Fadime Uslu: Öykünün vereceği mesaj, öykünün kendisidir

Fadime Uslu'nun çok katmanlı anlatımı ve duyarlı yaklaşımıyla öne çıkan son öykü kitabı Ay Eskir Gün Işırken Can Yayınları tarafından yayımlandı. "Öykünün vereceği mesaj, öykünün kendisidir bence" diyen Uslu ile öykülerini, Ay Eskir Gün Işırken'i ve yazı üzerine konuştuk.
Fotoğraf: Elçin Polat

Feride Şenol

1978 yılında Adana’da doğan, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü’nden sonra Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde sınıf öğretmenliği eğitimi alan Fadime Uslu’nun ilk öyküleri Sözcükler dergisinde yayınlanmaya başladı.

Öykü ve kitap inceleme yazıları Varlık, Kitaplık, Sarnıç, Notos dergilerinde yer aldı. İlk öykü kitabı Büyük Kızlar Ağlamaz 2010’da, Sokağın Kuyruğu adlı çocuk kitabı 2011’de yayımlandı. Gölgede Yaşamak adlı öykü dosyası 2011 Yunus Nadi Öykü Ödülü’ne değer görüldü. Yazarın, Çat Kapı Dayım (2012) ve Kaçak Kahramanlar (2014) adlı iki de çocuk romanı var. Yaz Korkuları, Yüzen Fazlalıklar ise yazarın öykü kitapları. Uslu aynı zamanda yazarlık dersleri de veriyor.

Fadime Uslu’nun yeni kitabı Ay Eskir Gün Işır Can Yayınları tarafından yayınlandı. Yeni kitabı vesilesiyle Uslu’nun yazarlık evrelerini konuştuk.

Fadime Uslu, Fotoğraf: Elçin Polat

Önce Sanat Tarihi, ardından sınıf öğretmenliği okumuşsunuz. Editörlük ve yayın yönetmenliği yapmışsınız. Çocuk kitaplarınız ve öykü kitaplarınız var. Yaratıcı yazarlık dersleri veriyorsunuz. Bunlar biyografinizi okuduğumuzda öğrenebildiklerimiz. Peki, Fadime Uslu ne zaman nasıl yazmaya başladı? Bugün buraya gelen sürecin taşları nelerdir?

Yazma hevesim, yazar olma isteğim ortaokul yıllarında başladı. Çocukken de okumayı severdim. İlkokul öğretmenim Sema Kıyak’ın önerdiği kitapların her biri beni büyülüyordu. Bilinçli bir tercihle, yazar ve kitap seçerek okuma alışkanlığı edindim sonra. Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’ndan öylesine etkilenmiştim ki, o sırada bunun farklı bir okuma olduğunu; Safa’nın beni hem kitabın içine hem yazmaya çağırdığını hissediyordum. Kitap bittiğinde sarsılmıştım. Bu nasıl oluyordu, sarsıntının gerçek sebebi neydi? Sözcükler insanı nasıl değiştirebiliyordu? O zamanlar bu biçimde söyleyemiyordum, ifade edemediğim sorular birikiyordu zihnimde. Gene kitapların etkisiyle, annemin götürdüğü diş hekimi ne olmak istediğimi sorunca hiç düşünmeden “Yazar” demiştim. O an onun neden çok şaşırdığını anlamamıştım. Hiçbir yazarı tanımıyordum ama sonuçta her yerde kitap vardı ve birini tanımak için yüz yüze gelmeye gerek yoktu. Yazarlık bir meslek miydi, nasıl olunurdu? Olunabilir miydi gerçekte? Hiçbir fikrim yoktu. Okuyor, okuyor, arada bir şeyler yazıyordum. Beni sınıf öğretmenliğine yönlendiren kişi de anasınıfı öğretmenim, annemin can yoldaşı, dünyanın en güzel gülen insanlarından biri Türkân İnan’dır. Annemle Türkân’ım, yaşım ilerlediğinde çocuğa, oyuna, saf akla duyulan aşkla ilgili açıklanamayan bir şeylere inandırdılar beni. Aslında yazmaya atılan ilk taşı anlatıyordum, değil mi? Hikâyeye duyduğum bağlılık işte orada, çocuklukta başladı. İlk taşı belki de bana doğru Peyami Safa attı. İlk taş atıldı mı, gerisi gelir nasıl olsa. Bende de öyle oldu.

