Çevirmen Esra Dicle: Önemli olan, çevrilen metnin okurların dünyasına değer katabilmesidir

Çevirmen Esra Dicle Osmanlıcadan Türkçeye Türk Edebiyatı Klasikleri'nden eserler çeviriyor. "Çeviride çevirmenin rolü de sorumluluğu da çok önemlidir" diyen Dicle ile Osmanlıca'dan Türkçeye çeviriyi, çalışmalarının biçimlenişini ve çeviride kültür bağlamını konuştuk.

DUVAR – Boğaziçi Üniversitesi Türkçe Dersleri Koordinatörlüğü’nde Dr. Öğretim Görevlisi olarak Türk Dili dersleri veren, yine aynı üniversitede Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde Modern Türk Tiyatrosu dersleri hazırlayan, ağırlıklı olarak edebiyat kuramları ve eleştiri, ideoloji ve edebiyat, edebî metinlerin anlatıbilimsel çözümlemeleri gibi konular üzerine çalışmalarını sürdüren Esra Dicle, şu sıralar İmge Kitabevi Yayınları’ndan çıkan Türk Klasikleri Kitaplığı dizisinin Osmanlıca’dan günümüz Türkçesi’ne çevirisinin yöneticiliğini üstleniyor.

Aynı zamanda, 2013 yılında yayımlanmış, Resmi İdeoloji Sahnede – Kemalist İdeolojinin İnşasında Halkevleri Dönemi Tiyatro Oyunlarının Etkisi isimli bir kitabı da bulunan Dicle ile çevirinin varoluşunu, biçimlenişi ve kültürel denklemini konuştuk.

Esra Dicle

Çeviri konusunda hemen herkesin bir fikri var. Siz, bir çevirmen olarak çeviriyi nasıl tanımlıyorsunuz?

Çevirinin ilk akla gelen tanımı aslında oldukça açık. Bir kaynak dile ait bir metni, bir erek dilde yazılı hâle getirme işine çeviri denir. Fakat elbette bu, farklı yöntemleri, farklı doğruları olan bir iştir ve her çeviri faaliyeti, kendi özgül koşulları içinde gerçekleşir. Bu süreçte çevirmenin rolü de sorumluluğu da çok önemlidir. Çevirmenin çeviri faaliyeti sırasında gözetmesi gereken dilsel, estetik, tarihsel, kültürel bağlamlar ve -genel kanının aksine- yorumlayıcı, yaratıcı olması gereken durumlar vardır.

Sizin özgül bir durumunuz var. Osmanlıcadan Türkçeye çeviri yapıyorsunuz. Çalışmanızın biçimlenişinden bahsetmek ister misiniz?

Türk Edebiyatı Klasikleri serileri; ağırlıklı olarak 1850-1940 tarihleri arasındaki döneme ait, farklı yazarların kurmaca ve/ya kurmaca dışı metinlerinden, bazı yazarların bütün eserlerini içererek ya da dönemin külliyatından yapılan seçmelerle, uzun yıllardır birçok yayınevi tarafından basılıyor. Özellikle son on yıl içinde, Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi, Şemsettin Sami, Sami Paşazade Sezai, Fatma Aliye Hanım, Nabizade Nazım, Recaizade Mahmut Ekrem, Mehmet Rauf, Halit Ziya Uşaklıgil, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ömer Seyfettin gibi yazarların Türk Edebiyatını kuran-geliştiren eserleri farklı bağlamlarla ve farklı yöntemlerle bugünün okuruna ulaştırılıyor.

Türk Edebiyatı Klasikleri serilerinin, Cumhuriyet döneminde üretilen “Türk edebiyatı tarihi” anlayışına, bilgisine ve çerçevesine bağlı olarak, belirli isimler ve belirli eserler üzerinde yoğunlaştığını fark etmek zor değil. “İlk Roman”, “İlk Psikolojik Roman”, “İlk Natüralist Roman”, “İlk Tarihi Roman”, “İlk Realist Roman”, “Modern Anlamda İlk Roman”, “İlk Tiyatro Oyunu”, “İlk Kadın Romancı” vs gibi -tartışmalı- başlıklarla listelenen ve sınırlanan yaklaşık yüz yılı kapsayan edebiyat ortamı hem Müslüman-Türk bir kimliğe hem de yaklaşık on – on beş metne indirgeniyor. Bunun sonucu olarak, İntibah, Felatun Bey ile Rakım Efendi, Şair Evlenmesi, Zehra, Araba Sevdası gibi eserlere ulaşmak isteyen bir okur, her bir metnin yaklaşık yirmi farklı yayınevi tarafından basılmış kopyasına erişebilirken bu dönemin “kanon dışı” isimlerine ve eserlerine dair hemen hiçbir bilgiye sahip olamaz. Ayrıca okurun ulaşabildiği metinlerin önemli bir kısmında maalesef, Osmanlıca orijinal metinlerin tefrika ve nüshalarının tüm kopyalarına ulaşılarak karşılaştırmalı bir çalışmanın yürütülmemesinin hatta çevirmenin Osmanlıcaya yeterince hâkim olamamasının sonucu olarak yazarın üslubunun tamamen kaybolması, kaynak metinde zor anlaşılan kısımların metinden çıkarılması, kaynak metnin “özetlenerek” veya “mealen” aktarılması gibi durumların ortaya çıktığını belirtmek gerek.

