüşüne tezat bir şekilde, 2000’li yılların öykü açısından oldukça verimli geçtiğini söyleyebiliriz. Yeni bir kuşağın, kendi dertlerini, biçimlerini, üsluplarını, imgelerini yarattığı ve bunu canlı olarak izleyebildiğimiz bir döneme şahitlik etmeye devam ediyoruz. Homojen değil heterojen bir yazı biçiminin hâkim olduğu bir kuşak söz konusu. 2000’li yıllar öykücüğündeki gelişmenin önemli dinamiklerinden, aynı zamanda 1950 kuşağı ile paylaşılan özelliklerden biri de kuşkusuz, yazarların farklı biçim ve üslupların denenmesi konusundaki cesareti. Bir kısım yazar bunu Fadime Uslu’nun deyişiyle öykünün diğer türlerle sınırlarını saydamlaştırarak gerçekleştirdi. İlhan Durusel’in gölge oyununu öykülerine dahil edişini ve parodiyi etkin kullanışını (bkz. Gül Öksüren Melek), Onur Çalı’nın mitolojik ve dinî anlatıları eğip bükmesini (bkz. Kaplumbağa Makamı), Ahmet Büke’nin ölmüş yazarlarla gerçeküstü görüşmelerini ve röportajlarını (bkz. Yüklük), Engin Türkgeldi’nin fantastiğe (bkz. Orada Bir Yerde), Kerem Işık’ın bilimkurguya meyillerini (bkz. Iskalı Karnaval), öykünün diğer türler ile ilişkisini saydamlaştırmasına örnek olarak vermemiz mümkün.

Bazı yazarlar ise Faruk Duman’ın deyişiyle modern öykünün peşinde ilerledi. “Birinci ağızdan anlatılan, çoğunlukla artık ‘klasik’ diye nitelendirdiğimiz sıralı anlatım biçimiyle kaleme alınmış öyküler bunlar.” Bu yazarlardan bir kısmı mahalle aralarını, çocukluk anılarını, aile geçmişini öykü konusu haline getirdi. Bu tarzı benimseyenlerin bazısı ise 1990’larda çocuk olma halini gözler önüne serdi. Ama kolayca klişeleşmeye açık olan bu konuların hızlıca tüketilmesi kaçınılmazdı. Ki bu konuları bir konfor alanı olarak belirleyen yazarların üretimlerinin kısırlaştığını söyleyebiliriz. Bir kısım yazar ise klişelerden uzak durarak bugünün gerçeğini yakalamayı başardılar. Ahmet Büke’nin sokak aralarından şehrin meydanlarına doğru ilerleyen ve Mahir Ünsal Eriş’in ülkenin sokak araları sayılacak taşrayı anlatan öyküleri bu anlamda dikkat çekiciydi. İki yazar da ilk verimlerinden sonra mekânsal yalıtılmışlığı aşarak Türkiye’nin öykülerini anlatmayı vazife edindiklerini de özellikle vurgulamalıyım. Ahmet Büke’nin Kumrunun Gördüğü, Mahir Ünsal Eriş’in Dünya Bu Kadar ile başlayan mekânsal genişlemeleri ilk kitaplarından bu yana zaten var olan düşünsel derinliği yeni bir boyuta taşıdı.

1950 kuşağını ustaları olarak gören 2000’li yılların bazı öykücüleri dil ve biçim konusunda duyarlı ama içeriği de en az dil kadar önemseyen, öykünün oluşturucu öğelerini derin bir düşünsel arka planla bütünleştiren bir tarz benimsediler. Öyküde biçim ile anlamı birbirine teyelleme konusunda ustalaşan, sıkı dokunan ve yoğun bir atmosferin yaratıldığı öykülere imza atan bu yazarlar hem öykünün nasıl yazılması gerektiği konusunda kafa yormamıza hem de anlattıklarına dikkat kesilmemize imkân tanıdılar. Fadime Uslu’nun Büyük Kızlar Ağlamaz, Gölgede Yaşamak, Yaz Korkuları, Yüzen Fazlalıklar ve Ay Eskir Gün Işırken’i; Melike Uzun’un Kürar ve Soğuk ve Temiz’i, Engin Türkgeldi’nin Orada Bir Yerde’si bu tarz eserlerin nadide örnekleri olarak dikkat çektiler.

2000’li yıllar öyküsü sadece 1950 kuşağını değil, uluslararası edebiyatı da yakından takip etti. Bu takip ediş kimi zaman öykünmeciliği de beraberinde getirse de öykücülüğümüze yeni bir soluk getirdi. Raymond Carver, John Cheever, Alice Munro, George Saunders gibi yazarların çevrilmesi ve geniş kitlelere ulaşması, öykünün farklı yoğunluklarla ve yeni bir gerçekçilikle yazılabileceğini hatırlattı. Sine Ergün, Kerem Işık gibi yazarların eserlerindeki Amerikan öykücülüğü esintileri biraz da böyle anımsamadan beslendi.

