İncir ağacı

“İncir ağacı” derken, bir itirazdan söz ediyorum. Sert, inatçı, engel tanımaz bir başkaldırıdan. Bir bilgeden. Yapraklarında biriktirdiği toz, uzun zamanlarda biçimlenmiş düşünce tohumlarıdır. Nice poyrazlara dayanmış, şu serin yaz sabahının nazlı rüzgarına mı boyun eğecek? Yitik bir kavmin kendi küllerinden doğması. Önünden geçerken saygıyla eğilmeyen kim olabilir ki?

Geçenlerde, kitaplığımdaki bir dosyanın içinde, kesip sakladığım bir gazete küpürü buldum. Işık Kansu, 6 Haziran 1994 günlü Cumhuriyet’teki “Ankara Kulisi” köşesinde incir ağacını ve bizi yazmış. Ankara’da , Kızılay meydanında bir incir ağacı vardı. Soysal Pasajı’nın önündeki boşlukta, yaya kaldırımının hemen yakınında. Fotoğrafın sol alt köşesinde görülen ağaç. Metro inşaatı için açılan büyük oyuk ağacı da yutmuştu. Güneşli havalarda, gölgesindeki banka otururdum. Bazen oradan geçerken beni gören bir arkadaş da gelir, sohbet ederdik. Bir gün Ahmet Telli ile otururken Işık Kansu da bize katılmıştı. Ağacın yanından sürekli insanlar geçerdi ama kimse onu fark etmezdi. Zaten incir ağaçları öyledir, sessizce dururlar. Ama bu sessizlik gerçekte bir çığlığın dinlenme anıdır. “Kayayı delen incir”, Turgut Uyar’ın şiirini delip ortaya çıkabildiğine göre, sandığımızdan daha kararlı durur.

Çocukluğumda, bizim evin biraz ilerisinde Fatma Nine’nin (mahallede “Fatma Karı” diye bilinirdi) bağı vardı. Mısır, nohut, bakla ekili olurdu. Bağın sınırında, diğer bağlara giden patika boyunca incir ağaçları yer alırdı. Nefis incirler olurdu ama yemek imkânsızdı çünkü Fatma Nine ya da oğullarından biri (birkaç oğlu vardı ve özellikle adı “Çukur Cumali” lakaplı olanı belalıydı.) bizi yakalar korkusuyla incir ağaçlarına yaklaşamazdık bile. Çok fena dayak atarlardı. Bir gün, on bir-on iki yaşlarındayken, mahalleden bir arkadaşla incirlerin çok tahrik edici döneminde, her şeyi göze aldık ve gidip en iyi incir ağacına tırmandık. Yanımızda götürdüğümüz küçük sepetleri doldurduk ve ağaçtan tam indiğimiz sırada, Fatma Nine’nin 35-40 yaşlarındaki oğlu, adını şimdi hatırlamıyorum, bir ağacın arkasından çıkıverdi ve “getirin lan o sepetleri eşşoğlu eşşekler!” dedi. Tabii sepetleri bıraktık hemen. Bize bir şey yapmadı. Biraz küfretti, bir daha gelmememizi söyledi. Sepetleri aldı, gitti. Şimdi düşünüyorum da, “kötü insan”, gerçekten bilerek ve isteyerek kötülük yapan insandır. Ya arkadaş, çocuklar ne güzel incirleri toplamışlar, sizi bir yükten kurtarmışlar. …E, bir-iki incir versen olmaz mıydı? Bu olay içime dert olmuştur. Bari yakalanmadan birkaç inciri yeseydik, içim yanmazdı. O kadar uğraştık, adam hepsini aldı gitti. Sepetlerimizi de götürdü. Tabi, sepeti kaybettiğim için annemden yediğim fırça da yanıma kâr kaldı.

.

