Şilan Avcı: Aşk ve zihin, birbirine en iyi kanca atan iki oyunbaz

Şilan Avcı'nın "Bir Başka Hayatta" romanı Notabene Yayınları tarafından yayımlandı. "Duyguların ölümsüzlüğü doğaya benzer, siz gelip geçseniz de onlar kalır" diyen Avcı ile kitabını, kadın karakterleri, senaristliğini ve Avcı'nın çalışma alanlarını konuştuk.

Google Haberlere Abone ol

Fatma Nuran Avcı

Senarist, yazar ve şair Şilan Avcı'nın, Tiyatro Oyunları ve Kar Pekmezi romanının ardından çıkardığı son kitabı Başka Bir Hayatta Notabene Yayınları tarafından yayımlandı. Bir Başka Hayatta, bir nehir öykünün içinden şiirle Ayno ve Roni’nin ölümsüz aşkını anlatıyor.

Şilan Avcı ile Bir Başka Hayatta'yı, şiirini öyküye dahil etmesini, kadın karakterleri ve çalışma alanlarını konuştuk.

'DOĞRU KARAKTER ANALİZİ BİR HİKAYEDE EN ÖNEMLİ ŞEY'

Sevgili Şilan Avcı, kırk yıl sonra doğduğu şehre bir cenaze töreni için gelen kadını anlattığınız, Başka Bir Hayatta adlı kitabınız, 2018 yılında Notabene Yayınevi’nden çıkarak okurlarıyla buluştu. Parçalı ancak bütünlüğün bozulmadığı farklı biçemiyle, cümle ve dizelerin şiirden kopmayan diliyle kitabınız dikkat çekiyor. Konunun aşk olması da etkisini arttırıyor elbette. Başlangıçta Ayno ve Roni mi vardı? Ya da toplumsal gerçekleri anlatmak için daha sonra mı Ayno ve Roni ortaya çıktı?

Başlangıçta Ayno vardı. Karakteriyle gelip içime yerleşen bir hasretlik kadındır Ayno. Karakter, kendisiyle birlikte bütün bir geçmişini, gerçekliğini, dilini, dimağını, her şeyini alıp gelir. Doğru karakter analizi, bir hikayede en önemli şey. Onunla uzun zaman geçiririm önce, sonrası zaten kendiliğinden gelir. Ayno Mardinlidir, imamın oğluna aşık bir Süryani kızıdır. Ayno bir kavuşamayandır, çünkü toprağından ve aşkından çok uzaklara savrulandır. Bunları hissedip hikayeyi kurduğum zaman, Ayno’yla beraber, uzun bir toplumsal gerçeklik yolculuğuna da çıkmış oldum. Birlikte Roni’ye aşık olup, birlikte Roni’den ayrıldık.

Ölüme ve hüzne yaraşan duyarlı, duygulu, incecik anlatımınızla Mardin sokaklarını adımlıyoruz. İsyan, öfke, nefret söylemi yok. Sesler, kokular, nesneler ayrıntıyı yakalıyor ama abartıya kaçmadan. Sayfalar boyunca sahnelerin şiirsel resmini görüyoruz bir anlamda. “Şairliğinizin doğal yansıması” olarak adlandırdım. Aynı zamanda sinema eğitiminizin de payı olduğunu düşünüyorum. Siz ne diyeceksiniz bu duruma?

Çok doğru bir tespit, öncelikle bu soru için teşekkür etmek istiyorum. Duyguları anlatmanın bin bir çeşit yolu var. Kalem, karakterdir bir nevi. Kendi algınız ve yaşam görgünüz, içinize gelip yerleşen hikayelerle birleşince, ortaya “sizin” eseriniz çıkıyor. Başka Bir Hayatta, gözünüzde canlanan sahnelerle açılır. Burada sinema eğitiminin, bir hikayeyi sahnelerle anlatmayı sevmenin faydası var elbette. Beyaz elbisesiyle eski Mardin sokaklarında gezen Ayno’nun hasretliği ve burukluğu sinemasal ve şiirsel bir dille kitaba yansır. Bunun bir formülü yok, ancak bir duygu matematiği var diyebilirim. Kendiliğinden birbiriyle toplanan, çarpılan, bölünen ve çıkan edebi bir matematik.

Başka Bir Hayatta, Şilan Avcı, 70 syf., Notabene Yayınları, 2018.

