Gonca Özmen: Geçtiğim yolları bile isteye yazdım

Şair Gonca Özmen'in yeni şiir kitabı Bile İsteye Kırmızı Kedi Yayınları tarafından yayımlandı. Özmen, "Geçtiğim yolları bile isteye yazdım.

Enver Topaloğlu  envertopaloglu@gmail.com

DUVAR – Doksanlı yıllar biterken modern Türkçe şiirde şiir yazan kadınların, yani kısaca şair kadınların sayısı hızla artmaya başladı. Aradan geçen çeyrek asır sonra görüyoruz ki şair kadınlar sesiyle, sözüyle şiirde gerçekten yeni bir kanal, yeni bir alan oluşturdular. Modern Türkçe şiirin eril dilinin yanında, hatta zaman zaman karşısında, o iktidara diklenen, başkaldıran bir dişil dil gelişti. Şiir için önemli ve büyük bir deneyim, bir o kadar da değerinin bilinmesini gerektiren bir kazanç.

Doksanlı yılların sonlarına doğru adını duyuran ve aradan geçen süreçte az yazmasına rağmen kendisine şiiriyle saygın bir yer edinen şair kadınlardan biri de Gonca Özmen (1982). İlk şiiri 1997’de, ilk kitabı “Kuytumda” 2000 yılında yayımlandı. İlk kitabından sekiz yıl sonra ikinci kitabı belki sessiz yayımlandı. Bu arada şiirleriyle dergilerde göründü şiirle iç içe olmayı sürdürdü. Özmen geçen günlerde yeni şiir kitabı “Bile İsteye” ile bir kez daha okur karşısına çıktı. Gonca Özmen “Bile İsteye”de, bile istemenin cesaretiyle yazılmış ayıbını da seven, günahını da önemseyen şiirlerle on bir yıl aradan sonra şiir okuruyla, (o çevreyle sınırlı kalmayacağı, halkayı daha da genişleteceği anlaşılıyor. O zaman okurla diyebiliriz) buluşmuş oldu.

Özmen’e kitabını, şiirleri ve “çokça yaralı olduğu” hayatla. dünyayla olan yüzleşmesini sorduk. O da yanıtladı…

Kitaba adını da veren ilk şiirinde özellikle dikkat çeken iki dize var: “Götürme beni o apansız kapana / Ev dediğin ne ki kaçtığımın yanında”. Kitap evle ve evden kaçmayla başlıyor. Senin gibi soralım; ev dediğin nedir ki kaçtığının yanında? Kaçtığın nedir ev dediğinin yanında?

