Onur Kartal: Zombi istilaları kıyamet değil yeni bir başlangıç

Onur Kartal’ın kaleme aldığı Yaşayan Ölüler: Sinema, Biyopolitika ve Felsefe adlı metni İthaki Yayınları tarafından yayımlandı. Kartal ile kitabını, zombileri, zombileşme potansiyelimizi ve dünyayı değiştirmenin olanaklarını konuştuk.

Doğuş Sarpkaya  stepansarpkaya@gmail.com

DUVAR – Zombi filmlerinin yeniden popüler olmaya başladığı bir dönemdeyiz. Kapitalizmin süreğenleşen krizi, bitmeyen savaşlar, ekolojik anlamda yaşanan çöküş ile çevrelenmişken bu tarz filmlerin yapılması doğal karşılanabilir. Zombi filmlerinin aslında çoğu zaman göz önünde bulunan alt metinlerinin okunması ise günümüz siyaset, felsefe, sosyoloji ve antropoloji tartışmalarını yeniden ele almamızı zorunlu hale getiriyor. Ama bu konuda ciddi bir eksikliğin de yaşandığını itiraf etmeliyiz. Onur Kartal’ın Yaşayan Ölüler: Sinema, Biyopolitika ve Felsefe kitabı bu boşluğu doldurmaya namzet, değerli bir eser. Onur Kartal ile kitabını, zombileri, zombileşme potansiyelimizi ve dünyayı değiştirmenin olanaklarını konuştuk.

Onur Kartal

Zombi anlatılarının verimli bir tartışma alanı yarattığı konusunda seninle aynı şeyi düşünen biri olarak, ilk olarak bu konuda yoğunlaşmayı ne zaman istediğini merak ettim açıkçası. Seni zombi anlatılarına doğru sürükleyen düşünce kıvılcımı ne zaman ve nasıl oluştu?

Doğrusunu söylemek gerekirse zombi filmlerine hep bir ilgim vardı fakat bu ilgiyi oluşturan felsefi ya da politik motivasyon oldukça geç diyebileceğim bir tarihte bir iki tesadüfün üst üste binmesiyle oluştu. Bunlardan ilki benim 2016 yılında NotaBene Yayınları’ndan çıkan iki ciltlik Biyopolitika derlemesiyle ilgili. Bu çalışmanın ikinci cildine bir makale yazmak için Roberto Esposito’nun metinlerini okuyordum. Esposito, biyopolitik perspektifini bağışıklık ve topluluk kavramları etrafında örmeyi deniyor ve bağışıklayıcı paradigmanın doğuşunu Thomas Hobbes’un eserlerine kadar götürüyordu. Bağışıklık, Esposito için hem bir bünyenin kendisini dışarıdan gelecek bir tehdidi savuşturmak üzere alışıldık tıbbi aşılama mantığını hem de toplumsal yükümlülüklerden muaf olma anlamında bireyin dış dünyayla arasına ördüğü bariyerleri ifade eden kendi deyimiyle anahtar bir kavram. Ben Esposito okurken Dünya Savaşı Z filmi vizyona girdi ve ben zihnimde Esposito’yu filmin yönetmenlik koltuğuna oturtacak kadar ileri gittim. Film Max Brooks’un aynı adlı romanından uyarlama. Ancak kitapla film arasında ciddi farklılıklar var ve kanımca film kitaptan çok daha devrimci bir niteliğe sahip. İzleyenler hatırlayacaktır; filmin dönüm noktası, zombi salgınının ondan korunma yöntemleriyle değil ona şu veya bu şekilde açılma yöntemleriyle engellenebileceği fikrinin belirginleştiği andır. Batılı bilinçteki steril ve sağlıklı hayat saplantısının, bir gün bu hayatın dışarıdan gelen bir tehditle mahvolacağı paranoyasına eşlik ettiği bir haletiruhiyeye karşı bu film, insanlığın zombi kıyametinden ancak bu steril ve sağlıklı hayattan feragat ederek, yani tam da Esposito’nun savunduğu gibi, bireyin ve toplumun etrafına askeri ve tıbbi duvarlar örerek değil aksine dışarıya açılarak, dışarıyla temas ederek, toplumsal yaşamı her türlü sınırın ötesinde karşılıklı bir buluşma ve bulaşma alanına çevirerek çıkabileceğine işaret ediyordu. Filmin bir diğer ilgi çekici yanı ise, hemen daha başlarında sanıyorum, zombilerin insanları kovaladıkları bir sahnede, evsiz, “pespaye” bir “şarapçı”ya hiç dokunmamalarıydı. Zombiler sanki sadece mülkiyet arzusuyla yanıp tutuşan, kendi refahıyla başı dönmüş insanların bireyciliğine savaş açmış gibiydiler. Dikkat ederseniz zombi filmlerindeki istilaların genellikle özel mülkiyetin ortak mülkiyete dönüştüğü, paranın anlamını ve işlevini yitirdiği bir dünyayı yarattığını fark edebilirsiniz. Kendi içine kapalı steril bir yaşamdan toplumsal temas ve karşılıklı armağan etme yükümlülüğünün merkezi unsur olduğu bir toplumsal yaşama özel mülkiyetten ortak mülkiyete bu geçişler, Esposito’nun hem Communitas hem Immunitas hem de Bios: Biopolitika ve Felsefe kitaplarında ısrarla altını çizdiği noktalardır.

