İlhan Durusel: Geçmişi çağıran öykü

İlhan Durusel'in son öykü kitabı Defterdar ‘Evlat Katli İçin El Kitabı' Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı. Durusel Defterdar'da nesneleri ve eşyayı hikâye ederek insanla ilişkilendiriyor ve biçimlendiriyor...

Emek Erez  emekerez@gmail.com

İlhan Durusel okurluğu, keyifli ancak meşakkatlidir. Çünkü yazar bize düz yolda ayağına taş değmeden ilerlediğin bir okuma vaat etmez. Olaylar, mekânlar, durumlar tek değildir, bu açıdan düşününce Durusel metinleri çoktur, okudukça parçalanır, dağılır… İçinden anlamı bulmak için uğraşırsınız, yazar anlamsızlığın hâkim olduğu bir dünyada anlatmanın zorluğunun farkındadır, bu nedenle sizi yaşamda olduğu gibi onun için çabalamaya çağırır. Bu durum her okurun, yazarın anlam dünyasından kendi payını almasını sağlar. Bu çok’un içinden seçmektir bir bakıma çünkü bana kalırsa yazar, anlam adını verdiğimizin de tek olmadığına işaret eder anlatısıyla.

ŞİMDİDE AKAN GEÇMİŞ

İlhan Durusel’in yazısında geçmiş, şimdinin içinde akar, tarihsel anlara, halk edebiyatından ögelere, yerel olanın imgesine sıklıkla rastlarız onun öykülerinde. Örneğin; “Gölgede Oyun” (2012: 83-97) öyküsünde, Karagöz-Hacivat öykü karakteri olarak karşımıza çıkıverir veya “Yola Çıktık Yağmur Çıktı” (2013: 22-27) adlı öykü, “ölüyü üç heybe töresince teslim ettik” diye başlar. Bu heybe geleneği Anadolu’da daha çok düğünlerde karşımıza çıkan bir gelenektir ama teslim edilen cenaze bir “orospu” cenazesidir burada ve benim fikrim düğünle-cenaze arasında bir zıtlık yaratılarak, ailesinin bile istemediği, köyün ücra köşesine gömülmek zorunda kalan bir bedenin acısına gönderme yapılır, heybe bu nedenle düğünde değil cenazede teslim edilir. Bu hikâye geçmişte geçiyor gibi düşünürsünüz çünkü sancak beyi, Memlüklü Kölemen bir ulak gibi karakterler vardır. Ama konu bugüne yerleşir, ölünün gömülme hakkının kim olduğuna göre değiştiği bir ortamda yaşıyorsanız, geçmişte kalmış gibi olanın, masal hissi uyandıranın pek de öyle olmadığı hatırlarsınız.

Tarihten bir imgeyi alıp şimdinin zamanında yeni anlamını bulmasını sağlar İlhan Durusel. Şunu söyler gibidir, tarih kronolojik bir anda sabitlenmiş değildir, bugünün zamanında da söylediği, anlattığı, hikâyeyi tamamladığı bir yer vardır. Bu nedenle yazarın anlatısı hâfızayı hikâyenin içinde diri tutar. Çünkü Paul Ricoeur’ün ifade ettiği gibi: “Geçmiş zamanın geçmişliği ne anlama gelirse gelsin hafızanın nihai göndergesinin yine geçmiş zaman olduğu kanısını; bu sürekli inceden inceye alaya alınan, ama her defasında doğru çıkan kanıyı tarih yazımı bile değiştiremeyecektir” (2012: 25). Hâfızanın göndergesi geçmiş zamandır ve bu şimdinin anlam dünyasında bir yere sahiptir, bu sahipliğin farkında olmak hem anlatılar için hem de dünya için önemlidir, tarih yazımının onu bir yere sabitlemesi ve onu gücün belirlediği kendi anlamı içerisinde eritme çabası başarısız olacaktır. İşte edebiyatta bu açıdan işlevsel bir yerde durur, geçmişten bir imgeyi çağırdığınızda, onun verili anlamını aşındırdığınızda bir nesneyi, olayı veya meslek adını şimdinin anlam dünyasına kattığınızda, çağrıştırdığı şey bir yandan yıkılırken diğer yandan çoğalır. Bana kalırsa İlhan Durusel öykülerinde böyle bir yan var ve o nedenle yazarı okumanın genellikle bu bağlantıyı okura sunabildiğini düşünüyorum.

