100 yaşındaki Doris Lessing’i ‘Önsöz’ yazısıyla anmak

Doris Lessing, Altın Defter romanının ‘önsöz’ yazısına, Haziran 1971 tarihini eklemiş. Yayımlanışından on yıl sonra edebiyat ortamına bakılarak ‘önsöz’ yazılmış romana. Kendi deyişiyle ‘büyümek’ sözcüğünü, “insanın benzersiz ve inanılmaz deneyimlerinin herkes tarafından paylaşıldığını öğrenmesidir” sözleriyle tanımlayan Doris Lessing’in açıklamalarına bakılırsa ‘önsöz’ yazısını yazdığında hakikaten büyümüş bir roman yazarıdır kendisi de.

Hasan Öztük hasanozturktrb@hotmail.com

Harold Bloom, Batı Kanonu kitabının sonundaki “Ekler” bölümünde; Teokratik Çağ, Aristokratik Çağ ve Demokratik Çağ listelerinin ardından “ilk üç liste kadar emin değilim” açıklamasıyla başlayan Kaos Çağı: Kanonsal Bir Kehanet listesine Doris Lessing adını 1962’de yayımlanan Altın Defter romanıyla ekler. Tartışmasız ölümüne beş kala Nobel Ödülü almış çağdaş feminist yazar Doris Lessing (22 Ekim 1919 -17 Kasım 2013), edebi bellekte Altın Defter romanının yazarıdır. Bir ekleme yapacak olursam ‘roman’ için yazılan ‘önsöz’ yazısının, romandan pek de geri kalır yanının olmadığıdır. Bu yazıyı yazarken Terry Eagleton’ın, “Bir kitabın önsözünden öteye gitmeden kitap hakkında yazı yazan eleştirmenler olduğunu biliyordum, fakat kitabın yalnızca ithaf bölümüne bakarak yargılara varmanız, yazınsal çabanın yeni doruklarından biri olsa gerekti” ironisi kulaklarımda, bu nedenle ‘önsöz’ yazısından ötesiyle ilgili söyleyecek sözüm yok.

Doris Lessing, Altın Defter romanının ‘önsöz’ yazısını, Haziran 1971 tarihini eklemiş. Yayımlanışından on yıl sonra edebiyat ortamına bakılarak ‘önsöz’ yazılmış romana. Kendi deyişiyle ‘büyümek’ sözcüğünü, “insanın benzersiz ve inanılmaz deneyimlerinin herkes tarafından paylaşıldığını öğrenmesidir” sözleriyle tanımlayan Doris Lessing’in açıklamalarına bakılırsa ‘önsöz’ yazısını yazdığında hakikaten büyümüş bir roman yazarıdır kendisi de.

Altın Defter romanının bölümlerini tanıtarak açılan ‘önsöz’ yazısı, romanın iletisi ile yayımlandığındaki yankılarından söz ediyor başlangıçta. Yazısının bir yerinde “neden roman yazıyoruz” sorusunu soran Lessing, romanının yaratılış-yazılış sürecini paylaşıyor okuruyla. Romancı Doris Lessing, hiç çekinmeden roman eleştirmenlerini alıyor karşısına ilerleyen sayfalarda, üstelik de hayli sert eleştirilerle. Yaratıcı yazı-edebiyat çalışmalarına kaynaklık edecek ‘önsöz’ yazısı, edebiyat okurlarına yönelik sorgulayıcı değerlendirmelerle sonlanıyor.

ROMAN VE YAZILIŞ SÜRECİ 

Romanın yazarının açıklamalarından anlıyoruz ki romanın iç bölümü olan ‘Altın Defter’de birçok şey bir araya gelip de bölümlerin duvarları yıkıldığında kalıplar yok olmuş ve bunun sonunda kitaba adını veren Altın Defter bölümünün yazarı bile belirsizleşmiştir. Romanın okurlarını bekleyen edebi güçlükler, daha başlangıçta hissettirilir okura böylece; ‘olayların ardına düşüp yol alacağın bir roman değildir bu okuduğun’ der gibi.