Biraz uzattım farkındayım ama beni motive eden bir diğer unsuru dile getirmeden içim rahat etmeyecek. Black Mirror dizisinin 3. sezonunun 5. bölümü, benim gibi fenomenolojiyi politika felsefesi üzerinden okumayı deneyen biri için adeta bir şok etkisi yarattı. Zira fenomenoloji, Husserl’in meşhur “şeylerin kendilerine” mottosuyla çalışır. Husserl’in niyeti pozitif bilimlerin şeylerin üzerine yüklediği olgusal anlam katmanlarını kazımak ve şeyin kendisiyle dolaysız bir ilişki kurmaktı. Ben bu niyeti, ilk kitabım Başkasının Politikası: Husserl, Heidegger, Levinas’ta politik bir bağlama yerleştirmeye çalıştım ve başkasına, başkasının başkalığına dair bilinç edimlerimizi dolayımlayan politik anlam katmanlarını kazıyarak başkasının kendisiyle doğrudan bir temasın izini sürmeye çalıştım. Bana kalırsa Black Mirror’ın bahsettiğim bölümü tam da bununla ilgili. Bu bölümde nüfusa tehdit unsuru olduğu düşünülen kimi toplumsal kesimlerin kimi aparatlarla üzerlerine kazınan politik anlam katmanları vasıtasıyla nasıl feda edilebileceğine, nasıl katledilebileceğine ve bu katliamların kimsenin vicdanında nasıl olup da hiçbir sızlama yaratmadığına tanık oluyorduk. Bu katmanların dolayımıyla ilişki kurduğumuz “varlıklar”ın canavar görünümlü ve sesleri sadece hırıltı şeklinde çıkan “hilkat garibeleri” iken ilişki dolaysızlaştığında aslında bizden hiç de farklı olmadıklarını Black Mirror’ın kendine özgü yarattığı teknolojik distopya manzaralarında keşfetmek, kendi adıma söyleyeyim, muazzam bir deneyimdi.

‘VAROLUŞ OLARAK KARŞINIZA ÇIKTIĞINIZDA KENDİNİZİ KÖKLERE İNMEK ZORUNDA HİSSEDİYORSUNUZ’

Yaşayan Ölüler’de farklı disiplinleri ve teorileri işe koşmuşsun. Felsefeden siyaset bilimine, psikolojiden antropolojiye kadar sosyal bilimin pek çok alanının bakış açılarıyla aydınlanmış konu. Bu kadar farklı alanda kalem oynatırken, konuyu dağıtma riskinden nasıl kaçınabildin?