‘TEK DERDİM SANATIMDA YAPABİLECEĞİMİN EN İYİSİNİ YAPMAYA ÇALIŞMAK’

Benim gibi sizinle geç tanışan okurların merak ettiği pek çok şey olduğunu düşünüyorum. Birincisi bunca zaman nereye saklandınız? Gördüğüm kadarıyla sosyal medya kullanmıyorsunuz. Okurların organik bağa bu kadar önem verdiği bir zaman diliminde bu tercihinizin nedeni nedir? Kendinizi korumak mı?

Saklanmadım. Ben hep buradaydım, bu ülkede. Saklansaydım belki daha gizemli olurdu karşılığı. Çünkü görüntü toplumunun çarkındaki işleyişin dinamiklerini tersinden kullanan yazarları da, onların ne denli merak uyandırdıklarını da bilirsiniz. Konuyu dağıtmadan yanıtıma döneyim. Evet, göstermek için çabalamadım. Kitaplarım okunuyor mu diye kaygılanmadım. Okumak ve yazmakla meşgulüm. Çünkü, tek derdim sanatımda yapabileceğimin en iyisini yapmaya çalışmak. Hikâyenin tözüyle bir olmak için, içinizdeki kaynağa doğru yol almanız gerekir bence. Gerçek yolculukta yalnızsınızdır, bütün çetrefil yolları göze almışsınızdır, karşınıza çıkabilecek her türlü güçlüğün üstesinden gelme cesaretiyle –inadıyla donanmışsınızdır. Yoldayken attığınız her adımda sanat size bambaşka deneyimler yaşatır. Deneyimlerim sırasında hikâyelerin özüne daha çok kulak kesildiğim doğru. Dolayısıyla sessizliğe çekildiğim de. Kalabalığı, sohbeti, eğlenmeyi de seviyorum. Aslında hep kalabalıkta ve hep yalnız değil miyiz? Hangi ortamda olursa olsun kendimi, kendim olarak koruyabilirim. Sosyal medya kullanmamamın nedeni için dipnot verebilirim. Bakınız, Robert M. Pirsig, Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı. Bu arada öykü atölyesinden öğrencim- çok kıymetli, biricik Burcu’nun ısrarıyla sosyal medyanın bir alanına peki dedim, bu alanı kabullendim. Instagram hesabı açtı bana, benim adıma o yönetiyor. Ben de notlar, bazen fotoğraflar gönderiyorum Burcu’ya. Tabii ben de yazıyorum elimden geldiğince. Nice eski dostumla, eski öğrencimle, okurumla temas etmemi sağladı. Benim için de önemli olan bu. Teşekkürler Burcu’ya.

Önümde üç kitabınız var. Yaz Korkuları (2014), Yüzen Fazlalıklar (2016), Ay Eskir Gün Işırken (2019)… Üç öykü kitabınızda da gördüğüm bir şey var ki kendinizi ve dilin sınırlarını zorlamanız. Bundan keyif aldığınız ortada. Sizin dil ve öykünün biçimleriyle uğraşınız nasıl bir merakın ya da arayışın ürünüdür?

Öykücülüğümüzde kalıcı olabilmenin, Fadime Uslu biçemi yaratma arzusu –gayretinin ürünüdür, diyebilirim.

‘ESAS AMACIM BİRİNE, HERHANGİ BİRİNİ ANLATMAK OLMADI’

İzniniz olursa elimin altında olan kitaplarınızın ilk öykülerinden yola çıkarak devam etmek istiyorum. Hepsine yer vermek epey uzun bir yer kaplayacak olsa gerek. Yaz Korkuları kitabınızın içerisinde sekiz öykü yer alıyor, ilk öykünüz “Yazı Tura”. Diliniz sade ve gündelik. Ben dilinde bir anlatımınız var. Bir rakı masası, kapanmak üzere olan bir dükkan, bir kedi, kendi öyküsünü yazan biri… Bir öyküyü yazma nedeniniz sizi ona götüren şey nedir? Temelinizi ne oluşturur? Öykünün vereceği mesaj mı yoksa anlattığı mı yoksa birisinin kendisini bir başkasının kaleminden okuyunca hissedeceği duygu mu?