'AŞKIN HER ÇAĞDA VAR OLACAĞINA İNANANLARDANIM'

Başka Bir Hayatta tam kırk yıllık bir aşk hikâyesi. Yazarken her şeyin hızla yaşandığı günümüzdeki aşkları düşündünüz mü? Sizce gerçek sevgiler Ayno ve Roni’yle öldü mü? Bu kaotik zaman aralığından aşk da nasibini aldı mı?

Öncelikle, aşkın her zamanda, her çağda var olacağına inananlardanım, ama elbette her zamanın kendi sarmalı içinde, aşkın harcanan yanları olduğunu da düşünüyorum. Sadece aşk için de geçerli değil bu. İnsana dair her duygunun dinamikleri hızla değişiyor. Çünkü her geçen gün, dış uyaranlar çığla büyüyor. Kitapta anlatmak istediğim tam olarak katıksız bir aşk, fedakarlıkla örülü bir sevgiydi. Zamanı gelince ayrılmayı bilmek de sevginin bir parçası. İnsanın kendisi ölümlüyken aşkın ölümsüzlüğünü, duyguların ölümsüzlüğünü doğaya benzetirim. Siz gelir geçersiniz, ama onlar kalır. Yaralansa da yağmalansa da kalır.

Bugünün içinde aşık olan, bu zamanın içinde örselenen bir insan olarak, tavrımın ve dilimin ister istemez bir aidiyeti var. Çünkü yaşarken, aynı zamanın insanlarıyla muhatap, aynı zamanın benzer duygu kodlarıyla varsınız, ama tabii kendi algınızın bir zaman ve mekan ötesi de mevcut. Aşk ve zihin, birbirine en iyi kanca atan iki oyunbaz.

Yazma eyleminiz şiirle sınırlı değil. 2014 yılında Kar Pekmezi adlı romanınız yayınlandı. Bu kitaptan biraz söz edelim dilerseniz. Çocuk ruhunu yitirmeyen Mili (Melek), Kar Pekmezi’nin ana karakteri. Baba figüründen başlayarak erkek yan karakterler olay örgüsünün içinde. Burada Mili’nin çizgi film kahramanlarıyla zenginleşen farklı dünyası çok ilgimi çekti. Bir de fısıltıcı adında bir karakter var. Alışılagelmişin dışındaki bu karakterleri nasıl bir arada tutarak bağlantıları koparmadınız?

Soğuk kış günlerinde, dedem bir tepsiye temiz karı doldurup üzerine pekmez döker, hepimize yedirirdi. Herkes o tepsinin etrafında toplanıp gülüşerek pekmezli karı kaşıklarken, ben en çok dedemin yüzündeki mutluluğu izlerdim. Bu çocukluk sahnesidir kitabın çıkış noktası. Anlattığım hikayenin kendi ailemle hiçbir ilgisi olmasa da aklımdaki bu anının duygusuyla çıkmıştır kitap. Ana karakter Mili’nin (Melek), gezindiği her duygu çocukluğundan geçer. Çocukluğun, çizgi filmlerin, hayal gücü ve hayal kırıklıklarının kitabıdır Kar Pekmezi. İçindeki küçük polisiye kurguda bile bir çocuk aklı vardır. Bazen bir kedi konuşur, bazen bir koltuk, bazense kukla… Eşyanın tabiatı, insanın tabiatıyla birdir kitapta. Karakterlerin duygu geçişleri onları bir arada tutar, ayırır, buluşturur. Kar Pekmezi, aşk ve çocukluğu bir arada anlatmaya çalıştığım bir kitap.

“Sinemanın Kadınları” adında, Gazete Karınca’da iki yıl boyunca sinema filmlerini kadın karakterler üzerinden anlattığınız yazılarınız yayınlandı. Neden kadın karakterler, bu tercihinizin sebebini merak ediyorum.

Kadın dünyasının renkliliği, sevinci, hüznü, ötelenmişliği benim için her zaman büyük bir çıkış noktasıdır. Her kültürden, zamandan, dilden, dinden, sınıftan kadından bahsediyorum. Kadınlık tek başına bir kimlik, ama pembe değil. Bir rengi yok, rengarenkliliğin muştusuyla tam ortasında hayatın. Anneler, halalar, teyzeler, nineler, kız kardeşler, arkadaşlar… Uçsuz bucaksız, keşfettikçe sınırları zorlayandır bu kadınlar. Kendi hikayeleri, standartları, imkanları izin verdiğince. Bazen izin vermese de zorladıkça, hayatı ve bizzat kendini delip geçtikçe. Bu yüzden kadın hikayelerinin bende yeri ayrıdır. Sinemanın Kadınları sayfası da farklı ülke sinemalarında yer alan kadın kahramanlara odaklı, şiirsel bir dille bu filmleri anlatan bir sayfaydı.

