Yağmurla gelen umut

William Trevor'ın öykü kitabı 'Yağmurdan Sonra' okurla buluştu. Trevor, zamanla çok oynamadan, gizemlerin peşine düşmeden, hikâyesini anlatıyor ve okuru son cümleden sonra farklı okumalara açık olmaya davet ediyor.

Emek Erez  emekerez@gmail.com

İnsanı öykülemek zordur. Ama insanı olduğu gibi, kahramanlaştırmadan, gündelik yaşamın ayrıntıları içinde, herkesin başına gelebilecek, doğal kabul edilebilecek olayların ortasında kurgulayabilmek daha zordur. Bunu ancak iyi gözlemci olan, insanı mimiklerine, hal ve tavırlarına, sıkıntı ve umutlarına kadar hissedebilmiş bir yazar başarabilir. Böyle öykülerde anlatıya taşınan olay ya da karakter, kurgunun içerisine öyle işlenmiştir ki sıradan sayılabilecek bir olayda, çoğunluğun kaçırabileceği bir ayrıntı anlatının okuru en yakalayan yanı oluverir. Basit bir müdahale gibi görünür ama yazar incelikli bir üslupla onu anlatıya dâhil etmiştir. Ortada duygular vardır umutlar, umutsuzluklar, hayaller ve kırıklıklar anlatılan yaşamda olandır. Mesela, bir karakterin başına geliverir herkesin başına gelen, orada devreye girer işte, yazarın eli, gözü, dili ve o “herkesin başına” gelen başka bir şeye dönüşüverir.

WİLLİAM TREVOR’UN ÖYKÜLERİ

Bu cümleleri kurmama neden olan, ülke gündeminin boğuculuğu içinde sıkışmışken, katık ederek okuduğum ve bu zor günlerde biraz olsun hayattan kaçmamı sağlayan bir öykücü: William Trevor. Yazarın Yağmurdan Sonra adlı kitabı, Püren Özgören çevirisi ile Yüz Kitap tarafından basıldı. Trevor, insanın ayrıntılarına hâkim bir yazar yaşamı boyunca çeşitli işlerde çalışmış, öğretmenlik yapmış belki de bununla ilgili olarak türümüzü iyi çözümlemiş diye düşündüm okurken. Çünkü okuma esnasında şöyle bir şey canlanıyor kafanızda, yazar bir köşede oturuyor ve size kurduğu dünyada; insanlara, olaylara, duygulara dair izlenimlerini anlatıyor. Ve siz de okuyor ama sanki bir yandan da öyküyü dinliyorsunuz, gözlemi paylaşıyorsunuz. Trevor’un öykülerinde, sıra dışı olan, başlarına çok acayip işler gelen karakterlere pek rastlanmıyor ve onun öykülerinin başarısı da burada yatıyor. Çünkü bu en başta da bahsettiğimiz gibi zor bir meziyet, hayat ki -çok muhteşem bir dünyada yaşamadığımız düşünülürse- süslemeden, metaforlara çok fazla başvurmadan, akıl dışına sığınmadan, anlatması zor gerçekten de. İşte Trevor bunu yapıyor, acele etmeden, zamanla çok oynamadan, gizemlerin peşine düşmeden, hikâyesini anlatmayı başarıyor.

