Çevirmen Melike Işık Durmaz: Düşünce her daim denetim altında tutulmak isteniyor

Çevirmenlik ve editörlük yapan Melike Işık Durmaz, tarih, politika, araştırma ve felsefe alanlarında çeviri yapıyor. "Bugün bir çevirmenin sadece çeviriden hayatını kazanması neredeyse imkânsız" diyen Durmaz ile çeviri-uyarlama ilişkisini, çevirinin kontrol altında tutulmasını ve çevirmenlerin sorunlarını konuştuk.

Soner Sert  soner_sert17@hotmail.com

DUVAR – Yaklaşık on yıldır çevirmenlik, beş yıldır da çevirmenliğin yanında editörlük yapan Melike Işık Durmaz, ağırlıklı olarak Fransızcadan çeviri yapıyor. “Çocuk kitapları da çevirdim ama şimdiye kadar çoğunlukla sosyal bilimler, tarih ve felsefe alanlarında metinler üzerine çalıştım” diyerek çalışma alanını açıklayan Durmaz’la, çevirinin varoluşu, biçimlenişi ve Türkiye’deki sorunları üzerine bir röportaj yaptık.

Bugün, bir çevirmenin, hayatını çeviriden kazanmasının neredeyse imkansız olduğunun altını çizen Durmaz, çevirmenin önündeki en nesnel sorunun, “emeğinin karşılığını alıp alamayacağı, haklarının güvence altında olup olmadığı, hayatını idame ettirip ettiremeyeceği meselesi” olduğunu söylüyor.

Melike Işık Durmaz

Çeviri konusunda hemen herkesin bir fikri var. Siz, bir çevirmen olarak çeviriyi nasıl tanımlıyorsunuz?

Benim için öncelikle çeviri keyifli bir uğraş. İnsan okumayı, yazmayı, dille uğraşmayı, sözcükler üzerine düşünmeyi sevmeden çeviri yapamaz sanıyorum. Öte yandan keyifli olduğu kadar da zor bir iş. Birincisi kaynak dili, yani çevirmek üzere önünüze koyduğunuz kitabın dilini, düşünce dünyasını, belki o düşünce dünyasının tarihini, felsefesini yani onu var eden kültürü tanımak, onunla hemhal olmak gerekiyor. Ama bence bundan da önemlisi Türkçeyi iyi bilmek ve sevmek gerekiyor. Çevirmen olmak isteyen, bana bunun için nasıl bir yol izlemesi gerektiğini danışan birçok çevirmen adayına söylediğim ilk şey, Türkçeyi ve onun sınırlarını bilmek gerektiği. Bunun için de çevirmen adaylarına her zaman çokça Türkçe edebiyat okumalarını öneriyorum. Farklı anlatım yolları bulmak için çabalamak, daha iyi nasıl ifade edebilirim diye sürekli sorgulamak gerekiyor. Bu anlamda çevirinin teknik bir yanı olsa da hem dil ve kültür üzerine hem metnin özgün bağlamı üzerine çokça düşünmek bu işin bir gereği.

‘AYNI METNİ İKİ ÇEVİRMEN AYNI ŞEKİLDE ÇEVİREMEZ’

Bir kültür aktarımı yolu olan çeviri, uyarlamaya ne derecede dâhil edilebilir? Kültür karşılıklarının bağlayıcı yönünü nasıl açıklarsınız?

Bu zor bir soru, bu konuda saatlerce konuşmak, üzerine çalışmalar yapmak mümkün. Çeviri elbette iki dil arasında, iki kültür arasında bir aktarım, bir yorumlama girişimi… Bir başka metin ortaya çıkarıyorsunuz. Bu anlamda aslında bir kitabı ya da öyküyü yeni bir metin haline getiriyorsunuz. Bu elbette bir tür uyarlamadır, bir yorumdur. Çevirdiğiniz şey diyelim bir sosyal bilimler ya da tarih araştırması ya da bir edebiyat eseri olsun, bu kitaba, onun dünyasına sadık kalmak zorundasınız. Bir yandan metne sadık kalmak ama diğer yandan da çeviri metnin burada ve şimdi okunacağını hesaba katmak gerekiyor. Yani anlamdan feragat etmemek sanırım en önemli nokta. Ama bu anlamı Türkçede çok farklı şekillerde aktarmak, farklı biçimlerde ifade etmek mümkün. Aynı metni iki çevirmen asla aynı şekilde çeviremez diye düşünüyorum. Çeviri yaparken ben kendimi hep okurun yerine koymaya çalışırım. Bu tabii ki serbest vezin çalışmak anlamına gelmez ama “çeviri kokan” diye bir tabir vardır; ben çevirdiğim kitapların böyle olmaması, Türkçe yazılmış gibi okunması için çaba harcarım.