İmge Kitabevi Yayınları’nın Türk Klasikleri Kitaplığı, tüm bu sorunları gidermek ve Türk edebiyatı tarihini yeniden yorumlamak için Elif Çongur editörlüğünde, orijinal Osmanlıca metinlerin günümüz Türkçesine etkili ve doğru bir üslupla aklarılmasının amaçlayan bir proje olarak ortaya çıktı. İmge Kitabevi Yayınları, hâlihazırda devam eden Büyük Dünya Klasikleri ve Çağdaş Tiyatro Kitaplığı gibi serilerle literatüre önemli bir katkıda bulunuyor; Türk Klasikleri Kitaplığı ile de Türk Klasiklerinin okura eksiksiz, özenli, yetkin bir biçimde ulaştırılmasını hedefliyor.

Küçük Şeyler, Samipaşazade Sezai, Çevirmen: Pelin Aslan Ayar, İmge Kitapevi Yayınları, 2019.

Kitaplığa dahil olacak eserler belirlenirken hem İmge Kitabevi Yayınları’nın çoğulcu, çok türlü, literatüre katkı sağlamayı önemseyen ve önceleyen yayın politikasına uygun, hem tarihsel-politik-edebî olarak bir değeri olan hem de elbette yayıncılık faaliyetinin temel amacı olan okura ulaşma potansiyeli yüksek metinler öncelikli olarak belirlendi. Kitaplığın ilk eserleri olan Ömer Seyfettin’in Efruz Bey eseri Gülşah Taşkın, Samipaşazade Sezai’nin Küçük Şeyler eseri Pelin Aslan Ayar çevirisiyle yayımlandı; diğer yayımlanan eser, Namık Kemal’in Vatan Yahut Silistre eserinin çevirisini de ben yaptım. Devam eden süreçte yayımlanacak olan İntibah, Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç, Felatun Bey ile Rakım Efendi, Aşk-ı Memnu, Mai ve Siyah, Eylül, Şair Evlenmesi, Zehra, Nemide, Sergüzeşt, Akabi Hikâyesi, Müşahedat, Sefalet gibi eserler, Hande Çetin, Kabil Demirkıran, Fatih Altuğ, Engin Kılıç, Arzu Atik, Deniz Aktan Küçük, Özlem Polat Atan, Handan Konar gibi çevirmenler tarafından hazırlanıyor.

Türkçe klasikleri günümüze çevirmenin en büyük zorluğu nedir? Bu bağlamda kültürün önemini nasıl yorumlarsınız?

