'Livaneli’nin Penceresi'nden atlamak

Zafer Köse’nin her şeye rağmen varlığını sürdüren “insan”ı arayan Zülfü Livaneli ile yaptığı söyleşi Livaneli'nin Penceresinden, Türkiye toplumunun manzarasını ortaya çıkarıyor. Kitap, Livaneli’nin penceresinden istediğiniz gibi girip çıkabileceğiniz bir dünya sunuyor.

Melda Onur

Almanya’dan dönüyordum. 2017 Nisan ayı idi. Ne müzikler var diye THY’nin arşivini tararken, ‘Livaneli 50. Yıl Bir Kuşaktan Bir Kuşağa’ isimli albümü gördüm. Albüm daha yeni çıkmış sayılabilirdi. Parçaların bazılarını çeşitli ortamlarda “Bakalım kim nasıl söylemiş?” diye dinlemiştim. Ama CD’yi baştan sona dinlememiştim. Yalnızca sevdiğiniz şarkıları tekrar tekrar dinler, kimisini yıldız yapar, kimisini köşede unutursunuz ya, biraz öyle hissetmiştim. Dinlerken bazı şarkıları ezbere bildiğimi, bazılarını sanki hiç duymadığımı fark ettim. Sonra söz yazarlarını kontrol ettim tek tek. Aralarında ünlü şairlerin sözleri olanları ayırdım. Livaneli’nin yazdıklarına baktım. Ne kadar hasret, ne kadar deniz, gemi… Uzaklıkta yakınlık…

Bir kenti böylece bırakıp gitmek
İçinde bin kaygı bin bir soruyla

Bu dizeleri defalarca dinlemiştim. Livaneli dışında da pek çok sanatçıdan. Ama hiç “gitmek zorunda kalmak” şarkısı olarak düşünmemiştim. Almanya’dan ayrılırken birçok dostu bırakmıştım geride, Türkiye’den kaçmak, gitmek zorunda kalmış. Bir kenti böylece bırakıp gitmişlerdi, içlerinde bin kaygı bin bir soruyla. Ağlamaya başladım. Neden? Nedeni hayatımın hemen her kesitinde olmuş, satırlarını, notalarını, kitaplarını, senaryolarını, filmlerini bize ayna yapmış bir sanatçının yeteri kadar farkına varamadığımı hissetmekti. Daha iyi tanımlanabilir belki. Ama hissettiğim, hissettikçe ağladığım buydu. Sevdiğinin mektubunu aldığında “tırmalamış ak kâğıdı” diyecek kadar pürüzsüz, neşeli. Ben Livaneli’ye satır satır, nota nota, kare kare dokunamadığıma ağladım o gün.

Okurken Livaneli’nin şiirleriyle, besteleriyle, kitaplarıyla, filmleriyle harmanlayacağınız 18 bölümlü bir eser Livaneli’nin Penceresinden. Zafer Köse’nin Livaneli ile yaptığı nehir söyleşi… Siz isterseniz ona 18 şarkılık bir CD, ister 18 kısa film deyin. Livaneli’nin Penceresi’nden istediğiniz gibi girip çıkabileceğiniz bir dünya.

KİTAPTAN AÇILAN PENCEREDEN ATLAMAK

Bir kitabı aldığımda ilk baktığım yer ‘Dizin’i dir. ‘Dizin’i olmayan kitap bana eksik gelir. Kitapları alıp bir çırpıda su gibi okuyanlardan değilim. Takıldığım bir kelime, bir isim, bir tarih, bir olay varsa artık odaklanamam. Oradan açılan pencereden atlamam gerekir. Bazen kısa sürede döner, bazen de kaybolurum. Bu nedenle çok uzun sürer kitapları bitirmem. Bitirdiğimde, o arada başka kitaplara başlamış, birkaç makale okumuş, kullanmalık bilgileri ajandamda uygun tarihlere ya da konu başlıklarına not etmiş halde, kendimce donanmış olurum. Akıp giden günlerimiz gibidir bana kitap okumak. Bir geriye dönerek, bir ileriye bakarak, bazen de sadece anı yaşayarak, sağa sola bakarak. Tekdüze değil…

Eğer dizin varsa, doğrudan dizin üzerinden giderim kitabı okumaya. Beni en çok çekenlere bakarım önce, tek tek sayfalarını okurum. Tıpkı Livaneli’nin 50 yılımıza serpiştirdiği şarkılarını dinlemek gibi.