Aslında kitap boyunca bu risk hiç yakamı bırakmadı diyebilirim. Belki de savrulmuşumdur gerçekten ama başka türlüsü mümkün değildi. Çünkü Haitili kökenlere inen ilk filmlerden günümüzdekilere kadar uzanan süreç, beni bu tarz bir hattı takip etmeye mecbur bıraktı. Zombi, insan-altı, insan-dışı, insan-üstü, insan-sonrası ama asla insan olmayan bir varoluş olarak karşınıza çıktığında bunun felsefi, antropolojik ve siyasal kökenlerine inmek zorunda hissediyorsunuz kendinizi. Mesela Victor Halperin’in White Zombie adlı filmine bir bakın. Orada sömürgeciliğin ve sömürünün bütün katmanlarını görebilirsiniz. İsmiyle müsemma Amerikalı bir kadının beyaz bir zombiye dönüşümüne tanık olduğunuzda da eril tahakkümle karşılaşırsınız. Birleşik Devletler’in Haiti’yi işgali, vudu benzeri büyü ritüelleriyle mezarlarından çıkarılıp şeker kamışı tarlalarında yedi yirmi dört çalıştırılan siyah köleler, “aşkına” cevap alamayan bir plantasyon sahibinin, beyaz kadını zombileştirerek kendisine bağlaması… Sadece bu kadarı bile bu çalışmanın neden farklı disiplinlerden beslenmek zorunda olduğunu gösteriyor. Ama daha enteresan şeyler de var. Mesela insanlıkdışılaştırma süreçleri… Zombi insanlıkdışı bir varlığa indirgendiği müddetçe ona uygulanan şiddetin ya da zulmün herhangi bir hukukta cezai bir yaptırımı yoktur. Hiçbir zombi filminde bir zombiyi öldürdüğü için cezalandırılan bir insan görmezsiniz. İzleyicide de tepki uyandırmaz bu cinai edimler. Şiddet olanca açıklığıyla teşhir edilirken, zombilerin kafatasları parçalanırken mesela, içimizde uyanan duygu neden sadece mide bulantısıdır? Bu vasıflarıyla zombiler, yalnızca insan-altı değil aynı zamanda hayvan-altı bir varoluşa sahiptirler. Bir köpeğin herhangi bir filmde bir tüfeğin dipçiğiyle kafasının ezilmesini seyretmeye dayanmanız zordur ama mevzubahis zombi olduğunda herhangi bir şiddet sahnesi sizde merhamet ya da acıma duygusu uyandırmaz. Burada alttan alta işleyen bir insanlıkdışılaştırma süreci var ve bu bahiste hem Arendt ya da Agamben gibi felsefecilerin hem de James George Frazer, Victor Turner, Rene Girard, Marry Douglas gibi siyasal antropologların elinde birikmiş oldukça fazla malzeme var. Doğrusunu söylemek gerekirse bu malzeme, konudan sapmak ya da savrulmak bir yana konuya daha da derinlemesine bağlanmamı sağlayan bir işlev gördü.

‘ROMERO’DAN İTİBAREN ÇOK ŞEY DEĞİŞTİ’

Zombi hikayeleri hep aynı muhafazakâr izleği takip ediyor sanki: Dünyayı kaosa sürüklemek isteyen düşmanlarla çevrili olma durumu. Bir de bu türün örnekleri ile dünya konjonktürü arasında garip bir bağ olduğunu hissederim hep. İlk Romero filmi 68 hareketinin ortasında çekildi. İkincisi ise ’74 krizi sonrasında… Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Sanki hep şu cümle tekrarlanıyor: İsyan ederseniz, dünyayı yaşanamaz bir hale getirirsiniz. Zombi filmleri kapitalizmin kendini temize çekme çabasının ürünü olabilir mi? 