Öykünün vereceği mesaj, öykünün kendisidir bence; müziğin mesajının sadece müzik olması gibi. Bazen tek bir enstrüman kâinatı kaplayan her şeyi yaşatır size. Bir cümlenin yaptığını yapar. Senfoni içinse o bütüne ulaşmak için farklı seslere, onları düzenleme yollarına ihtiyacınız vardır. Öykü tarzımın temelindeki düşünceyi şimdi böyle açıklıyorum. Yarın değişebilir –değişmeli de. Çünkü her hikâyenin ayrı bir varlık olduğuna inandığınızda varlığın açıklamasıyla ilgili verilerin de değişeceğine inanmalısınız. Müziğe döneyim gene, çünkü benim için öyküde dil, sesin rengi her şeydir. Hikâyenin istediği ses ahengi neyi, nasıl vermemi istiyorsa öyle anlatmaya çalışırım. Bazen gündeliğin, bazen masalın, rüyanın, bazen zamanın, bazen de bütün zamanları içeren zamansızlığın dili… Kiminde haiku, kiminde senfonik bir anlatım ve ona uygun dil. Şimdiye kadar esas amacım, herhangi birine, herhangi birini anlatmak olmadı. Meselem bu değil. Herkesin herkesi dikizlediği ama gerçek bir kavrayışla göremediği bir dönemde yaşadığımızın bilincindeyim. Ben beğeni çıtası yüksek bir okurum, benim gibi okuyan kişiler öykümle bağlantı kurduğunda ne düşünüyor, ne yaşıyor, bilemem. Hayatın hangi alanında olursa olsun birinin ne hissedeceğini planlayarak onun duygusu üzerinden eyleme geçmek karşı tarafa haksızlık olur bence. Bunu siyaset yapar ama sanat değişkenliğe açık bir alandır. Onun için sanat özgürlüktür.

Diğer kitap Yüzen Fazlalıklar bu sefer kitapta dokuz öykü var. İlk öykü kısa bir öykü, “Uyku Yılanı”. Uyku ki bu devirde şöyle sere serpe dinlenmiş olarak uyanacağımız bir sabahın hasretiyle yanıp tutuştuğumuz şey. Zaman yiyen bir yılan belki de uyku, ondan kendisiyle derdimiz. Nedir bu uyku? Ya da nedir bu rüya?

Uykuya doyamayan ama hep uykuda olan bir toplumda yaşıyorsanız ‘Uyku Yılanı’nı yazmak doğal değil mi? Uykudaki rüya ise toplumsal bilincin başka katmanı. Her öyküm, benim görme -yaşama biçimimin yansıması sonuçta.

Ay Eskir Gün Işırken, Fadime Uslu, 136 syf., Can Yayınları, 2019.

Bu kitabın bir diğer öyküsüne de değinmek istiyorum, kitaba adını da veren “Yüzen Fazlalıklar” öyküsü. “Ne yapacağım şimdi ben?” diyerek dolaşıyor Mari. Birbirine hem yakın hem uzak üç kadının hikâyesi. Dertleri kendi sınırlarını aşan, birbirlerinin de sınırlarını aşan kadınlardan bahsediyor. Aile böyle bir şey sanırım. Hem uzak hem yakın hem sınırları aşan bir şey. Peki sizin için nedir aile, nedir kutsal bağ, nedir ev? Ve Yüzen Fazlalıklar kitabınızın temelini oluşturan “modern kadın” kimdir?