Ev, bir çelişkiler yumağı. Evden kaçmak ve eve bağlanmak arasındaki gerilimi düşün. Kaçış ve arzu arasındaki gerilimi… Bilinci ve bilinçaltını simgeleyen çatı katı ile bodrum katların kavgasını… Jung’a, ama özellikle Bachelard’a bakılsın isterim bu konuda: “The Poetics of Space”, büyüleyici bir kitaptır. Eve ve insanın evle kurduğu ilişkiye odaklanır. “Ev, bizim ilk evrenimizdir” diyen Bachelard, mahzenden tavan arasına evi ve varoluşu edebiyat yapıtlarına başvurarak okur. İlhan Berk’in “Şeyler Kitabı: Ev” de oldukça esinleyici bir kaynak. Zeynep Uysal’ın “Metruk Ev” adlı kitabı da… Zengin bir metin diye bakıyorum eve – tüm tarihselliği, toplumsallığı ve insanla olan ilişkisiyle. Sığınılan, korunaklı bir kucak, bir kabuk olan, koruyan kollayan ev; aynı zamanda bireyin özgürlüğüne, özgürleşmesine izin vermeyen, sınırlar koyan, sokağa sırt çeviren, tutucu ve katı bir mekân. “Bile İsteye”deki şiir öznesi; yerleşikliği, kurulu düzeni simgeleyen, ahlakçı, muhafazakâr evi bir ayak bağı, bir zincir, bir kelepçe olarak görüyor. Ev, bir mülkiyet arzusu ve o tehlikeli arzu, iktidar ilişkisini doğurur. Kendi küçük krallıklarını ilan eder insanlar evlerde. Kamusal alanla özel alanın çatışmasını, toplumsal olanla mahrem olanın ilişkisini açığa çıkarır evler. Evler, bizi biçimler. Evler, bizi boğar, boğazlar. Evler, belki de en ortaya dökülmesi gerekenleri saklar. Evler örter – perde çeker yaşananlara – kırılan kolları yen içinde tutar, görünmez kılmaya çabalar. Evler içlerindeki baskıyı, şiddeti, dehşeti, ensesti, tacizi, tecavüzü gizler. Evler tahakküm kurar bireylerin üstünde. Evler kimlik, benlik algımızı oluşturmada derin izler bırakır. Aidiyet duygusunu dayatır evler ki bu kitaptaki şiir öznesinin aidiyet duygusuyla, mülkiyet arzusuyla, iktidar kavgasıyla, ahlakçılıkla, yerleşiklikle, kurulu düzenle, evlerin içinde olup bitenle, evlerin içinden evlerin dışına taşanlarla poetik ve politik bir kavgası var. Bir korunağı, bir sokulmayı ve sığınmayı, bir kabuğu değil bir açıklığı, açılmayı, özgürleşmeyi arzuluyor “Bile İsteye”deki şiir öznesi. “Evde zehir var” diyor, “Sevgilim – beni eve götürme geceleri / Beni en çok eve, en çok geceleri” diyor. Bir politik tavır olarak eve, evlere, evlerdeki yaşantılara, ev içlerindeki sevgisizliklere, acılara, iletişimsizliğe başkaldırıyor. Evlerden dışarıya sızan irini, zehri, kiri söylüyor. Aynı biçimde dışarıdan, yani toplumsal, sosyal yaşantıdan içeriye akan kiri pası, zehri… Bilirsin, ev aynı zamanda hem bedenin hem de kadının simgesi. Onu yıkmak istiyor – bedeni de kadını da özgürleştirme çabası bu. Evin içindekiler kuşkusuz toplumsal olana dahil – onun bir yansısı. Evler, çokça yaralı. Toplum, çokça yaralı. Evren, çokça yaralı. Ev içlerinde oynanan evcilik/evlilik oyunları çokça kanlı. Çoğu aile paramparça. Evler, savaş alanı. Evler, birer mezar. Bir hesaplaşma kitabı “Bile İsteye”. Evlerden, odalardan – içerden, en içerden başlıyor bu yüzleşme. Ev, yuva, aile, beden, rahim, toplum, evren – her biri bir aitlik sorgusu, her biri bir başka azap. Her biriyle yüzleşiyor şiir öznesi – bir cüret bu! Bir başka yaşantıyı arzulayarak, bir başka düşü büyütmeye çalışarak, bir başka dili sunarak… Bir yenilenme, bir özgürlük, bir ferahlık, köksüzlük, yurtsuzluk, evsizlik, yani uçuş uçuş bir mekânsızlık aranışı… Özne olma sürecinin tüm yakıcılığı…

Aşkla, daha doğrusu toplumsal ve ahlaki yönden kabul edilen aşk anlayışıyla, buna göre aşkın klişeleşmiş yaşanma tarzıyla da yer yer sertleşen bir yüzleşme, hesaplaşma ön plana çıkan sorunlardan biri gibi. Bu konuda neler söylersin?