Elbette… Burada hem bir temize çekme durumu var hem de evrensel bir düşman tahayyülü üzerinden toplumu bir güvenlik kıskacında boğma imkânı… Mark Neocleous’un Evrensel Hasım ya da David McNally’nin Piyasanın Ucubeleri adlı kitaplarında ortaya koydukları çözümlemeler bu bakımdan çok kritik. Ama meseleyi sadece kapitalizm bağlamına sıkıştırmamak gerekir diye düşünüyorum ve kitaptaki temel iddialarımdan biri de bu. Zombi filmleri kamusal ve kitlesel niteliğe sahip filmler olmaları itibariyle daha en baştan diğer korku filmlerinden ayrılıyorlar. Kitapta da bahsettim, burada da kısaca değineyim. Genelde korku filmleri, diğer hanelerden yalıtılmış sıklıkla çok katlı, bizim müstakil diye adlandırdığımız evlerde geçer; doğaüstü bir varlık hane sakinlerine musallat olup onların hayatlarını cehenneme çevirirken dünyanın geri kalanı bu cehennemden bihaberdir. Oysa zombiler, kitlesel karakterleri gereği bütün dünyayı “cehenneme” çevirirler ki, bu kitleselliği senin de adını andığın George A. Romero’ya borçluyuz. Romero’dan itibaren çok şey değişti; avlayan insanla avlanan zombi ilişkisi Yaşayan Ölülerin Gecesi’nde hâlâ karşılaştığımız bir unsur olsa da artık zombiler, insanlar karşısında azınlık değil çoğunluk olarak resmedilir hale geldiler. Hiç değilse Elias Canetti’den beri biliyoruz ki insanın düşmanı karşısında sayısal üstünlüğü elinde tutma gayreti en kadim itilimlerinden biridir ve toplumsallaşma dediğimiz şey ile avlanma dediğimiz şey arasındaki ilişkinin kaynağında bu itilim vardır. İnsan zombi karşısında sayıca üstün olduğunda içi rahattır; avına zalimane bir şekilde yaklaşır ve büyük bir keyifle onun hayatına son verir. Ama bu üstünlüğü kaybettiğinde artık avlanan konumundadır; zalim-mazlum ilişkisi, artık insanın aleyhine işlemektedir ve zombiye kızmaya hiç de hakkımız yoktur çünkü onu mazlum, mağdur ya da madun kategorisi altında düşünmek aklımıza hiç gelmemiştir. Lafı uzatmayayım, tüm bunların bana anlattığı şey, zombi filmlerini korku filmi kategorisinden çıkartıp politik film kategorisi altında ele almanın zamanının çoktan geldiğidir.

‘YAPMAMIZ GEREKEN ZOMBİLİĞE MAHKUM EDEN TOPLUMSAL AHLAKI GÖSTERMEK’

Tam da kapitalizm bağlamına sıkıştırılmama konusu üzerine konuşmayı düşünüyordum. Özellikle Neocleous’a gelen eleştirilerden biri, iktidarın zor aygıtına yaptığı aşırı vurgu. Daha doğrusu iktidarın daha incelikli baskı araçlarını görmezden gelmese de yeterince önemsemiyormuş hissiyatı var. Zombi anlatılarının ideoloji ve biyopolitika bağlamında da zengin olduklarını anlatmışsın kitabında. Üstüne Elias Canetti ve kitleler konusuna döndüren neydi seni?

