Şair ile Kurtarıcı: Sylvia Plath ile Maurice Merleau Ponty

Algıladığımız dünya, yani gündelik yaşamımızda ‘içinde’ olduğumuz ve bize karşı tavır alan/ tavır aldığımız, duygulandığımız dünya en iyi bildiğimiz dünya gibi görünür ilk bakışta. Düşünmek için araçlara, işlemlere ve sürece ihtiyaç duyarız ama algı için ekstra bir şey yapmamıza gerek yoktur gibi görünür: İşin aslı öyle değildir.

Roman Karavadi

Sylvia Plath neden hep ‘nevrozlu kadın’ imajı üzerinden düşünülür? Melankolik, kederli, hüzünlü, depresif, intiharcıl… Sylvia Plath… Melankolik bir prenses… Değil. Hayır Sylvia Plath bizim melankolik prensesimiz değil. O, bir şair olarak bu klişe imajdan çok daha fazlasıydı. Ona doğru magazinsel olmayan bir tutumla, Freud’un nevrozlu kadın’ından yola çıkmadan yaklaşacaklarını bunu sezeceğini düşünüyorum. Örneğin “Tepeler beyazlığa yürüyor./ Üzgün, bana bakıyor insanlar ya da yıldızlar./ Düş kırıklığına uğratıyorum onları.” dizelerini melankoli, depresyon, keder üzerinden yorumlamak; hem basite kaçmak hem de şairi ve şiiri karikatürleştirmek olur. Bu yüzden, bu yazıda Sylvia Plath’in ‘Siste Koyunlar’ isimli şiirini, fenomenolojinin başlıca filozoflarından biri olan Maurice Merleau-Ponty’nin felsefesinin ışığında düşünmeye çalışacağım.

Algıladığımız dünya, yani gündelik yaşamımızda ‘içinde’ olduğumuz ve bize karşı tavır alan/ tavır aldığımız, duygulandığımız dünya en iyi bildiğimiz dünya gibi görünür ilk bakışta. Düşünmek için araçlara, işlemlere ve sürece ihtiyaç duyarız ama algı için ekstra bir şey yapmamıza gerek yoktur gibi görünür: İşin aslı öyle değildir. Algının dünyasını açığa kavuşturmak da özel bir çaba, zaman ve kültür gerektirir. Descartes Cogito’yu kurarken algıyı bir kenara bırakmış ve düşünen öze ulaşmıştır ama Ponty için ‘algı’yı kenara bırakmak imkansızdır. Bütün edimler, bilgi, algının üzerine inşaa edilir. Dışımızdaki her varlığa ancak ve ancak vücudumuz üzerinden, algıyla erişiriz. Dışımızdaki her varlık da, ancak böylelikle insan özelliklerine bürünüp, bir ruh ve vücut karışımını dile getirir. İnsan düşünmeden önce algılar, dünyamız ilk olarak algısaldır. Modern düşünce ve sanat algıya ve algılanan dünyaya saygınlığını geri vermiştir. Uzamlı bir töz olan vücut ile düşünen bir töz olan ben, algıda bütünleşir. Algının yarattığı deneyimin, bilime yüklediği, sonu olmayan bir açıklama işidir. En basiti, masanın anlamı için sözlüğe baktığımızda onun tanımını buluruz ama onu algılayamayız.

‘ŞEYLER VÜCUDUN UZANTILARIDIR’

İlk bakışta son derece açıkmış gibi görünen bir fikir üzerinden yükselir Plath’in ‘Siste Koyunlar’ şiiri: Uzam. Ama klasik bilimin tasvir ettiği fiziksel bir dünyadan ziyade, dokunduğun zaman sana dokunan; gördüğünde görüldüğün, bize tepki veren, devinen bir dünyadır bu. Tepeler beyazlığa yürür, yıldızlar üzgün bakar ve düş kırıklığına uğrarlar. Bütün bunlar, Plath’ın algıladığı gerçekliğe, aynı zamanda bir algılanan olarak da dahil olduğunu duyumsadığını gösterir. Karşımda değildir dış dünya, yalnızca bir algılanan değildir. Baktığımız yıldızlar, karşımızda/dışımızda duran cisimlerden ibaret değildir. Plath, görünürün içine, kendi de bir görünüşe dönüşmüş olarak, görünürün/algılananın derinliğine batmıştır. Şair, şiirine vücudunu katarak sanata dönüştürür. Algılamak ona ulaşmak, hakikatin içine batmak, kendi de bir görünüşe(veya algılanana) dönüşmüş olarak vücudunu varlığa katmaktır. Şeyler vücudun uzantılarıdır. Tutarlı ve bütünsel bir dünya düşünü sürdüremeyiz artık; dünyanın bütününü karşıma alamayız, resmettiğimiz biziz de artık.

Algılanan Dünya, Maurice Merleau- Ponty, 77 syf., Metis Yayıncılık, 2005.

Sanat çok özel bir bilme yolu ve hakikattir Ponty’ye göre. Max Ernst’ten aktarır Ponty: ‘Şairin rolü, içinde düşünen ve eklemlenenin söylediğine göre yazmak olduğu kadar, ressamın rolü de içinde görüneni kuşatmak ve yansıtmaktır.’ Nice ressamın, şeylerin kendilerine baktığını söylediğini ekler. André Marchand şöyle der: ‘Bir ormanda, birçok kez, ormana kendimin bakmadığını hissettiğim olmuştur. Kimi günler, ağaçların bana baktığını, bana konuştuğunu hissettim… Ben oradaydım, dinliyordum… Bence ressam evren tarafından delinmelidir, onu delmek istememelidir… Ben, içten batmış, gömülmüş olmayı beklemekteyim. Belki de ortaya çıkmak için resim yapıyorum.’ Bütün bu düşünceleri, resmin yerine şiiri koyarak düşünmek mümkün kuşkusuz. Buna, sözcüklerin işlevinin doğadaki şeyleri belirlemek olduğu söylenerek karşı çıkılabilir. Ama Ponty, Mallarmé’nin gündelik konuşmayı, şiirsel dil kullanımıyla ayırmasını örnek gösterir buna karşılık. Gündelik konuşmada şeyleri kısa yoldan özetlemek ve ne olup bittiğini belirtmek için konuşuruz. Oysa şair, şeyleri tanıdık halleriyle veren ifadelerin yerine öyle bir ifade koyar ki şeylerin özüne döner; şeylerin temel yapısını betimler; böylece bizi o şeylerin içine girmeye zorlar. Ona göre şiirde söz, gündelik söz olarak bulunuyorsa, bu neredeyse susmakla aynı şey demektir.

Beden algıladığı zaman, algıladığı şeyin dışında değildir. Bizzat kendisi, onu algılayış biçimiyle, algıladığının içindedir. ‘Bir çiçeğin dışında. / Bir dinginlik içinde kemiklerim, / Yüreğimi eritiyor uzak ovalar.’ Bir çiçeğin dışında olmaya yaptığı vurguyla, aslında, bir çiçeği algılamakla onun dışında olamayacağımızı düşündürtür Plath. Ponty’e göre Cézanne’in tuvalleri, çoktan geçmiş ‘dünya anı’nı üzerimize fırlatmayı sürdürmektedir. Plath’in de bu şiirde, şimdilik ve buradalık hakikatını, tüm yalınlığıyla üzerimize fırlattığını söyleyebiliriz.