Evlerle ilgili söylediklerimi rahatlıkla aşklara uyarlayabiliriz. Sanırım Fransızlarındı, şuna yakın bir söz anımsıyorum: “İki kişiye yapılabilecek en büyük kötülük, aynı evde, bir arada yaşamalarını istemektir.” Bir özgürlük yitimi… Bir düz, iki ters bir zorlu örgü… Yaratılışları, huyları, alışkanlıkları, ilgileri, zevkleri, özlemleri, idealleri farklı iki kişinin, iki ayrı dünyanın bir araya gelmesi ve birbirini yormadan, yıkmadan, tüketmeden, öldürmeden birlikte günler, geceler, aylar, yıllar geçirmesi ve aşklarını sürdürmeleri kolay mı? Bir sorumluluk içerir her aşk, ama kimse onun derdinde değil. Her aşk özgürlük ister, özen ister. Aşk, duygusal derinliğini, inceliğini, özverisini kaybetti. O yüzden ne söyleyebilirim ki aşklarla ilgili – çokça susabilirim, çokça yazıklanabilirim gibi. Aragon’a hak verdiğimi ekleyebilirim. Evet, “Mutlu aşk yok ki dünyada”. Aşk, çevirisi en zor dil. Tekdüze yaşamların altı çizilecek satırları. Ateşle akraba. Yaşananla söylenen, yazılan, gösterilen öyle farklı ki. Aşklar ha varmış ha yokmuş bugün. Her aşk, her an bir sarsıntıya gebe. Sadabad’ın suları kirlendi, kayıkları çürüdü. Kapitalizm, aşkın da ticaretini yapıyor. Toplumsal ve ahlaki yönden dayatılan toplumsal cinsiyet rollerine, ikiyüzlü ahlak anlayışına cüretle karşı durmanın biricik olanağı kılabileceğimiz aşklar da ikiyüzlü artık. Bir başka tüketme hali. Bir başka yağma artık çoğu aşk. Geride posası kalıyor çoğu insanın – içinin külüyle kalakalıyor insan. Ötekini gerek baskı yoluyla gerek sevgiyle kendileştirme ya da kendini ötekileştirme, onu fethetme, arzunun şiddeti ya da tutsak olma yoluyla birey üzerinde baskı kurma… Bir tür yabancılaşma. Jean Baudrillard, yalnızca bedenin ‘utangaç’ olduğu, cinselliğin ise ‘utangaçlık oyunu’ oynadığı ilk aşkın gerçekten güzel olabileceğini söylüyordu ama yanılıyordu. İlk olsun son olsun aşklar yama tutmuyor günümüzde. Kültürüyle, değerleriyle yüzeyselleşen, yozlaşan günümüz dünyasında, yaşanan aşk da yoz; kaybedilen bir aşkın yarası da yüzeyde, derine işlemiyor yazık ki. “Bir acı rüzgâr esince / Sallanmadık dal mı da kalır” dediği bir türküde… Ya da Hannah Arendt’in dediği “Şiddetle değişen bir dünya, ancak daha çok şiddetin varolduğu bir dünya olur.” Aşklarda da dünyadaki, toplumdaki o artan şiddet. Aşklar da kentlerdeki evler gibi üst üste, nefes bile alamıyor – zehirli, irinli. Aşklarda da aynı vasatlık, aynı yozlaşma, aynı çürüme. Yine de bedensel ve ruhsal hazzın paylaşımı, kaynaşması olarak, yaşama sevinci ve bağlılığını güçlendirerek varoluşa bir anlam katan aşk, geleceğe ilişkin ütopik düşlemleriyle bir umut kaynağı hâlâ. Özellikle de onu besleyen müziğiyle, heykeli-tablosuyla, edebiyatıyla, sinemasıyla sanattaki aşk biricik ve besleyici ve üretici ve Cemal Süreya’nın dediği gibi iyi ki yıkıcı…

‘BENİM İÇİN ‘KADIN ŞİİRLERİ’ YA DA ‘KADINLIK ŞİİRLERİ’ GİBİ BİR SINIFLANDIRMA YOK’ 