Yani bir bakıma bu eleştiriler haklı. Evrensel Hasım’da Neocleous, çarpıcı tespitlerde bulunmakla birlikte meseleyi daha çok sömürü ve sömürü altında zombileşen işçi profilleri bağlamına sıkıştırarak isyan dinamiğini de sınıfsal bir bağlama yerleştiriyor ama daha derine inmiyor. Daha önce de söyledim, Victor Halperin’in White Zombie’si aslında beyaz bir kadının eril arzuya boyun eğdirilme hikayesine odaklanıyor. I Walked with a Zombie de öyle. Burada toplumsal cinsiyetin etrafından dolaşamayız. Yakın zamanlardan Contracted filmi mesela. Lezbiyen bir kadın, Samantha, epeyce sarhoş olduktan sonra bir erkekle yaşadığı “cinsel temas”tan kapıyor zombi virüsünü. Buradaki cinsel temas meselesi ise çok tartışmalı, onun için bu tabiri seçtim. Arabanın içinde geçen bir sahne bu ve bizzat yönetmeni tarafından tek gecelik ilişki olarak tarif ediliyor ve bu birçok tartışmaya neden oluyor. Çünkü kadın lezbiyen ve bilinci yerinde değilken defalarca direnmesine rağmen gerçekleşiyor bu ilişki. Dolayısıyla ne ilişki ne de temas, doğrudan doğruya tecavüz! Filmin ana karakteri olan kadın virüsü kaptığında bir dizi dışlamaya maruz kalıyor; arkadaşları, sevgilisi, patronu ve ailesi tarafından. Bu dışlamalar çok boyutlu ve bunlara direnme tarzları da çok boyutlu bir biçimde düşünülmeyi gerektiriyor. Film, Samantha’nın son sahnede, sürekli kendisine “makbul kadın” rolleri biçmeye çalışan ahlakçı annesini ısırmasıyla bitiyor. Yani lezbiyen, sarhoş, “makbul erkeklere” kapısını kapayan ama tek gecelik ilişkilere “teşne” bir kadın olarak sunuluyor Samantha ve annesini ısırdığı final sahnesinin yaratmış olduğu dehşet, Samantha’nın üzerinde biriken bütün “kir”i toplumsal alana bulaştırma riskinden kaynaklanıyor. Bizim yapmamız gereken ise işte zombiliği, iğrençliği, kirliliği içinde tesis eden bu toplumsal norm rejiminin Samantha’nın üzerine yüklediği normatif katmanları kazımak ve iğrençliğin asıl kaynağının Samantha’yı zombiliğe mahkûm eden toplumsal ahlakın kendisi olduğunu gösterebilmek.

Biyopolitika ile ilgili bağışıklık ve bulaşıcılık denklemini Esposito üzerinden açıklamaya çalışmıştım. Onun için bir başka bağlama dikkat çekeyim. Agamben homo sacer’i öldürülebilen ama kurban edilemeyen bir varlık olarak tarif eder. Yani Kutsal İnsan öyle bir varlıktır ki, ona ne yaparsanız yapın ne ilahi ne seküler hukukta cezai bir yaptırımla karşılaşmazsınız. Zombi öldürdüğü için kimse hapse girmez; aksine öldüren kişi alkışlanır. Bu da bizi insanlıkdışılaştırma süreçlerinin nasıl işlediğini analiz etmeye davet ediyor. Yani evet Haitili köleler gece gündüz çalıştırıldıkları için zombileşiyorlar ama önce insanlıkdışılaştırıldıkları için bu muameleye maruz bırakılabiliyorlar. İnsandan da hayvandan da daha az bir varlık haline getirdiğinizde her şeyi yaptırabileceğiniz bir varlık zombi. Bize insan dünyasıyla ilgili de çok şey anlatıyor elbette. Linç mesela, toplu katliamlar ya da. İnsanın çoğunlukta zombinin azınlıkta olduğu her sahnede zombilerin acımasızca linç edildiklerini, parçalandıklarını, diri diri yakıldıklarını, ağaçlara asıldıklarını görüyoruz.

Toplumsal hayatta, ülkemizde ve dünyada linçlere ya da pogromlara bakın, çoğun az üzerinde muazzam bir gücü söz konusu. Hem insanlıkdışılaştırma hem de aza karşı çok olmak; bu iki unsur el ele gidiyor. İşte Canetti’nin, ya da onun defalarca örtük ya da açık biçimde başvurduğu James George Frazer’ın antropolojik analizleri burada devreye giriyor. Çoğa karşı az olmak, insanın kadim korkularından biri ve zombi filmleri yukarıda bahsettiğimiz linç sahneleri kadar insanların çaresizce parçalandığı sahnelerle de dolu. Zira karşınızda, zaten ölmüş, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan, uğradığı bütün şiddete rağmen hedefinden sapmayan ve temas ettiği herkesi kendi safına katan bir düşman varsa, artık güç hiyerarşisinde yeryüzündeki ayrıcalıklı konumunuzu kaybetmişsiniz demektir.

Yaşayan Ölüler – Sinema, Biyopolitika ve Felsefe, Onur Kartal, 215 syf., İthaki Yayınları, 2019.