Şilan Avcı, Fatma Nuran Avcı

Senaristliğini uzun zaman üstlendiğiniz, “Yedi Güzel Adam” adlı ilk edebiyat televizyon dizisinin kurgusu nasıl oluştu? Bildiğim kadarıyla uyarlama değil. Dizideki bazı şiirler de size ait. Yedi şairin sizde özel bir yeri var mıydı? Neden yedi şair? Orada öne çıkarmak istediğiniz 1950 kuşağının hangi önemli yanlarıydı?

Evet dizi bilinenin aksine uyarlama değil. Elbette yaşamış olan şairlerimizin hayatlarından kısa kesitler vardı, ama kurgusunu uzun aylar süren özgün bir çalışmayla oluşturdum. Dizideki şairler dışında yan karakterlerin de şiire yatkınlığı söz konusuydu. Örneğin yetmişli yıllarda öğrenci olan kekeme Kahraman, şiir okurken kekelemeyen bir çocuktu. Ellili yıllarda, Maraş’ta Kara Lise’de kurdukları edebiyat dergisine, mahlasla şiirlerini yollayan Zehra’nın ağzından da çok şiir döküldü. Hepsi çok sevildi, sevildikçe yazdım. Cahit Zarifoğlu’nun Yedi Güzel Adam isimli şiir kitabının ismini verdik diziye. Zarifoğlu’nun bende yeri farklıdır. “Ah şu yalnızlık, kemik gibi… Ne yana dönsem batar.”

“Annemin Türküsü” adlı tiyatro oyununuzdan söz edebilir miyiz? Yıldız Mutlu kimdir? Oyun yazarı sahneye konma sürecinde yönetmenle işbirliği yapar mı? Yazdıktan sonra kenara mı çekilir?

Öncelikle şunu söyleyeyim, yaptığım hiçbir işte kenara çekilmeyi sevmiyorum. Ekip işlerinde süreç tamamlanıncaya kadar bir parçası olmak keyifli ve doğru gelir bana. Annemin Türküsü tiyatro oyunu da tek bir kadın üzerinden birçok acıya el atar. Göçün, gurbetliğin, yoksulluğun, azmin, başarmanın hikayesini verir. Yıldız Mutlu, asıl adı Kader olan, kendi kaderinin içinde çırpınan bir kadın. Oysa bir yanı kabullenmez, vazgeçmez, inandığı ve arzu ettiğinin peşinden gider. Kadına şiddeti, özellikle günümüz güzellik algısı üzerinden anlatan oyun, Kader’i taviz vermeden mutlu bir Yıldız yapar sonunda.

Oyun hangi illerde gösterime sunuldu? Geri bildirimleri nasıldı?

Oyunun prömiyeri Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi’nde yapıldı, bin dört yüz kişi izledi. Ekiple birlikte turneye çıktım ve çok duygulu anlar yaşadım. Oyun İstanbul’da da pek çok yerde sahnelendi ama beni en çok etkileyen anı, Aksaray’da gerçekleşti. Sahneye çıkan bir baba, Yıldız Mutlu’yu tek perdede soluk soluğa izleten oyuncu Nazlı Çığa’nın ve benim elimi tutup, “benim dört kız evladım var ve bugünden sonra onlara çok daha farklı davranacağımdan emin olabilirsiniz” dedi. Hani hayatta doğru bir iş yaptığınızı anladığınız anlar vardır ya, işte tam da öyle değerli bir andı.

Senaryo yazmak ve şairlik kulağa aykırı iki uğraş gibi geliyor. Ortak yanları yok gibi görünüyor. Oysa sizde tamamlanıp başarıyla noktalanıyor. Gerçek idealiniz hangisiydi?

Tarkovski, “Şiir, hakikatle olan ilişkimin özel bir biçimidir” der. “İnsanlara hayatı boyunca eşlik eden bir felsefe” olduğunu da söyler. Şiir ve sinema benim için de bu hakikat ilişkisi ve felsefede birleşir. Ayrı tutmuyorum.

Bundan sonraki projelerinizin yönü senaryo mu, kitap mı? Çalışmalarınızın ağırlıklı dalı olacak mı?

Birbirine yabancı alanlar değil tabii. Hepsi birbirini besliyor, hepsi yönünü buluyor, ben de yazdıkça, hayattan yazarak geçtikçe yönümü buluyorum. Bu hiç bitmeyecek bir yolculuk.