Şiirlerde hem kitabın şair kadınının hem de o şairin kadının temsil ettiği Gonca Özmen’in kimliğinden kaynaklanan değişik yaşantı deneyimleri sunuluyor. Bir kadın şiirleri, kadınlık durumu şiirleri gibi de okunuyor kitap. Aslında gibisi fazla. Açık seçik öyle, kadın şiirleri, kadınlık şiirleri… Bu açıdan bakıldığında kadın sözüyle, diliyle, imgesiyle yazılmış şiirlerden oluşan önemli bir kitap “Bile İsteye”. Hem kitap hem de modern Türkçe şiirin belli başlı sorunlarından olan kadın şiirleri, kadınlık şiirleri konusunda düşüncelerin neler?..

Benim için “kadın şiirleri” ya da “kadınlık şiirleri” gibi bir sınıflama yok. Şiir iyi mi değil mi, imkânları ne kadar çoklu, çağrışımları zengin mi, vardığı ya da varmaya çabaladığı yer neresi, ne kadar derdi var da nasıl inliyor, nasıl bir deneyimi hangi yollarla dillendiriyor, aranışları ne, sahiciliği, yakıcılığı şenlikli mi ona bakarım. Bir yangın, görkemli bir şenliktir de bazen. Ama kitabı dolaşan bir dişil enerji elbette var. Bir dirim kitabı “Bile İsteye”. Bir arzu kitap bir yandan. Gövdesiyle söyleşen bir kadın var – annelik deneyiminin getirdiklerini de bu söyleşiye açıkça katan. Sevgilisiyle katmer katmer olmuş, bir yola çıkmış el ele – bir sonsuza yürümek için ama sonra o eli bırakmış, o eli artık bulamamış, o ele artık inanmamış bir şiir öznesi. Beklemiş ama soğumamış. Dinmemiş. Kül olmuş, ama doğmuş yine küllerinden. Vazgeçmemiş – ilençli ama dirençli. Her bir deneyimini tutkuyla, arzuyla sahiplenmiş – hiçbirini yazmaktan, başkalarına göstermekten çekinmemiş. Evi yıkmış, kırık kolu saklayan yeni de yırtmış. Cüretli, harlı, hararetli bir şiir öznesi bu. Seslenen bir şiir öznesi. Bazen okuruna, bazen Ada’ya, bazen Memet’e, bazen Gamze’ye, bazen boşluğa, bazen o olmayan, o yok yere, bazen oldurulamayan bir düşe… Yitiklerini de, avuntularını da, günahlarını da sahiplenen bir kadın. Yapıp eden -bile isteye- eyleyen bir kadın. Yine olsa yine öyle yapardım, bile isteye yapardım demeye cüret eden. O, bile isteye hali politik bulan – çünkü bir başkaldırıyı da hep yedeğinde, yamacında, gövdesinde, saçlarında tutan. Özne olma, olabilme iddiasını – sahici olma, olabilme inadını tüm çeri çöpüyle deneyimleyen. Ona dayatılanları iplemeyen. Çağıran bir kadın. Bir yakınlık, bir yekparelik, bir tamlık aranışında. Sesi kısılmamış bir kadın. Konuşkan bir kadın. Güneşi sur diplerine götürmek isteyen, kendi pıtrağını da, ayazını da, coşkusunu da gören ve gösteren, az önce çıkarılmış bir atlet ılıklığını mıh gibi aklında tutan, ayıbını da seven, günahını da önemseyen… Karalığını bir başkasına, karalığını söze, karalığını dünyaya bulaştırmaktan geri durmayan bir kadın!

‘VARMAKTANSA YOLU YEĞLERİM’ 

“Bile İsteye” bir şiir toplamı, bir kitap olarak okuyanı bir yere vardırıyor… Acaba bu şiirler Gonca Özmen’i nereden getirdi, nereye vardırdı diye sormak istiyorum….