Bir de bir arkadaşımın (Arda Türker) seneler önce dikkat çektiği bir konu vardı: Bu filmlerde zombiler her zaman galipler. Son dönem zombi anlatılarının çoğunluğunda zombilerin tümüyle yenilmediğini, dünyanın güllük gülistanlık bir şekilde eski haline dönmediğini görüyoruz. Senin de kitapta vurguladığın gibi bir gidip bin gelme hali söz konusu. Corson Whitehead’in harika romanı Bölge Bir’de ise kesin bir zombi galibiyeti söz konusuydu. Bu konuda bir kararsızlık var sanırım. Sence neden?

Burada çoğalma mefhumu önemli ve dikkat edilirse zombi virüsü genelde Batı’dan değil Doğu’dan gelir. Hindistan ve Çin bilhassa Batılı bilincin paranoyasını besleyen atardamarlardır. Nüfusları oldukça fazla olan bu iki ülke, azgelişmişlikle, pislikle, iğrençlikle ilişkilendirilir ve bir kez harekete geçtiklerinde o kadar kalabalıklardır ki, nasıl önlerinin alınabileceğine dair Batılı bilincin gerçekçi hiçbir çözümü yoktur. Zombileri yenemezsiniz; dünyanın yarısından fazlası kir pas içindeyken siz tertemiz kalamazsınız; dünyanın yarısından fazlası sefalet içindeyken siz refah içinde hayatlarınızı sürdüremezsiniz ve refah, azınlığa mal edildiği sürece refah olduğundan refahın nimetlerinden yaranan azınlıklar, her ne kadar iktidarın bütün zor aygıtlarını ellerinde tutuyor olsalar da karşılarındaki gücü engelleyebilecek bir formülleri olmadıklarını biliyorlar. Bu sinema perdesine de yansıyor elbette. Bunda iki etki var; birincisi zombi hikayelerinin giderek daha kuvvetli anlatılara dönüşmesi; diğeri ise sinema teknolojisindeki efekt devrimleri. Artık zombi filmlerinde, 60’larda mümkün olmayan sahneler çekilebiliyor; zombiler çok hızlı hareket edebiliyor, kitlesellikleri çok daha iyi bir şekilde sinema perdesine yansıtılabiliyor. Ama işte hızlı hareket edebilmeleri motor becerilerinin gelişmesine delalet ve bu da bilinçsiz varoluş olarak zombi tanımını terk etmemiz gerektiğini gösteriyor. Zaten 28 Hafta Sonra, Pride and Prejudice and Zombies ve The Girl with All the Gifts filmlerinde artık melezlik teması hâkim. Z Nation dizisinde de insanlığın kurtarıcısı olarak sunulan karakter aslında yarı insan yarı zombi. Her iki türün de özelliklerine sahip. Bu tabloda refahı ve saflığıyla başı dönmüş insanın önünde iki seçenek kalıyor: ya eski merkezi konumunu kaybettiğini kabullenip zombilerle dünyayı paylaşmak –Pride and Prejudice and Zombies’de Wickham’ın önerdiği gibi– ya da melezleşmek –28 Weeks Later, World War Z ve daha radikal bir şekilde The Girl with All the Gifts’de olduğu gibi.

‘ZOMBİ ORTA SINIFIN SAPLANTILARINI TEHDİT EDEN BİR TÜR’

Orta sınıf yaşamının bir alegorisi anlamında zombi okumaları var. Ayağını sürüye sürüye işe giden, tüm hayatı düşük standartlı eğlencelerle çevrili, depresif kitlelerin bir yansıması olarak zombiler fikri daha korkutucu gibi. İnsan “acaba ben de mi zombiyim?” diye sormadan edemiyor.