Editör-çevirmen ilişkisi nasıl yürüyor?

Önceleri aslında bu işin nasıl yürüdüğüne dair pek fikrim yoktu. Bana bir çeviri önerilir, metni beğenirsem, zamanım varsa kabul ederdim. Şimdi hem editör hem çevirmen olduğum için süreci daha farklı görüyorum. Çevirmen adaylarıyla, yetkin çevirmenlerle çalışıyorum ve birçok şey öğreniyorum; sadece çeviriye dair değil, çevirmen-editör-yayınevi ilişkilerine dair de… Kabaca editör-çevirmen ilişkisi, Türkçeye çevrilecek bir kitap için, kitabın konusuna, diline, lügatine hâkim bir çevirmen arayışıyla başlıyor. Çeviri yapacak kişi ile ilk defa temas kuruluyorsa bir deneme çevirisi yapması isteniyor, editör bu örnek çeviriye bakıp onaylarsa yayınevinin belirlediği bir çerçeve içinde bir anlaşma yapılıyor ve editör çeviri sürecini ve basıma kadarki tüm diğer aşamaları yürütüyor. Çeviri aşamasında çevirmenle editörün iletişim kurması, metin hakkında tartışması, birbirine katkı sunması son derece önemli. Buradan baktığımızda editör de çevirmen de o kitabın emekçisidir; editör de çevirmen de metin üzerine kafa yorar, düşünür. Fakat yayınevi-çevirmen ilişkilerini soruyorsanız, orada işin içine daha formel ilişkiler, sözleşmeler, telif hakları gibi meseleler dahil oluyor.

Sizin için bir metnin “çevrilebilir” olmasının gerekçesi nedir?

Ben çevirmen olarak elbette önce metnin içeriğine bakarım. Her metni, içinde hiç savunmayacağım görüşlerin olduğu bir kitabı çevirmeyi pek de arzu etmem. Çevirmenlik hayatımın başlarında para kazanmak için teknik çeviriler yaptığım ya da müstear adla çevirdiğim kitaplar oldu ama bu bir tercihten çok maddi bir zorunluluktu. Şahsen okumaktan keyif alacağım bir kitabı çevirmeyi tercih ederim. Ama diyelim sosyal bilimler alanında önemli bir eser vardır; benim yaklaşımımla uyuşmuyor olsa da literatürdeki yerine, önemine inanıyorsam çevirebilirim.

‘DÜŞÜNEN HERKES BASKI ALTINDA TUTULMAYA ÇALIŞILIYOR’

Ülke kurulduğu günden beri çevirmenin kontrol altında tutulmaya çalışılmasının, sıklıkla yargılanmasının sebebi ne sizce? Sistem, çevirmenden neden korkuyor?

Sadece çeviri değil düşünce her daim denetim altında tutulmak isteniyor. Bu sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada böyle. Çevirdikleri eserler nedeniyle yargılananlar, hapis yatanlar var. Türkiye’de özellikle sol literatür söz konusu olduğunda bir dönem müstear adlarla çeviriler yayımlanması genelgeçer bir kural olmuş. Günümüzde de çevirmenlerin bu türden tedirginlikler yaşadığına tanık oluyoruz. Kitabın siyasal, sosyal bir anlamı var, hep olmuş. 1970’leri düşündüğümüzde sol düşüncenin en erişilebilir kaynaklarını kitaplar ve kitap okuma kültürü oluşturuyordu. Bu kitaplar sayesinde insanlar bir araya geliyor, tartışıyordu. Ve bunların bir kısmı da doğrudan “siyasal” metinler değil edebiyat eserleriydi. Bunlara karşı bir baskı siyaseti uygulanmaması şaşırtıcı olurdu. Bugün de sadece çevirmenlerin değil aslında eli kalem tutan, yazan, düşünen herkesin baskı altında tutulmaya çalışıldığını görüyoruz maalesef.

Geçmişe nazaran yayınevi sayısının artmasının çeviriye/çevirmene olan faydası ya da zararı nedir? Ek olarak, ekonomik dalgalanma çevirmeni ne oranda etkiliyor?