GEÇMİŞİ SİLMEK

Trevor’un öykülerine biraz yakından bakacak olursak metnin ilk öyküsü olan “Piyano Akortçusunun Karıları” ile başlayabiliriz. Bu öyküde yazar, görme engeli bir piyano tamircisini ve eşlerini konu ediyor. Bu tamirci ilk eşini kaybettikten sonra tekrar evleniyor. İkinci eş yaşama girince eski eşin izlerini silmeye çalışıyor. Çünkü evin her yerine sinen anılar kadının kendisini ait hissetmediği bir mekânda yaşaması demek biraz da. Ama olmuyor, tüm çabaya rağmen o iz kalıyor. Şöyle düşünüyorsunuz yaşama bir şekilde dâhil olanın izini silmek kolay mı? Üzerinde durmamak, olmamış gibi davranmak, unutup geçmek… Geçilemiyor çünkü o izi yok etmek kolay değil, zaman geçtikçe anımsamalarınız azalsa da hiç umulmadık bir çağrışım onu karşınıza oturtuveriyor. Bu öyküde özellikle piyano tamircisinin görme engelli olması eski eşinin adeta onun bir uzvu hâline gelmesine de neden oluyor. Bu nedenle ikinci eşi için durum epey zor çünkü bedenin bir parçasının yerini almak gibi. Ondan kalan alet edevatı hırsla yok ederken kaçırdığı nokta da bu belki. Bu nedenle metinde kadının sorgulamalarıyla karşılaşıyoruz, “Bu ikilem hep vardı: neyi saklamalı, neyi değiştirmeli? Violet’in çiçek tarhlarına baktığı zaman ona boyun mu eğmiş oluyordu? Kızartma tavasını ve üç tahta kaşığı attığında, eften püften şeylerle mi uğraşmış oluyordu? Belle yaptığı her şeyden kuşkuya düşüyordu.” Belle’nin (ikinci eş) sorunu olayı bir güç çekişmesine çevirmesiydi biraz da. Böyle durumlarda sadece politikada değil ilişkilerde de gücü dağıtmak önemli sanırım, varlığının farkında olup diğerine has olanın gücünü de kendine isteyeceğine, onun varlığını kabul edip, bir arada olmanın imkânını bulman gerekiyor. Farklı farklı özneler olduğunuzu, senin de onun da hem iyi hem kötü yanlarınız olduğunu kabul etmek de çözüm sağlayabilir belki. Ancak Belle için bunu kabul etmek zor oluyor, onun durumunu şöyle tasvir ediyor yazar: “Ama köpeğe ve televizyona rağmen, eve eklenenlere ve evden çıkarılanlara, sevildiğine dair içtenlikle verilen güvencelere, iyi kadın olduğu defalarca söylenmesine rağmen, Belle için hiçbir şey değişmedi. Bunca yıldır kocasının koluna giren, onu evlere, tatlı dille kandırıp yeniden hayata döndürdüğü piyanoların başına götüren kadın, varlığını hâlâ hissettiriyor ona sahip çıkıyordu. Muğlakça hissedilen bezdirici bir hortlak, bağışlamaz bir hayalet gibi değil de bir parçasını geride, sevdiği adamda bırakmış gibi.” Belle’nin kuşkucu varlığının da etkisiyle huzuru bir türlü bulamadığına tanık oluyoruz öykü boyunca. Neden ilişkilerde geçmişi kendimize dert ediyoruz, devamlı şüphe, kuruntuya götürürken daha çok bireyin kendisine zarar vermiyor mu? Sorusu geliyor akla. Ama işte insan böyle bir oluş, kuşkularıyla, ikna olmayışlarıyla, çekinceleriyle var.

Yağmurdan Sonra, William Trevor, 228 syf., Yüz Kitap, 2019.

ŞÜPHELİ VE KAYGILI KARAKTERLER

Trevor’un öykülerinde şüpheleriyle öne çıkan karakterlere sıkça rastlanıyor, eşinin kendisini aldattığından şüphelenen kocalar, hırsızlık yapıp kendilerini gören yaşlı adamın başlarına dert olacağını düşünen ve bu konuda kuruntu yapanlar, oğlunun kasabada işlenen cinayetle ilgisi olduğuna inanan bir anne, kocasının ölümüyle ödendiğini düşündüğü borcun, ödenmemiş olabileceğini öğrenen ve bu nedenle şüphenin pençesine düşenler… Kısacası şüphenin, insanın kurtulamadığı, kafasında bin bir düşünceye ve endişeye yol açan bu duygunun, Trevor’un anlatısında epeyce yer ettiğini söyleyebiliyoruz ve ‘İnsan endişeden yaratılmıştır’ cümlesinin gerçekliğini bu öykülerde görebiliyoruz. Çünkü insan takıntılarıyla, kaygılarıyla, kafasında kurup durduğu denetleyemediği düşüncelerle varolan bir tür belki de. Ayrıca, Salecl’in Kaygı Üzerine kitabında üzerinde durduğu gibi yaşadığımız çağ bir bakıma bitmek tükenmek bilmeyen kaygılar çağı. Savaş, açlık, ölüm tehlikesi, ekonomik krizler, “terör” ve birbirini izleyen bu kaygısal durumların getirdiği, Paul Valery’nin ifadesiyle “zihinsel kriz” durumu. İnsanın varlığını içsel bir kaygıya hapseden, çıkış bırakmayan bir durumu beraberinde getiriyor. Bu nedenle Trevor’un karakterleri en yakınında bulunandan bile şüphe edip, tavırlarından dolayı kaygılanıyorlar. Mesela, “Gilbert’in Annesi” adlı öyküde oğlunun herkesçe “tuhaf” bulunan varlığını benimsemiş, onunla yaşam kurmuş kadının, oğluna hem kaygıyla hem de şüpheyle bakışı bu söylediklerimizi destekliyor. Evlerinin yakınında bulunan ceset nedeniyle oğlundan şüphelenen kadın, kafasında kurguladığı sahnelerle şüphesini destekliyor ancak başka bir adım atamıyor. Burada herkesin “farkı” nedeniyle dışladığı oğluna sahip çıkışı görüyoruz ve şüphenin yerini sevgi alıyor çünkü metinde söylendiği gibi; “ona düşen rol, kabullenmekti: Oğlunun bir tahtası eksikti; onun doğmasını tüm yüreğiyle istemişti. Varlığının gizemini hiç kimse anlamayacaktı, tıpkı paylaştıkları, dökülmemiş gözyaşlarını anlamayacakları gibi.”