Lessing’ göre ‘hatalı biçimde bölünen ve parçalanan iç benliğin kendini sağaltabilmesinin yolu olan bunalım izleği’ yalnızca kendisinin değil, öncesinde başka yazarların da sıklıkla işlediği bir konudur. Kendisinin, kadın hareketini desteklemiş olmasına karşın bu romanının, ‘kadın hareketinin savaş borusu’ olmadığının da bilinmesini istiyor. Romanında kadın-erkek ilişkilerine değinen Lessing, “doğruluğunu kabul ettiğimiz her şey, on yıl içinde doğruluğunu yitirecek, bundan eminim” yargısının ardından “Öyleyse neden roman yazıyoruz?” sorusunu sorar parantez içinde. Cevabı da devamındadır sorunun: Yaşam sürmeli…

Roman yazmanın, romanı yazmış olmakla bitmediğini, kitap piyasasına 1962’de giren romanının kendisindeki acısı ve edebiyat ortamındaki yankısını anlatan Doris Lessing’e göre “Yalnızca tuhaf ve çatlak tipler sanatçı olmayı isteyebilir, bunun için savaşabilirlerdi.” Altın Defter yayımlandığında erkek yazarların kadınlarla ilgili kitapların edebiyat ortamında egemen olduğuna, bu nedenle romanının pek okunmadığına vurgu yapan Lessing, romanı yazma sürecinde ‘yazmanın güç oluşu’ yanında bir de ‘yazdıkça birçok şey öğrenme’ gerekçesiyle kendini kitabına kaptırdığını söylüyor. Bu biçimdeki güçlü bir romanı yazmasında ‘Tolstoy’un Rusya’yı, Stendhal’in Fransa’yı anlattığı gibi, İngiltere’nin yüz yıl önce geçen yüzyılın ortasında içinde bulunduğu düşünsel ve ahlaki ortamı anlatan bir romanı bulmanın olanaksızlığı’ da önemli etkendir. Doris Lessing’i bu romanı yazmaya yönelten başka bir gerekçe de romanın kahramanının bir sanatçı olması ancak bu kahramanının ‘tıkanmış’ bir sanatçı seçilmesi önceliğidir. Öyle ki yazılacak romanın bu sanatçı kahramanının, “artık yazamamasının nedeni savaş, açlık, yoksulluğun ezici sorunlarıyla bunları topluma aktarmaya çalışan küçük bireyin arasındaki uyuşmazlık olmalı” diye düşünür.

Döneminde, yazarlara dayatılan romanda ‘öznel olmama’ uyarılarına aldırmayan Lessing, romancılığında önemsediği ‘öznel olma’ yönteminin, sanatçıyı emrinde tutmaya çalışan baskıcı yönetimlerin, Adorno’nun ‘sanatın toplumsal işlevi, işlevsizliktir’ sözünü handiyse ters yüz ederek söylediği biçimde ‘Roma yanarken, aptalca kişisel sorunlarımızla ilgilenmek’ saptırması olmadığını özellikle vurgular. Edebiyatın, siyasetle ilintisi olabilir elbette ancak bir edebiyat metnini yalnızca ‘ideolojik’ ölçüye sığdırmak, karşı durulması gerekendir öncelikle. Orwell’in yakındığı biçimiyle ‘yazarın ya sadece bir eğlence üreticisi ya da bir propaganda çizgisinden diğerine bir laternacının akorları değiştirdiği kolaylıkta geçebilen, satılık ve otomatiğe bağlanmış bir kalem olduğunu varsayıyor’ (Kitaplar ve Sigaralar) olanlar için yaratıcı özgürlüğün bir anlamı olamaz kuşkusuz. Doris Lessing’e göre öznel/özgür yazarın ustalığı, ‘kendimizi anlatırken, aynı zamanda başkalarını da anlatırız, çünkü sorunlarımız, acılarımız, zevklerimiz, duygularımız -hatta olağanüstü ve kayda değer düşüncelerimiz bile- yalnızca bize ait olamaz’ anlayışını ilke edinmiş olmasıdır.

Altın Defter, Doris Lessing, 582 syf., Can Yayınları, 2011.

ROMAN VE ELEŞTİRMENİ

Hemen her çevrede edebiyat ortamının, söz yerindeyse gelenek çizgisinde yürüyen ‘ana akım’ eleştiri anlayışı, yeni biçimler deneyenleri -anlama çabasına girişmeden- çizginin dışında tutmayı yeğliyor, doğal olarak bu durum da ‘yeni’ adına anlaşılamamış olmak türünden bir edebi resmiyet kazanıyor. Yeni olan için iki seçenekten biri anlayacak eleştirmeni beklemek, ikincisi de kendisini anlatma yolunu seçmektir.