Kutsal olan yalandır, yalan olduğu için kutsallaştırılır. Modernizmin türlü biçimlerdeki hâllerini, türlü görünümlerini konuşabiliriz. Sanattaki, siyasetteki, ailedeki karşılığını… Onca okuma, gözlemden sonra geçiniz diyorum her birine. Yalanı geçiniz. Başka türlü bir dönemin eşiğindeyiz. Yazdığım kişiler, cinsiyeti kadın olan karakterler “modern”in neresinde? Modern kadın hangisi? Anlamın parçalandığı, lime lime edildiği dünyada kendini- bütünlüğünü korumaya çalışan hangisi? Dünyası parçalanmış, dağılmış gibi görünmesine karşın, yaşam yolunda soylu duruşundan ödün vermeyen kadınlar neredesiniz ve sesinizi neden daha fazla duyamıyoruz? Bunu ben de soruyorum kendime. Onları sahiplenmeden onlara soruyorum. Söylüyorlar, anlatıyorlar kendilerini ben de yazıyorum.

Son öykü kitabınız Ay Eskir Gün Işırken ile kısa öykülere yönelmişsiniz. Üç bölümden oluşan kitabın içerisinde on dört öykü yer alıyor. İlk öykünüzde bir anlam arayışının peşindesiniz. Kendi hikâyenizi anlatıyor gibisiniz. Kelimeleriniz büyümüş, biçiminiz değişmiş. Bu öykü kitabındaki biçim neyin sonucudur, nasıl bir çalışmanın ürünüdür? Bunca yıldır dilinizi ağırlaştıran ve metinlerinizi kısaltan biçimin temelinde ne yatar?

Öyküde daha çok derinleşmenin, sözünü net – açık biçimde söylerken yöntem olarak kurguyu resim haline getirebilme çabasının; sanatla, düşünce eserleriyle beslenen kişinin gittikçe sanat ve düşünce olması gibi, öykümün de öykü değerlerini kullanarak gittikçe onun tamamen yaşantı haline gelmesini arzu etmemin sonucudur.

Benim için önemli olan şeylerden biri bir öykünün içinde kendimi bulmaktan ziyade dilin bana bir doyum ve yenilik sağlamasıdır. Röportajın başında da belirttiğim üzere yazı üzerine dersler veriyorsunuz. Bu eğitimlerinizin temeli nedir, yazmak isteyenlere neler öneriyorsunuz?

Ben de iyi bir kitapta anlatım biçimden, dilin estetik hareketlerinden duyduğum hazzı çok az noktada yaşarım. Dediğiniz gibi yenileyen bir şeydir bu doyum. Neyi anlattığın değil, nasıl anlattığın önemlidir, denir. Böyle laflar edilir ama bu teori birdenbire ne öğretilebilir ne öğrenilebilir. Yaşaya yaşaya deneyim yoluyla kazanılır ancak. Sadece yazarak ve okuyarak da değil, sanatın her dalıyla beslenerek ve gittikçe siz, yani varlığınız sanat olana dek. Atölyede yazı üzerine çalışmaya başlamamızın ilk aşamasında, bu işe gönül veren arkadaşlarıma sanatı yaşatmaya gayret ederim. Hazırladığım sunuda fotoğrafın, müziğin, öykünün atmosferini yaşatmaya çalışırım. Özellikle hep aynı sözcüğü kullanıyorum. Yaşamadan yazılabilir mi? Sanmıyorum. Yalınkat yaşama değil – yaşamanın farklı düzeylerinde doya doya yaşamaktan söz ediyorum. Edebiyatta, sanatta doruğa- bazen de en dibe doğru yolculuğun aşkından söz ediyorum. İşte asıl mesele, yolda olduğunun bilincinde olmak bence. Maddi ölçüde belli bir yere gelme amacını gütmeden -sanata doğru ilerleme aşkı varsa içinizde iyi eser vermek için sizi hiçbir şey durduramaz. Bildiklerinizi unutun, diyorum arkadaşlara. Çünkü ben de bir öyküye başlarken öyküyle ilgili bildiğim her şeyi siliyorum kafamdan. Sadece hikâyeye kilitleniyorum. Atölyede öykünün değerlerini, teorisini, pratikteki yansımalarını çalışıyoruz. Asıl amacım, yazan arkadaşlarımın kendi dilini en iyi ifade etme olanaklarını artırmak. Yazmak isteyenlere dayatılanı değil gerçek değeri olan kitapları bulup okumalarını, kendi dillerine sahip çıkmalarını önermekten başka ne diyebilirim.