Evet çok sayıda yayınevi var ama bunların çoğu kaynak kitap dediğimiz, derslere yardımcı kitaplar yayımlayan yayınevleri. Bunlar haricinde küçük fakat çok sayıda ve ucuz kitap yayımlayan yayınevleri var. Tümüyle ticari bir mantığa göre işleyen yayınevleri bunlar… Bunlar telifsiz kitapları, örneğin edebiyat klasiklerini, çevirinin niteliğine bakmadan, bazen düşünüyorum da belki hiç okumadan yayımlıyorlar. Piyasadaki benzerleçrine, bilinen yayınevlerinin ya da iyi çevirmenlerin kitaplarına nazaran daha ucuz oldukları için de okur aynı kitaba niye daha fazla para vereyim diyerek onu alabiliyor. Fakat bunlar çoğunlukla gerçekten okunamaz metinler. Çevirinin önemi de burada karşımıza çıkıyor. Bu nedenle okurların kitap alırken çevirmeni ya da çevirinin niteliğini de göz önünde bulundurması, iyi çeviri talep etmesi gerektiğini düşünüyorum.

‘OKURLARIN İYİ ÇEVİRİ OKUMA HAKKINDA ISRAR ETMELERİ GEREKİYOR’

Hukuki olarak bakıldığında çevirmenin en nesnel sorunları nelerdir? Hak ettiğiniz güvenceye kavuştuğunuzu düşünüyor musunuz?

Çevirmenin en nesnel, hayatının merkezindeki sorun elbette emeğinin karşılığını alıp alamayacağı, haklarının güvence altında olup olmadığı, hayatını idame ettirip ettiremeyeceği meselesidir. Bugün bir çevirmenin sadece çeviriden hayatını kazanması neredeyse imkânsız. Telif oranları çok düşük ve biliyoruz ki ekonomik krizi bahane edip bunun maliyetini en kolay lokma gördükleri çevirmene kesmeye çalışan yayınevleri var. Çünkü dışarıda daha ucuza çeviri yapabilecek, paraya ihtiyacı olan başka birçok çevirmen adayı var. Bu nitelikli çevirmenlerin eserleriyle ilerleyen zamanlarda daha da az karşılaşacağımız anlamına geliyor. Çeviri kalitesi düşüyor, çoğu zaman da iş çevirmenden sonraki isme yani editöre kalıyor, onun iş yükü artıyor.

Yeni çevirmen yetiştirmek de imkânsızlaşıyor bu koşullarda çünkü bu iş sürdürülebilir değil, hele ki hayat kurmaya yetebilecek imkânlar sağlamıyor. Çevirmenler bu koşullarda çeviriyi ek iş olarak yapmak zorunda kalıyor. Bazen sırf bu nedenle aslında çok iyi bir çevirmen olabilecek nitelikteki bir kişinin bu işten vazgeçtiğini görebiliyoruz. Çoğu çevirmen serbest çalışıyor, yani bildiğim kadarıyla maaşlı çevirmen çalıştıran bir yayınevi yok, varsa da sayısı azdır. Bu, emekliliği geçelim, bir sağlık güvencesinden bile yoksun olmak anlamına geliyor. Dediğim gibi bu sürdürülebilir değil, meslek birliklerinin, yayınevlerinin yani bu işin taraflarının çevirmenin yükünü hesaba katmaları, bu konuda adım atmaları gerekiyor. Ama günümüz ekonomik sisteminin gitgide esnekleşme, güvenceleri en aza indirme eğiliminde olması nedeniyle sanırım bu yakın gelecekte gerçekleşebilecek gibi görünmüyor. Bu nedenle çevirmenlerin birbirleriyle dayanışmasının ve tüm serbest çalışanlarla dayanışmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Bir çözüm bulunacaksa bunun için bir dayanışma gücüne ihtiyaç var ve elbette okurların da iyi çeviri okuma hakkında ısrar etmeleri gerekiyor.

“Şu çeviriyi bir de benden okusaydınız keşke…” diyebileceğiniz bir metin var mı? Ya da çok beğendiğiniz, okumaktan keyif aldığınız bir çeviri?

Böyle bir metin elbette yok, bunu hiç de düşünmedim açıkçası. Ama çeviri nedeniyle okurken zorlandığım, okumaktan vazgeçtiğim kitaplar olmuştur.


Soner Sert kimdir?

Sinemacı, yazar. "Köprü", "Baba", "Hastabakıcı" ve "Alarga" isimli kısa filmleri yazıp yönetti. "Duvar" isimli bir öykü kitabı, "Yönetmenler İlk Filmini Anlatıyor" isimli bir de sinema kitabı yazdı.