‘YAĞMURDAN SONRA’

Trevor’un kitabın da adı olan “Yağmurdan Sonra” öyküsünden de kısaca bahsetmek istiyorum. Bu öykü bana kalırsa yazarın, zamanı en çok öne çıkardığı metin. Öykünün kadın karakteri (Harriet) yaz tatili planları yaparken sevgilisinden ayrılıyor ve kendisini çocukluğunda ailesi ile de tatil yaptığı İtalya’da bir pansiyona atıyor. Bu öyküde kadın karakterin geçmişiyle şimdisi arasında gidip geldiği, çocukken burada olmakla şimdi burada olmak arasında gezindiği düşünceleriyle buluşuyoruz. Harriet bu düşünceler ile geçmiş ile şu anki yaşamı arasında da bağlantı kuruyor.

Sığınmaya çalıştığı geçmişin de aslında çok gerçek olmadığının ayırdına varıyor. Anne ve babasının hiçbir şey yokmuşçasına “sırf ailenin hatırına bir arada kalmaktansa ayrılmanın herkes için hayırlı olacağını” normal bir şekilde onlara duyurmasının ardını sorguladığında, geçmiş güzel günlerin de yalan olduğu duygusuna kapılıyor, bu yerde yapılan tatillerin, “gülümseyen yüzlerin” asıl gerçeklik olmadığını kavrıyor. Böylece, düşünceler insanı olmadık an da esir aldığında gerçeklik ortaya çıkıveriyor diye düşünüyorsunuz. Burada travma yaratan, karakterin belki bugününü de belirleyen, ailenin çocuklara boşanma kararlarını sıradan bir durummuş gibi anlatıp yaşamlarına devam etmeleri sanıyorum. Ayrıca, bu öyküde de bahsettiğimiz şüpheli hâl dikkat çekiyor. Kendisini terk eden sevgilisine dair kuruntu ve düşünceler Harriet’in peşini bırakmazken, onun gözünden anlatılan mekân ve kişi tasvirleri anlatıyı başka yerlere odaklamayı da sağlıyor. Bir de bu öyküde belirgin bir yalnızlık hissiyle buluşuyoruz. Gidenin ardında bıraktığında kalan boşluk duygusu, geleceğin belirsizliği ve şimdi ne olacağı sorusu karakterin üzerine düşündüğü konular olarak karşımıza çıkıyor. Böylece Trevor kaybedilenin ardından gelen yıkılma hâlini her boyutuyla anlatıya taşıyor ama umudu eksik etmiyor, yaşamın yeniden başlamasını yağmur ile belirtiyor şu cümlelerde bunu görebiliyoruz: “Islak gökyüzünde güneş hâlâ gönülsüz. Pensiona Cesarina’ya dönüş yolunda Harriet küstah ve boğucu sıcaktan kurtulduğu bu fasılda, yeşilliğin ve taşın arasından bambaşka bir yaşamın süzüldüğü duygusuna kapılıyor. Yürüdüğü yoldan bir serinlik fışkırıyor. Yabani sardunyaların arasında görünmez bir kuş şakıyor.”

Harriet’in sıkıntısına ortaklık edip bu cümleleri okuyunca şöyle düşünüyorsunuz, belki bir yağmur yağar bizim de yaşamlarımızın üzerine, “yeşilliğin ve taşın arasından bambaşka bir yaşam” süzülür, “bir serinlik” fışkırır, bir yerlerde bir kuş şakır, umudumuzu geri getirir. Ferahlıyorsunuz bu düşüncelerle çünkü öyküler biraz da bunun için var, belki’nin o gizemle bekleten, olasılık içeren yanını görebilmemiz ve çıkışı bulmaya dair olanı bırakmamız için, yağmur sonrası yeniden doğan yaşamı hatırlayabilmemiz için.


Emek Erez kimdir?

"Yaşam kitap ve sinema üzerine çeşitli portallarda karalamacı".