Livaneli’nin Penceresinden, adı üzerinde, benim gibi bir kitabın koridorundaki pencerelerden hemen atmaya gönüllü okurlar için yazılmış gibi. Bakıyorum en sevgililere… Darwin, Charles s.329. Ortaya çıkmayan ama dipten toplumu sürükleyen devrimcileri, “gizli kahramanları” anlatıyor.

‘DARWIN’DEN BERİ BİLİYORUZ BU GERÇEĞİ’

“Ve onların ortaya çıkamayışı, hiçbir işe yaramadıkları anlamına gelmez… biyolojik evrim mantığı, en azından kısmen, burada da geçerli. Tür içinde çeşitlilik olmasaydı, koşullar değişince niteliksel değişim de meydana gelmezdi. En azından Darwin’den beri biliyoruz bu gerçeği… Demek istiyorum ki bu dönemde yaygınlaşamayan, karşılık bulamayan devrimci ve sanatçı niteliklerin varlığını sürdürmesi önemli. Tek tek, dağınık, yalnızlık içinde de olsa, öyle insanların yaşaması bir umuttur. Bir gün çevresel ve kültürel koşullar değişince, onların varlığı sayesinde yeni olanaklar filizlenecektir, toplumsal dönüşümler gerçekleşecektir…”

Tıpkı o çok az dinlediğimiz ama anı yakaladığında sizi sarıp sarmalayan şarkılar gibi. Tıpkı söylendiğinde ya da yazıldığında gelecekten bugüne uğramış cümleler, satırlar gibi. En azından Darwin’den beri biliyoruz bu gerçeği. Evrim Teorisi’nin bilimle teşekkül etmiş merkez çekirdeğini kültürle, sanatla, ideolojiyle kabuklandırmak ve ekolojik döngünün kaotik uyumuna sokmak… Bu cümle ilk anda algıma üşüşenlerin kabaca çizimi.

Bakayım şöyle Dizin’de aşağılara, Voltaire de burada, s.47’de var mesela:

“Voltaire’in Candide kitabında, dünyanın sırrını arayan kahramanın yolu o dönemin İstanbul’una düşer ve her yerde tekrarladığı soruyu yaşlı bir dervişe sorar: “Dünyanın sırrı ve anlamı nedir, iyilik kötülük nedir, Tanrı nedir?” Derviş ona “Bahçemizi ekip biçmeli!” diye cevap verir.”

Gezi Direnişi’nin hemen ertesinde, Yedikule Bostanları Dayanışması’na sebep, bir bostancı kadının çığlığıydı. Bostanını tarumar eden kepçenin önünde marullarını kurtarmaya çalışıyordu. Yüksek lisansını Osmanlı Bostanları üzerine yapmış olan Makedonyalı dayanışmacımız Aleksandar Sopov, Candide’in hayatının anlamını bulduğu bostanların, yüksek ihtimalle Yedikule Bostanları olduğunu söylemişti bir kez.

Sevdalım Hayat, Zülfü Livaneli, 548 syf., Doğan Kitap, 2015.

Kafanızı ekolojiye yormuşsanız biraz, size her şey onu hatırlatır. Mesela “Sevdalım Hayat”:

“Sağ olsun uçan kuşlar, çiçeğe durmuş ağaç…”

“Çiçeğe durmak” ne güzel iki kelime ya! Defalarca tekrarlasam doyamam. Halaya durmak gibi değil ama aynı sevinç var içinde. Hayat var işte.