SIRASIZ, DÜZENSİZ

İlhan Durusel’in öyküleri için kurabileceğimiz en kısa cümle yazarın sıralı, düzenli bir yol izlemediğidir. Zamanı ve olayları izleyebilmek için patikaları iyi takip etmek gerekir, kaybolmak da muhtemeldir çoğu zaman. Çünkü bir olaya tanıklık ederken başka bir olayın içinde olabilirsiniz. Bu açılardan “Semaver Fokurduyor, Taşacak” (2012: 47-55) öyküsüne bakalım. Öyküde karakter, New York sokaklarında Nuray Demirden adında sevdiği kadının izini sürer. Ama bu pek çok farklı an, farklı mekân, tesadüfi karşılaşma ve olay içeren bir anlatıya dönüşür, en başta söylediğimiz gibi okuru her şeyin çok’u içine sokar yazar. Karakter Metroya biner yalnız kalmamak, insanlara yakın olmak gibi bir dertle… Her şey gayet sıradandır ilk bakışta: “Bir günlük geçiş pasosu aldım metroya girdim. Turnikelerden geçtim; hayatım boyu turnikelerden geçer gibiydim ben. Bu turnikeden geçiş hayatımın büyük bir kısmının geçişi gibiydi… tık-tık-tık- pışşşşş… tık-tık-tık- pışşşşş… O demir kol dönüyor, beni sanki bir kuyuya itiyordu… Auschwitz’de, o toplama kamplarındaki Yahudiler gibi gelip geçtim turnikelerden, geçer gibi dünyadan geçerken hayatım…” Burada sıradan an dile verilen ses ile hareketlilik kazanıyor, akış doğal bir şekilde devam ederken, dildeki hareketin donma ânı olarak adlandırdığım bir an ile kesildiğini görüyoruz. “Auschwitz’de, o toplama kamplarındaki Yahudiler gibi gelip geçtim turnikelerden, geçer gibi dünyadan geçerken hayatım…” Yazar burada gündelik hayatın akışını geçmişi devreye sokarak kesiyor. Metroya binmenin hareket akışı birden donuyor. Gelişigüzel bir akışta, düz ilerleyen zaman sapıyor. Böylece okurun da belleği devreye giriyor, bu bir bakıma geçmişte yaşanmış bir felaketin okurun yüzüne vurulması anlamını içeriyor. Çünkü baştan beri ifade etmeye çalıştığımız gibi geçmiş şimdinin içinde akar ve olmadık bir an da kara bir bulut gibi üzerinize çöker. İşte, İlhan Durusel yazısında hareket ve donma olarak ifade ettiğim bu duruma rastlayabiliyoruz. Anlatısında, şimdinin en sıradan zamanına bile bir geçmiş izi bırakabiliyor yazar. Bunu bazen bir anı ile bazen güncel bir anlatıya geçmişten bir imge yerleştirerek, bazen de bir olay koyarak yapıyor.