Farklı yönelimler deyince akla ilk gelmesi gereken 2000’li yıllar öykücüleri aslında kadın yazarlardı. Önceki kuşaklara göre daha fazla kadın yazarın görünür olduğu bir dönem yaşadık, yaşıyoruz. Hem konu çeşitliliği hem cesaret hem de biçimsel farklılık konusunda erkek yazarlara göre daha atılgan bir yazar kuşağı ile karşı karşıyayız. Şenay Eroğlu Aksoy’un sözlerine sığınırsak: “2000’li yıllarda ilk kitaplarını yayımlayarak bu dünyada var olan öykücü kadınlardan kimileri dil ve biçim arayışında cesur, kadın bedeni ve cinselliği konusunda oto sansürü kaldıran, özgür arayışlar içindeydiler. Doğal olarak konu seçimi, anlatım ve dil kullanımında, renkliliği çoğaltan farklılıklar görülse de bir sistem sorunu olarak kadınlık durumu hemen her öykücünün metnine az ya da çok sızmakta, ötekileştirilene ses olma çabası görülmektedir. Bu öykücüler, insanı/yaşamı anlatma uğraşını sürmekteyken, erkek egemen bakışın irili ufaklı ellerle üzerlerine doğrulttuğu silahla kimi zaman durdurulsalar da daha geniş bahçelere açılma, kendi olma çabaları, sözcüklerin yoldaşlığıyla, sürmektedir.” Bu dönemde öykü kitaplarını yayımlamış tüm kadın yazarların isimlerini sayamayacak olsam da benim için dikkat çekici olan isimleri anmadan geçmek istemem. Hatice Meryem, Birgül Oğuz, Nursem Banu Özyürek, Ayşegül Kocabıçak, Pelin Buzluk, Arzu Bahar, Gamze Arslan, Ayşe Başak Kaban, Neslihan Önderoğlu, Mevsim Yenice, Nilüfer Altunkaya, Sibel Öz, Sofya Kurban, Fulya Bayraktar, Ezgi Polat ve adını anmayı unuttuğum için beni bağışlayacaklarını umduğum pek çok kadın yazar 2000’li yıllar öykücülüğüne gerçek anlamını ve ruhunu katmayı başardılar.

EDEBİYAT KAMUSU DAĞILIRKEN…

1950 kuşağı aynı zamanda kahvehanelerde, meyhanelerde ve ev toplantılarında bir araya gelen yazarların kuşağıdır. Yaratılan yeni dalga canlı tartışmalar ve diyaloglarla teorik sac ayaklarını yaratıyordu. Genç yazarlar hem edebiyat üzerine tartışmaya hem de kendi eserlerini tartıştırmaya meyilliydiler. Bu tavır da eleştirel bir ortamın yaratılmasını olanaklı kılıyordu. 1980’den sonra bu durum hızla değişmeye, edebiyat kamusu ve eskinin bohem yaşantısı hızlı bir şekilde dağıldı. Bu dağılış genç yazarların usta yazarlarla buluşmasının önünü tıkadı. 2000’li yıllar öyküsü bu dağılışın içine doğmuş olsa da kendi sosyalleşme yollarını yaratmayı başardı. Öykü 2000’li yıllarda çok farklı kaynaklardan beslendi ve yaygınlaştı. Özellikle internet kullanımının artışı, yazmak isteyen genç nesillerin, yazdıklarını okurlarıyla buluşturmanın yeni yollarını keşfetmelerini sağladı. Öykü dergiciliğinde buna paralel olarak yaşanan gelişmeler de genç öykücülerin daha görünür olmasını sağladı. Kişisel blogların, forumların ötesine taşan bir internet yayıncılığı dönemine doğru önlenemez bir ilerleyiş var. Uzun yıllardır inatla yayın hayatını sürdüren sanal dergi altZine, Ankaralı öykücülerin platformu olarak doğan, Parşömen Fanzin gibi web tabanlı yayınlar öykünün farklı bir şekilde tartışılmasını sağladılar. İnternetin dışında, öykü etkinliklerinde de gözle görülür bir artış var. Öykü günleri, söyleşiler, panellerin dışında okuma grupları, yaratıcı yazarlık seminerleri, edebiyat kuramı çalışmaları da öykü dünyasının gelişmesinde olumlu etkiler yarattı.

Sonuç olarak öykü 2000’li yıllarda kendini yenileyerek ve güçlenerek yazılmaya devam etti, ediyor. Dergiler bir bir kapandığında sanal ortamları, edebiyat kamusu dağıtıldığında sosyal medyayı, okuma gruplarını mekân edinerek yükselen 2000’li yıllar öykücülüğünün bu inadı Türkiye edebiyatının geneline yansıdığı ölçüde daha güzel ve direngen yarınların hayalini canlı tutabilir. 2000’li yıllar öykücüleri büyük satış rakamlarına, romanın eriştiği popülerliğe erişemese de has edebiyatın inatla sürdürülebileceğini hatırlattılar okuyuculara.

Not: Bu yazıyı yazarken BirGün Kitap’ın 126. Sayısı için hazırladığımız 2000’li Yıllar Öykücülüğü dosyasından epey yararlandım. Alıntıların tamamı o dosyadaki yazılardandır. Konu ile ilgili sanırım ilk ve en kapsamlı dosyaydı. Dosya yazılarına bu linkten ulaşabilirsiniz.