Evet. Başlarda Batılı bilinçte zombinin korkutucu bir figür olmasının nedeni daha çok buydu. Zira White Zombie gibi filmleri izlerseniz, zombiler aslında saldırgan figürler değildirler. Bilinçsiz otomatlardır ve bu Batılı bilince çok şey anlatır. Bilinçsiz otomata dönüşme korkusu Romero döneminde de bir nebze devam eder. Zombileştikleri halde Dawn of the Dead filminde eski alışkanlıklarını hatırlayıp alışveriş merkezlerini dolduran zombileri düşünün. Burada hem bir tüketim toplumu eleştirisi var, hem de Beyaz Amerikalı neoliberal öznenin çöküşünün muştulanması. Bunu da Day of the Dead’de açık bir şekilde görebiliriz. Ama bir de orta sınıfın hijyen ve güvenlik saplantısı var. Zombi bu ikisini de tehdit eden bir figür; üstü başı yırtık pırtık giysilerle örtülmüş, çamura sıvanmış, gözlerinden kulaklarından irini akan, mideleri karınlarına yapışmış figürlerin hayatımızda yeri olmamalı değil mi?! Bir Suriyeli mesela, yolda yürürken yüz metre mesafe ötede çöpleri karıştıran ve bulduğu şeyleri yiyen bir zombi değilse nedir? Onu yok etmek isteyişimizin arka planında onun sağlıksız, hastalıklı, ahlaksız, kültürsüz, görgüsüz ve yabancı oluşu yok mu? Ve evet bir de pek çoklar! Üç milyon dört milyon beş milyon Suriyeli! Tıpkı bir zombi istilası gibi istila ediyorlar yaşam evrenimizi! Bütün bulaşıcı hastalıkların, bütün salgın hastalıkların onlardan geldiğini bir Google aramasıyla hemen öğrenebilirsiniz. Daha önce hiç grip olmuyorduk, hiç ciğerlerimizi üşütmüyorduk; her şey onlar geldiğinde başladı (!) Burada kirliliğin bir başka boyutu daha var, ona da değinmeden edemeyeceğim. Kirlilik Mary Douglas’ın da dediği gibi düzensizlikle, şeylerin yerli yerinde olmamasıyla da ilgili. Sözgelişi temiz bir çorap da olsa eğer bu çorap çalışma masanızın üzerinde duruyorsa o ev kirlidir; çünkü düzensizdir. James Baldwin’in örneğini hatırlayalım; Birleşik Devletler’de bir Beyaz sokağında yürürken Siyah “çöplüğüne dön!” hakaretiyle karşılaşır. Olması gereken yerde olmadığı için kirlidir ve Beyazların yaşam alanlarını kirletir; Beyaz dünyanın düzenini bozar. Bizde de böyle değil mi? Sefalet içinde sürünmesi gerekirken deniz kenarında güneşlenen bir Suriyeli, olması gereken yerde olmadığı için de “kirli” ve “iğrenç”tir. Hatta deniz kenarında güneşlenen Suriyeli, çöplerin içinde yemek arayan bir Suriyeliden daha kirli, daha iğrençtir.

Son olarak ne dersin dünyayı güzellik değil de zombi istilası mı kurtaracak?

Bu soru, muhatabının altında ezileceği çok ağır bir soru. Ayrıca güzelliğin karşısına zombiyi koyduğunda, zombiliği çirkinlikle özdeşleştiren geleneksel önyargıdan da nasibini aldığını söylemeden edemeyeceğim. Espri yapıyorum elbette. Ben “evet” demeyi tercih ediyorum; daha doğrusu deniyorum. Zombi istilalarını kıyamet değil yeni bir başlangıç olarak okumayı öneriyorum. Ne oluyor zombi istilalarında? İnsanlar birbirleriyle temas etmeye, dayanışmaya daha açık hale geliyorlar; özel mülkiyet anlamını yitiriyor; yolda gördüğünüz herhangi bir evde konaklayabilir; ertesi gün karşınıza çıkan bir alışveriş merkezinde dilediğinizce alışveriş yapabilirsiniz. Topluluk yaşamı dikey değil yatay örgütlenir; kurumsal hiyerarşiler ve sınıf ayrımları ortadan kalkar; özel mülkiyet, ortak mülkiyete dönüşür; para değerini yitirir ve trampa usulü alışveriş başlar. Potlaç gibi, armağan etme yükümlülüğünün bir görev, ödev, sorumluluk olduğu bir topluluktan biz neden korkalım?