TESADÜFLER, SIRASINI BEKLEYEN SON

Tesadüfi karşılaşmaların olayın seyrini değiştirdiği durumlara da rastlarız Durusel’in anlatısında. “Semaver Fokurduyor, Taşacak” (2012: 47-55) adlı bahsettiğimiz öyküden örnekleyebiliriz bunu da. Sevdiğinin peşine düşmüş karakter, Metroda gazete kâğıdıyla kaplı bir kitaba rastlar: “Kapağını açtım –bir törendir kapak açmak. ‘Semaver-Sarnıç. Sait Faik Abasıyanık. Bilgi Yayınevi. 1971. Ankara’ İlk sayfaya, birinden birine anı, armağan birkaç söz iliştirilmiş: ‘Havuzbaşı, Son Kuşlar… Hatırlıyor musun havuz başında en son beraber oturduğumuzu? Son kuşlara baktığımızı? Ve sana ‘Nuray ben gidiyorum’ deyişimi?” Aradığına dair bir iz bulan karakter kitapla birlikte geçmişe gider, onu koklar, sevdiğine özlem duyar sonra kitabı bulduğu yere bırakır. Okur olarak bu olayın devamını görmek istersiniz. Kavuşma ânı önemlidir çünkü çoğu zaman filmleri sonuna kadar izleme sebebimiz, herhangi bir romanı sonuna kadar okuma sebebimizdir. Ancak Durusel bunu yapmaz, karakterini o an yaşanmamış gibi başka bir ânın içine sokar, okuru da peşinden sürükler, siz o tesadüfi karşılaşma zamanının hissinde kalmışsınızdır ve onu takip etmeye çalışıyorsunuzdur oysa yazar sizi çoktan başka bir olaya dâhil etmiştir. Çünkü Durusel’in metinlerinde okurun beklentisinden çok, metnin yapmaya çalıştığı öne çıkar, duygu tek bir yerde toplanmaz, olaylar dağınıktır. Buna anlatıyı ortaya saçmak gibi bir şey de diyebiliriz. Yazar yakaladığınız ve izini sürmek istediğiniz duyguya veya olaya tekrar gelene kadar başka anlatılar, olaylar, karakterler dâhil eder işin içine ve siz tam saçılmış olanın başka tarafını toparlamaya başladığınızda, aradığınıza ulaşırsınız çünkü kapanmamış olan konu tekrar açılacaktır. Hikâyeler de aslında yaşam gibidir, tek anda kalmazsınız, o anın öfkesini, kederini, sevincini sürekli duymazsınız, akış içerisinde kesilmeler olur, hissedilen kaybolmaz ama tekrar ortaya çıkmak için zamanını bekler. Bu öyküde olduğu gibi en başta etkisinde kaldığınız karşılaşma ânı (Sait Faik kitabı ile metroda karşılaşma) sadece zamanının bekliyordur, ama önce anlatılacak, duygulandıracak başka hadiselerin sırasını savması gerekir.

Defterdar-Evlat Katli İçin El Kitabı, İlhan Durusel, 164 syf., Yapı Kredi Yayınları, 2019.

NESNELERE HİKÂYE VERMEK

İnsan türü nesneleri adlandırır, bu onlara bir anlam yüklemektir. Anlam arada değişse de genellikle bir nesne ilk anlamının içinde mevcut olur. Ama nesneye bir hikâye verdiğimizde onun anlamını genişletir, duygunun alanına sokabilir, etkilemesini sağlayabiliriz. Ayrıca nesneler bellek için önemlidir, anıyı çağıran, onu şu an da mümkün kılan bir işleve sahiptir. İlhan Durusel’in son öykü kitabı Defterdar ‘Evlat Katli İçin El Kitabı’ (2018) adlı metninde nesnelere hikâye verme ve onları anlamın alanına çekme çabasına tanık olduğumuz öyküler var. Bunlardan biri “Serum Şişesinin Acı Tarihi” (22-23) Bir insanın hayatında serum şişesi ne kadar önemli olabilir sorusunu sorduran bir öykü bu. Yazar soruyu sordururken, onu bedeninin bir parçası olarak gören anlatıcının şu cümleleri durumu açıklığa kavuşturuyor: “Ben atamam tüpümü. Tüpüm benim parçam. Dışarıya uzanmış ciğerim.” Bir nesne insanın ciğeri olarak anlatıya taşındığında görüyoruz ki anlamın ve duygunun alanında işlevsel bir anlam kazanıyor. Metinde de sorulduğu gibi; “Bir serum şişesinin hayatındaki en önemli şey ne olabilir?” soruya bir soru da biz ekleyelim bir serum şişesinin hayatı var mıdır? Eğer ona bir hikâye verirseniz olur, bir insanın ciğeri yerine geçer, insanın hikâyesinde nesnel anlamının dışında yer kaplar.