Hayatımı editörlük yaparak kazandığım yıllarda üzüm bağları, organik, sürdürülebilir ve biyodinamik şaraplarla ilgili bir yazı çevirmiştim. Üzümün rekoltesini artırmak için suni gübre kullanan, kullandıkça kocaman kocaman sulu ve sağlıklı üzümlere kavuştuğunu zanneden bir üretici “Daha sonra bağımın üzerinde kuşların uçmadığını, arıların artık üzümlere eskisi gibi yanaşmadığını fark ettim. Üzümler çok güzel görünüyordu ama bağda başka yaşam kalmamıştı” diyordu.

‘SEVDALIM HAYAT’ ESKİ GÜNLERİMİZİ GETİRMİŞTİ

Bugün “organik” diye pahalı poşetlere giren eski güzel günlerimizi getirmişti bize “Sevdalım Hayat” Akasya kokan geceleri, çocuk gibi öperek yediğimiz ekmeği, kana kana içtiğimiz suyu.

Livaneli’nin Penceresinden, Zülfü Livaneli, Zafer Köse, 432 syf., Doğan Kitap, 2019.

Buraya nasıl geldin demeyin. Gelirim ben, atladım bir kere Livaneli’nin Penceresi’nden. Ama Dizin var, geri dönmem çok kolay. Yine de ben bu kitabı uzun sürede bitireceğim, öyle görünüyor. Pencerelerden atlayıp kaybolacağım. Belki de kitabın “gizli kahramanlarını” kaçıracağım. Ve bir gün yine bir seyahatte en baştan başlayarak keşfederken onları, yine ağlayacağım.

“Charlie Chaplin’in bazı filmleri, klasikleşmiş bazı filmler istisna oluşturuyor. Genellikle, 10-20 yıl önceki bir film, izleyiciye artık eskide kalmış bir anlatı hissi veriyor. Okur, romanı okuduğu günün imgelemiyle kavrıyor. Zaten bu nedenle bazı romanlar tekrar tekrar filme çekiliyor. İlk çekildikten yirmi yıl sonra bir kere daha, otuz yıl sonra bir daha filme çekilen romanlar oluyor.”

Kendimce okurken bu paragrafı not etmiştim. Buraya yakıştı.

Yerelden evrensele saniye hızında bana seyahat ettiren bir şairin, bestecinin, yazarın, yönetmenin Anadolu’dan doğan deresinin Avrupa’nın nehirleri, okyanuslar, dünyanın tüm denizleri, gölleri ile buluşup yeniden Anadolu’ya ulaşmasının iklimini yaşamak isterim ben. Livaneli’nin Penceresinden, tam da öyle bir kitap. Mesela San Marco Meydanı’ndaki fotoğraflarımda Quadriga Atları’nı arayacağım; bir Polymath’lar Arşivi açacağım kendime; Şartröz tadacağım tam o sayfaya geldiğimde; Bodrum’daki Kral Mauseleous’un Mezarı’ndan yıllar önce Selçuk’ta, mitoloji, Hıristiyanlık ve İslam’ı bir kareye sığdırdığım Ayasuluk Tepesi, İsa Bey Camii ve Artemis Tapınağı fotoğrafı gelecek gözümün önüne. Sonra aklım kaçacak, antik kentin pamuklara sarılarak sarmaladığı Roma’ya doğru. Niye Sultanahmet değil de Roma diye canım acıyacak bir yerlerde.

Sayfa 194-195’te ise atlayacağım pencerenin aşağısı çok derin. Biraz oyalanacağım oralarda. Tekrar tekrar izlemem gereken sahneler var. İşim uzun. Siz başlayın bir an önce okumaya Livaneli’nin Penceresinden/ Batı’nın Kibri ile Doğu’nun Cehli Arasında nehir söyleşisini, ama Livaneli’nin müziği de eşlik etsin size.

Batı–Doğu Divanı tadında… Beni ararsanız, hala yaşayan geçmişteyim.