Altın Defter, romanında yeni bir teknik benimseme amacının, ‘kendi yorumunu yapacak, yalnızca biçimiyle bir şeyler söyleyecek roman yazmak’ olduğunu özellikle vurgulayan Lessing, zamanındaki akademisyenlerin söylediklerinin aksine romanının yeni bir tür olmadığına ve romanla ilgili tartışmaların da roman doğduğundan beri sürüp gitmekte oluşuna yönelik sözleriyle bir kesimi karşısına alacağını gösteriyor ki onlar da dönemin roman eleştirmenlerdir. Kendi zamanının eleştiri-roman ortamındaki ‘dar fikir’ egemenliği nedeniyle yenilik çabasının anlaşılmadığını, buna karşılık amacını anlamış olduklarından ‘geçmişte ya da şimdi Marksist olanlardan akıllıca eleştiriler’ almasının kendisi için önemli olduğunun altını çiziyor.

Eleştirmenlerin, yaratıcı yazarların dünyasını anlamakta yetersiz kalışlarını, onların eğitimlerindeki yetersizliklere bağlayan Doris Lessing’in gözünde, okullarında ‘otoriteye boyun eğmeyi, başka insanların fikirlerini ve kararlarını öğrenmeyi, alıntı yapmayı’ öğrenen çocukların, sonraki yıllarında sisteminin de ‘bir kalıba’ sokmasıyla kendilerini olmaktan çıkarılmışken eleştirmen olduklarında ‘yazarın ve ressamın aptalca beklediği o yaratıcı ve özgün yorumu bir türlü yapamaz’ olurlar. Bu nedenle de Lessing, yaratıcı yazarların ‘seyrek karşılaşılan gerçek eleştirmen’i aramalarının anlamsızlığını, yazarın “neden yapmaya çalıştığını anlayan başka biri bulunsun ki” sorusuna eklediği “Ne de olsa bu özel kozayı ören, görevi örmek olan tek kişi var; o da yazarın kendisi” cevabıyla gerekçelendirir. Lessing’in, eleştirmenlerin yetişmelerindeki yetersizliğin asıl nedeni gördüğü eğitim politikalarına yönelik eleştirilerinin, devam ede geldiği ve böylece eleştirel kimlikli birey yerine öğretileni tekrar eden otorite odaklı personellerin egemen olduğu/olacağı bir dünyaya gidiyoruz gözü kapalı.

ROMAN OKURU OLMAK 

Edebiyat çalışmalarının odağındaki okur-yazar ilişkisi, ‘büyümüş’ bir romancının da gündemindedir çünkü o da yazdıklarının herkes tarafından olmasa bile en azından edebiyat okurlarınca paylaşıldığını öğrenmiştir artık. Lessing’in, okurlara yönelik eleştirileri tıpkı eleştirmenlere olduğu türde serttir ancak yazar-okur ilişiklerindeki tutarsız duruma açıklık getirir bir biçimde. Onun bu konudaki eleştirilerinin akademik camiada bir karşılığı olmalı, öte yandan okur değerlendirmelerinin ‘alımlama estetiği’ bağlamında önemli olduğunu düşünüyorum.

Farklı coğrafyalardan, kitapları hakkında yazı/tez yazacakların kendisine mektup yazarak kitaplarıyla ilgili yazılan yazıların, bunları yazan eleştirmenlerin, kaynakların bir listesini istediklerini söyleyen Lessing, bu tür öğrenci/okurları “neden yazdığımı okuyup hayatına ve deneyimlerine dayanarak ne düşündüğüne karar vermiyor, bir yorum yapmıyorsun” cevabıyla da uyarmış vaktiyle. Uyarısına, “Ak ile Kara Profesörleri bir yana bırak” uyarısını ekleyen romancıya gelen “Otoritelerin ne dediğini öğrenmek zorundayım, çünkü alıntı yapmazsam profesör bana not vermez” karşılığı, yalnızca usta romancıyı çıldırtmakla kalmaz, dipnot hastalığına yakalanmış bir topluluğun onulmaz çaresizliğini de gösterir aynı zamanda. Bu durum, mektupların yazıldığını ABD coğrafyası ile sınırlı değildir kuşkusuz, virüs bütün dünyanın akademik/edebiyat camiasına bulaşmıştır. Söz Türkiye olduğunda, akademik yaşamın ilk basamağı olan ‘yüksek lisans’ aşamasındaki edebiyat öğrencilerinden yalnızca birkaçını dinlemek yeter de artar bile. Doris Lessing’in yakındığı eğitim ortamında yetişenlerin yetiştireceklerine uyguladıkları akademik dayatmayı apaçık öğrenebilirsiniz o gençlerden. Terry Eagleton’ın, ‘Akademisyenler’ (Kapı Bekçisi) babındaki o meşhur, “Eline evrenin gizemi ile ilgili bir metin verdiğinizde, fark edeceği tek şey yanlış yere konmuş noktalı virgül olurdu” cümlesini anımsayınca Lessing’e mektup yazan gençlere hak veresiniz geliyor açıkçası.