Nesnelere anlam kazandırma fikri aklıma bir de Giacometti’yi getiriyor onun “nesnelerin yalnızlığı” olarak tanımladığını: “Bir gün, odamda, iskemlenin üzerinde duran havluya bakıyordum; o an her nesnenin sadece yalnız olmakla kalmayıp bir de ağırlığı olduğu -ya da daha doğrusu- bir başka nesnenin üstüne abanmasını engelleyen bir ağırlıksızlığı olduğu izlenimini edindim. Havlu yalnızdı, o kadar yalnızdı ki, sanki iskemleyi çeksem bile yerinden kıpırdamayacaktı. Havlunun, kendine özgü bir yeri, bir ağırlığı, hatta bir suskunluğu vardı” (Genet, 2012: 37-38). Nesnelere bakışımız onların mânâsını, bir yere yerleştirilmesini, öykülenmesini etkiliyor. Giacometti’nin bronzu olabildiğince inceltip, insanın yaralarına ve yalnızlığına dikkat çekme çabası gibi, bir öyküde nesnelere hikâye vermek; onun insanla ilişkisine, ona dair bir duyguya, yaşanmışlığa gönderme yapabiliyor. Durusel’in “Hediye Koltuk” (a.g.e. 121-123) adlı öyküsüne bu açıdan bakabiliriz. Öyküde birine zorla hediye edilen “üçlü-koltuk”un, hediye edenle ilişkisi kurularak bir hikâye anlatılıyor. Artık eskimiş, işi bitmiş bir nesnenin evden gönderilme ânına, ondan çabucak kurtulma hissine tanık oluyoruz. Koltuk zar zor oraya buraya çarparak taşınırken, hediye eden karakterin (Seniha) bakışı ona yöneliyor ve bu bakışın yönü geçmişe dönük: “Koltuk bir tabut gibi taşınırken kamyoncunun sırtında, biliyoruz ki Seniha o dört günlük (aralıksız 96 saat) bayram tatili aşkını hatırlıyor. Şimdi kamyonetin arkasındaki bu buz mavisi, kotetek rengi görünce biliyor, hatırlıyor neler yaşadığımızı o koltuktan kalkmadan (27 bira, 6 şarap, 3 paket sigara, bir paket etimek, iki paket taze kaşar) dört gün boyunca.” Burada da görüldüğü gibi eşyalar ve nesneler onlara giydirdiğimiz anlama göre yer alıyorlar insanın yaşamında. Onlara bakarken, yalnızlığı, geçmişi, öylesine olanın aslında başka bir anlama gelebileceğini görüyoruz. Bir anlatıda yer verildiğinde ise bu onlara bir hikâye vermek anlamına geliyor, Giacometti’nin “nesnelerin yalnızlığı” olarak tanımladığı durumu heykellerine yansıttığı gibi, Durusel de nesneleri ve eşyayı hikâye ederek insanla ilişkilendiriyor ve biçimlendiriyor. Böylece ele alınanın anlamı çoğalıyor, yalnızlıktan kurtuluyor.

İlhan Durusel’in öykülerini tek tek ele aldığımızda başka başka konulardan bahsetmeye imkân verecektir. Bunun için kitaplarını okumak, herkese düşen anlamdan payı almak gerekiyor. Okurluk bir meziyetse bu biraz da kendine düşen anlamı bulmakla ilgili değil midir zaten?

Kaynaklar

Durusel, İ., (2012), “Gül Öksüren Melek”, İstanbul: YKY.
Durusel, İ., (2013), “Alınyazım Klavuzu”, İstanbul: YKY.
Durusel, İ., (2018), “Defterdar, ‘Evlat Katli İçin El Kitabı’”, İstanbul: YKY.
Genet, J., (2012), “Giacometti’nin Atölyesi”, (Çev. Hür Yumer), İstanbul: Metis.
Ricoeur, P., (2012), “Hafıza, Tarih, Unutuş”, (Çev. M. Emin Özcan), İstanbul: Metis.


Emek Erez kimdir?

"Yaşam kitap ve sinema üzerine çeşitli portallarda karalamacı".