Bile İsteye’nin her bir okurunun elinden tutup nereye varıyorlarsa ya da nereye var(a)mıyorlarsa ben de onlarla oraya varmak ya da var(a)mamak isterim. Varmaktansa yolu yeğlerim. Geçtiğim yolları bile isteye yazdım çünkü. Geçeceğim yolları düşleyerek… Varmadım ama. Varmayı istemedim. Varınca biterim. Varınca dinerim. Ben varmadım. Ben dinmedim. Tekerlemelerden, türkülerden, yaban seslerden, gövdelerden, sözcüklerden geçtim ama sözcüklerle geçtim. Her bir sese, her bir söze hürmetle günlerce, aylarca çalıştım. Bu şiirlere belendim. Onları da işte usuldan bıraktım okurumun önüne. Her birine kıymetle… “Şair, kimsesiz bir mektuptur” diyor ya Metin Altıok, ben de işte okuruma şiirlerimi, kendimi mektup diye gönderdim.

‘ARANIP DURMA HALİ ŞİİR BENİM İÇİN’

Son bir soru: Şiirin geçmişi, şimdisi ve geleceği hakkında neler söylemek istersin… Modern Türkçe şiirle ilgili genel bir değerlendirmen vardır elbette…

Bu, uzun uzun cevaplanılası bir soru. Detaylandırılıp örneklerle somutlanması gereken bir soru. Birkaç cümleyle geçiştirmek istemem. Yazık olur şiire de, soruya da, bana da… Yıllardır yazdığım şiirlerde, denemelerde, incelemelerde, tezlerde ve yaptığım söyleşilerde aranıp durduğum yani. Aranıp durma hali şiir benim için – bulma hali değil! Ama şunu da söylemeden geçmeyeyim – giderek vasatlaştığını düşünüyorum şiirin de, şairin de. Aklımı harelendiren çok az şiirle karşılaşıyorum. Bir kolaycılık, bir çalakalemlik, bir tuhaf hızlı üretim… Bu hız, çağa uysa da şiire uymuyor! Sadece kendine kapanma, sadece kendine hayran olma, kendinden başı dönme var yazık ki çoğu şairde. Bir başkasının şiirini irdeleme, anlama çabası; bir başkasının şiirini de kendi şiiri denli sahiplenme, sevme, çoğaltma; çağdaş dünya şiirini yakından izlemeye gayret etme, bunun için aranışlara girme, bir yenilik hevesi, bir başkalık arzusu yok. Elbette çok değerli kimi çalışmaları unutmadan ben de sorayım – hangi şairle ilgili kaç tane kapsamlı, kuşatıcı, öğretici, dönüştürücü, şiire dair düşünce üreten inceleme, deneme, eleştiri kitabı var? Şiire dair çoğu yazı, ‘fazla iddialı’ başlıklarının altında yazık ki cılız, güdük duruyor. Yine de elini taşın altına sokmaya cüret eden birkaç kıymetli isim iyi ki var! Böylelikle biraz soluklanıyor şiir, böylelikle umutsuzluğu yatıştırıp umudu dürtebiliyoruz geleceğe dair.


Enver Topaloğlu kimdir?

Şair. İlk, orta ve liseyi Ordu’da okudu. Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okudu. Kendi isteğiyle bitirmeden ayrıldı. Cumhuriyet gazetesinde düzeltmen olarak çalıştı. Sürekli basın kartı sahibi. Şiirlerini 1990’dan itibaren Defter başta olmak üzere Varlık, Gösteri, Yasak Meyve, No, Evrensel Kültür, Duvar gibi dergilerde yayımladı. Bugüne kadar yayımlanan şiir kitapları; Yakamoz ve Tebessüm (e yayınları, 1993), Kristal Kral (Noyirmiyedi yayınları, 1997), Divane (Şiirden, 2006), Aşk Kayıtları (Yitik Ülke yayınları, 2013).