Doris Lessing, edebiyat araştırması yapacak öğrencilere herhangi bir kitabı kendileri için ‘doğru olan zamanın dışında’ okumamaları gerektiğini, herhangi bir kitaba ya da yazara bir iki yıl gibi bir zaman harcamanın kötü bir eğitimin gereği olduğunu, basılmış kitap sayısı kadar henüz basılmamış kitaplar da olduğundan “basılmış sayfanın efendiniz olmasına asla izin vermeyin” türünden önerilerini açıkça ilettiğini söylüyor. Çocukken okulu bırakmış bir romancının, edebiyat eğitimiyle ilgili gözlemlerinin ardından yüzleştiği şu gerçek, her dönem gerçekliğini koruyor ne yazık ki: “Edebiyat öğrencileri, eleştiri ve eleştirinin eleştirisini okumaya, şiir, roman, öykü yaşamöyküsü okumaktan daha çok zaman harcayabilirler. Pek çok insan bu durumu üzücü ve tuhaf değil de, normal buluyor.” Evet, aynen öyle durum, ‘özet’ kitapları işgal ediyor rafları, her seviyedeki öğrencilerin ‘sınav notu’ beklentisi için.

Proust’un, “Roman yazarları karşısında hepimiz imparatorun karşısında köleler gibiyizdir: Tek bir kelimeyle bizi azat edebilir” cümlesiyle başlayan “Roman Yazarlarının Gücü” yazısı, roman yazarının gücünü gösteriyor olsa da sanırım okura roman okumanın sorunlarını hissettiriyor alttan alta.

Böyle bakıldığında ‘önsöz’ yazısının sonlarında modern edebiyatın başat sorusuyla bir tür sınava çaker bizi Lessing. Onun, “İnsanlar okudukları romanda ne görürler?” sorusu, romanın kendisi gibi ne çok pencereler açar başka sorulara… İtalo Calvino’nun o kısacık “Kara Koyun” başlıklı yazısı, roman sorulu pencere sayılarının çokluğuna önemli bir kanıttır bence. Her okurun edebiyat metninde kendini okuduğuna dair genel kanı olabilir. Buna karşılık aradığımız hangi insanlar, hangi romanlarda neyi görmek istedikleri için nasıl okuyorlar o romanları acaba? Lessing, Altın Defter romanı için kendisine gönderilen üç ayrı mektubu yazanların aynı romanda birbirinden çok farklı şeyler görmüş olmalarının edebiyat metninin çok anlamlılığıyla ve dolayısıyla ‘kapalı’ oluşuna dikkat çekiyor ki bu, önceliğini koruyan bir sorundur roman okumaları için. Bir karşılaştırma yapılacak olsa okur olma bilgilerinin, kurmaca metin yazarlığına dair olanlardan pek de geri kalmadığı görülebilir. Bu böyle iken ‘önsöz’ ve ardından ‘ithaf’ yazılarını da geçtik, romanda ‘hiçbir şey’ okumadan roman eleştiren gürûh-ı ukalâ tınladıkça Eagleton’ın izniyle söylersek “yazınsal çabanın yeni doruklarından biri” daha aşılmak üzere demektir.

Edebiyat ortamında zamanı aşmak, kendi zamanını aşamamak gibi bir durum… Bunun böyle olduğuna Huzur (Ahmet Hamdi Tanpınar) ve Tutunamayanlar (Oğuz Atay) bizdeki bilindik tanıklardır. Şimdiye dek ‘Ali-Veli romanları’ okumuş olanlar ile sanatı iktidarın propaganda aracı görüp edebiyat metnindeki estetik kaygıyı Sessizlik ve Gürültü (Nihad Siris) romanındaki deyişle ‘sidikli kız’ için yapılan angaryalar türünden bilenlerin, öncelikle roman okuru olmalarında yarar var. Doris Lessing’in, romanından sonraki on yılın edebiyat ortamının gidişatına bakarak romanına yazdığı ‘önsöz’ yazısının, zamanını aşan kuramsal yargısıyla bitiriyorum ben de: “Kitabın kalıbı, olay örgüsü, yazar gibi okur için de açık olduğu an, onu, kullanma süresi dolmuş bir eşya gibi bir kenara atıp yeni bir şeye başlamanın zamanı gelmiştir belki de.”