Bu olaydan sonra, aradan kırk yıl geçmişti. Bir gün o bağın olduğu yere gittik. Ben oraları tanıyamayacağım için, eski bir çocukluk arkadaşım götürmüştü. Gerçekten de bağın yeri mahalle olmuştu. Her yer göz alabildiğine evdi. Bir sokaktan geçerken, arkadaşım, “işte o incir ağaçlarının olduğu patika burası” dedi. Bulunduğumuz yer asfalt bir sokaktı. Çok üzüldüm. Hiç incir ağacı yoktu. Ama bazı evlerin duvar diplerinde, yol kıyılarındaki taşların arasında incir filizleri boy vermişti. Evet, burası, orasıydı.

“İncir ağacı” derken, bir itirazdan söz ediyorum. Sert, inatçı, engel tanımaz bir başkaldırıdan. Bir bilgeden. Yapraklarında biriktirdiği toz, uzun zamanlarda biçimlenmiş düşünce tohumlarıdır. Nice poyrazlara dayanmış, şu serin yaz sabahının nazlı rüzgarına mı boyun eğecek? Yitik bir kavmin kendi küllerinden doğması. Önünden geçerken saygıyla eğilmeyen kim olabilir ki? Hani Italo Calvino’nun “görünmez kentler” inden birinde, keçilerini uzun zamandır getirmediği bir otlağa getiren bir çobanın, otlağın yerinde bir kentle karşılaşması, kaybolmuş otlağı ararken ararken, keçilerinin refüjlerdeki otlardan, bu kentin eski otlakları olduğunu anlaması gibi, ben de anlamıştım buralarda incir ağaçları olduğunu. İncir ağacına yaklaştığınızda, kendine özgü kokusu, ilkokul ikinci sınıf öğrencisiyken, eşikte sizi okula uğurlayan annenin kokusuyla aynıdır; sıcak, güven verici… Ama bu sadece kokusu için söylenebilir. Yoksa, incirin yabanıl uzaklığı, zehirli sütü bir anneyle kıyaslanamaz. Belki tanımadığımız bir kadınla kıyaslanabilir. Nereden gelip nereye gittiğini, dilini, kimin nesi olduğunun bilinmediği, gizemli. Oralarda, güneşte ısınmış kayalarda tek başına duran.

İncir ağaçları, Akdeniz evlerinin avlularının da davetsiz misafiridir. Avlunun köşesinde ya da bahçe kapısının girişinde mutlaka bir tane incir ağacı bulunur. Oraya kim ekmiş, nereden getirilmiş, kimse bilmez, hatırlamaz. Öğle sıcağında, üstünde serçelerin ötüştüğü bu incir ağacı, insanın arka sokakta oturan ablasının evini hatırlatır. Ben de iki sokak arkada ablamın yaşıyor olmasını isterdim. Haber vermeden gidebildiğim tek ev onunki olurdu. Mutlaka ocakta çay kaynardı. Bu kadar lezzetli nasıl yapabildiğini sorgulamanın hiç aklıma gelmediği ıspanaklı börek olmaz olur mu? O nasılsa yapardı çünkü ablaydı. Yüzünde annemi görürdüm. Belki de burun ve ağız yapısında ilk kez babamı şaşırarak görürdüm. O ikinci çayımı doldururken, çocukluğumda nasıl içe kapalı olduğumdan söz ettiğini fark ederdim. Bir de gözlerindeki koruyucu şefkati. Beni kapıdan geçirirken, benimle gurur duyduğunu hissederdim. Ağlamaktan korktuğum için yüzüne bakmadan çıkıp giderdim. Avlu kapısından çıkarken, oradaki incir ağacının benimle birlikte nasıl da hüzünlendiğini hissederdim.

“Ocağına incir dikmek” ifadesinin içerdiği kötülüğü, asla incir ağacına yakıştıramamışımdır. İncir ağacındaki yıkıcı enerjiyi insanın kötü amaçla kullanması, işte, sevmediği bir insanın ocağına dikmesi, olsa olsa o insanın kötü karakterinin sonucudur, incir ağacının değil. Yoksa, incir ağacının yaşama tutkusunun gücü, onun suçu olarak gösterilemez. Ancak yaşama sevincini yitirmiş insanlara örnek gösterilebilir.