İki soruya birlikte cevap vermeye çalışacağım çünkü birbiriyle oldukça bağlantılı. Türkçe klasiklerin çevirisinde ilk karar verilmesi gereken konu, yöntem. İlk olarak, orijinal Osmanlıca metinler Latin alfabesine dipnotsuz, metin sonuna eklenmiş bir sözlük ile aktarılabilir. Bu şekilde hazırlanmış bir metnin sadece çok sınırlı, “profesyonel okuru” hedefleyen bir çalışma olacağı açıktır. Başvurulan bir diğer yöntem hem yazarın dilinin aynen korunması hem de metnin okur için takip edilebilir hâle gelmesi amacıyla Latin alfabesine aktarılmış metni dipnot veya parantez içi notlarla desteklemektir. Diğer bir seçenekse daha çok sadeleştirme, günümüz Türkçesine aktarma şeklinde de ifade edilen, dil içi çeviri yoluna başvurmaktır. Her üç yöntemde de aşılması gereken engeli yaratan, metinlerin üretildiği toplumla bugün tekrar sunulduğu toplum arasındaki fark. Kültürün, değerlerin, gündelik hayatı kuşatan alışkanlıkların, eşyanın ve elbette dilin çok kısa süre içinde ve hızla değişmesinin sonucu olarak metinlerde geçen pek çok şey bugünün okuruna yabancı kalabiliyor. Bu eserleri üniversitedeki derslerde tartışırken öğrencilerin bana sıklıkla anlamını sordukları kelimeler arasında cumba, redingot, kâgir gibi kelimelerin dahi olduğunu söylersem ne demek istediğim daha anlaşılır hâle gelir sanırım. Eserin aslına dokunmadan doğrudan Latin harflerine aktarım yoluyla metnin çevrilmesi durumunda dipnot, sonnot düzenlemeleri veya kitap sonuna eklenen sözlüklerle metin ile günün okuru arasındaki mesafe kapatılmaya çalışılıyor. Fakat bugün artık kullanılmayan veya bugünün okuruna uzak kalan kavram ve söyleyişlerin çokluğu oranında metin içi/sonu dipnotların sayısı da binlerle ifade edilecek boyutlara varabiliyor ve bu durum metnin akışkanlığını ve anlaşılırlığını olumsuz etkiliyor. Dil içi çevirilerdeyse bugün anlaşılamayacağı düşünülen kelime ve terkipler günümüz Türkçesindeki karşılıklarıyla değiştiriliyor. Burada daha akışkan bir okuma sağlansa da yazarların üsluplarının “günümüz Türkçesi” içinde aynılaşması, her yazarın dilsel ve estetik tutumları arasındaki nüansların kaybolması gibi bir tehlike de ortaya çıkıyor. Her türlü çeviri faaliyetinde yaşanan, yazarın diline müdahale sorunsalı burada daha yoğun yaşanıyor çünkü aslında bu metinler yabancı bir dile de ait değil. Görüşlerine çok kıymet verdiğim bir arkadaşım, “Ne yani, 50 sene sonra Tanpınar’ı da mı sadeleştireceğiz?” demişti. Bu cümle, haklı bir kaygıyı dile getirmekle birlikte, okuru olmayan bir yazarın var olamayacağını da unutmamak gerekiyor. Orijinal metinler, ona vakıf olabilen sınırlı bir çerçevedeki okuruna zaten ulaşabilirken, az önce bahsettiğim hassasiyetlerle, dilsel, estetik, tarihsel, kültürel bağlamlar gözetilerek yorumlayıcı, yaratıcı bir tutumla yapılan dil içi çeviriler, yazarların ve eserlerin geniş okur kitlelerine ulaşmasını sağlayabilecektir.

Vatan Yahut Silistre, Namık Kemal, Çevirmen: Esra Dicle, İmge Kitapevi Yayınları, 2019.

Editör-çevirmen ilişkisi nasıl yürüyor?

Çevrilen her metnin kendi dilsel, estetik, kültürel bağlamına uygun olarak en doğru yöntemin belirlenmesi ve uygulanması için editör ve çevirmenin, titiz, özenli, yaratıcı, birbirlerinin sorumluluk alanlarına saygılı bir iş birliği içinde sürece katkı sunabilmesini önemsiyorum.

‘ÖNEMLİ OLAN ÇEVRİLEN METNİN OKURLARIN DÜNYASINA DEĞER KATABİLMESİDİR’

Sizin için bir metnin “çevrilebilir” olmasının gerekçesi nedir?

Her metin çevrilebilir. Önemli olan çevrilen bir metnin, erek dildeki okurların dünyasına değer katabilmesidir. Okurların değerleri, beklentileri, ihtiyaçları ve mevcut kültürel, politik koşullar değiştikçe, bazı çeviriler bir defaya mahsus olup kalabilir veya farklı metinler keşfedilerek-hatırlanarak erek dile kazandırılabilir. Bu durum, bir metnin kendi özelliklerinden çok, okur profiliyle bağlantılıdır.

“Şu çeviriyi bir de benden okusaydınız keşke…” diyebileceğiniz bir metin var mı? Ya da çok beğendiğiniz, okumaktan keyif aldığınız bir çeviri?

Çevirisi iyi yapılmış her metni okumaktan herkes gibi büyük keyif alırım, keşke bu metni ben çevirmiş olsaydım gibi bir duygum hiç olmadı. Brecht’i Ayşe Selen’den, Shakespeare’i Talat Halman’dan, Çehov’u Ataol Behramoğlu’ndan, Aristophanes’i Azra Erhat’tan okumak pek çok okur gibi benim için de çok değerli ve vazgeçilmez.

Hazırladığınız yeni bir çalışma var mı? Günleriniz nasıl geçiyor?

Nâzım Hikmet’in tiyatro oyunlarında yenidenyazım, metinlerarasılık ve tür ilişkilerini tartıştığım kitap çalışmam İmge Kitabevi Yayınları’ndan yayımlanacak. İmge Kitabevi Yayınları Türk Klasikleri Kitaplığı için yeni metinlerin hazırlanması ile ilgili çalışmalar da devam ediyor. Yeni akademik yıl da başlamak üzere, ders programlarının ve içeriklerinin hazırlanması çalışmalarını tamamlamaya uğraşıyorum. Moda Sahnesi’nin son 6 yıldır sinema, edebiyat, felsefe, sosyoloji gibi alanlarda düzenlediği seminer programlarında bu sene ideoloji, devlet ve tiyatro ilişkisinin tartışılacağı bir içerikle ben de yer alacağım. Bu seminer için de hazırlıklarımı sürdürüyorum.