Çevirmen Uğur Büke: Sözleşme dışında herhangi bir güvencemiz yok

Çevirmen Uğur Büke; Rus klasikleri Nikolay Gogol, Lev Tolstoy, Ivan Turgenyev'in eserlerini dilimize kazandırdı. "Çeviri, başka birinin düşünceleri çerçevesinde kendini ifade edebilme yöntemidir" diyen Büke ile çevirmenliği, çeviriyi ve çevirmenlerin sorunlarını konuştuk.

Soner Sert  soner_sert17@hotmail.com

DUVAR – 1981 yılında Ankara Üniversitesi DTCF Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitiren Uğur Büke, o günden bu yana Rusça çeviri yapıyor. Rehberlik, ticaret derken, çevirmenliğin hemen her yönünde uğraş veren Büke, uzun bir süre sonunda yalnızca edebiyat çevirisi yapmaya geri döndü. 1984 yılında İvan Bunin çevirisi ile başladığı meslek hayatında pek çok çeviriye imza atan Büke ile çevirinin Türkiye’deki biçimlenişini, varoluşunu ve hukuki karşılığını konuştuk.

‘ÇEVİRİ KENDİNİ İFADE EDEBİLMEKTİR’

Çeviri konusunda hemen herkesin bir fikri var. Siz, bir çevirmen olarak çeviriyi nasıl tanımlıyorsunuz?

Çok haklısınız, herkes bir şeyler söylüyor ve çevirmenlerin bu konudaki düşünceleri ne yazık ki pek kimsenin umurunda olmuyor. Bizdeki durum doktoru dinlemek yerine mahalledeki bilmem ne hanımın söylediği ilacı içen hastanın durumuna benzer. Çeviri üstüne çevirmenler dışında herkesin söyledikleri daha çok bilinir ve inanılır. Bana göre çeviri, başka birinin düşünceleri çerçevesinde kendini ifade edebilme yöntemidir. Yani Tolstoy’un düşüncelerini yansıtırken kendini ifade edebilmeyi becerebilmektir. Bunu başarabilen ne yazık ki çok az sayıda çevirmen var. Örneğin Mehmet Özgül, Ataol Behramoğlu ve Sabri Gürses’in çevirilerini okuduktan sonra onların elinizdeki kitabı nasıl çevireceklerini, cümleyi nasıl kuracaklarını üç aşağı beş yukarı tahmin edebilirsiniz. Hem Rusçayı hem de Türkçeyi çok iyi bilen bu üç değerli çevirmenin yazarın söyledikleri temelinde, kendilerini görünür kılmadan ifade etme biçimleri olağanüstüdür. Hiç kimse kaynak dilde okumadığı sürece Tolstoy, Goethe, Balzac ya da Shakespeare okumaz. Okudukları yalnızca, o yazarın çevirmenin gözüyle, bakışıyla, anlayışıyla aktarılmasıdır. Bu nedenle çeviriyi, ben kendini ifade edebilmek olarak görüyorum. Ben bir çevirmen olarak, kendimi ne derece doğru ve sağlıklı ifade edebiliyorsam yaptığım çeviri de, çevirisini yaptığım yazar da o denli güçlü biçimde ifade bulur.

Bir kültür aktarımı yolu olan çeviri, uyarlamaya ne derecede dâhil edilebilir? Kültür karşılıklarının bağlayıcı yönünü nasıl açıklarsınız?

Uyarlama özünde çeviri temelli bir iş ve genel olarak tiyatro yapıtlarında karşılaştığımız bu durumu sanırım, bir kez seyredip sonra beynimizde ulaşmak istemediğimiz bir yere atarak görmezden geliyoruz. Bazı uyarlamalar çok hoşumuza giderken, bazılarını -özellikle orijinalini bildiğimiz ve okuduğumuz- başarılı da olsalar hiç beğenmeyiz. Galiba uyarlamada sözünü ettiğiniz bu kültür aktarımından çok olayın içeriği daha ön planda. Ancak tiyatro dışı eserlerdeki yabancı bir kültürü yerele dönüştürme çalışmaları sanırım, son zamanlarda, özellikle de iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla, yabancı dil bilen okur sayısının artmasıyla ve dünyanın ne denli direnirsek direnelim herkes için küçülmesiyle daha az yapılmaya başlandı. Örneklerine Gogol’de çok rastladığımız konuşan isimlerin yerelleştirilmesi ve uyarlanmasını kuşkusuz bu çerçevenin dışında tutuyorum.

Editör-çevirmen ilişkisi nasıl yürüyor?

Editör eğer kaynak dili biliyorsa pek sorun çıkmıyor. Yok eğer kaynak dil bilinmiyorsa ve çeviri başka bir dil üzerinden ya da kaynağı pek bilinmeyen eskiden yapılan bir çeviri üzerinden denetlenmeye çalışılıyorsa, ki bizde çoğunlukla yapılan bu, editör-çevirmen sıkıntısı başlıyor. Yayınevleri kaynak dili bilen editörlerle çalıştıklarında çok daha iyi çeviriler yayınlama şansına kavuşuyorlar. Adı sanı büyük bazı yayınevlerinin o denli kötü Rusça çevirileri var ki insan şaşıyor. Ben editörümün benden daha çok şey bilmesini isterim, öyle biriyle çalışmanın da keyfine diyecek olmuyor.

Palto, Nikolay Gogol, Çevirmen: Uğur Büke, 88 syf., Koridor Yayıncılık, 2018.

‘HER METİN ÇEVRİLEBİLİR’

Sizin için bir metnin “çevrilebilir” olmasının gerekçesi nedir?

Hangi dille yazılırsa yazılsın her metin çevrilebilir. Ben hiçbir zaman şu metin çevrilir, şu metin çevrilemez ya da şiir çevrilemez, düzyazı çevrilir diye bakmadım.

Metni daha doğrusu yazarı sevmeliyim çevirmek için; sevmeden çevrilemez mi, tabii ki mümkün ama bir tür mantık evliliğinden öteye geçemez. Örneğin şiiri sevmeden çevirmeniz mümkün değildir, sevmenin yolu da şairinden geçer ki, oldukça engebeli ve zor bir yoldur; şairi bileceksiniz, ülkesini, dönemini, çevresini, düşüncelerini, aşklarını, hayal kırıklıklarını… Ancak o zaman şiir, çeviri olmaktan çıkıp “bizim” olabilir.

Ülke kurulduğu günden beri çevirmenin kontrol altında tutulmaya çalışılmasının, sıklıkla yargılanmasının sebebi ne sizce? Sistem, çevirmenden neden korkuyor?

Bütün sorun, çeviri eyleminin sonunda ortaya çıkan işin “kitap” ya da “anlaşılabilir düşünce” olmasından kaynaklanıyor. İktidarlar her zaman bir şeylerin anlaşılır kılınmasına karşıdırlar. Biz çevirmenler de ister yazılı ister sözlü yaptığımız işle, o zamana kadar kendi toplumumuzun görmediği, duymadığı, anlamadığı, yanlış algıladığı, yanlış anladığı konuları anlaşılır hale getiriyoruz. Kuşkusuz birileri de bunu istemeyecektir. “Elçiye zeval olmaz” diye bir atasözümüz var, keşke uyabilsek.

‘RUSÇADAN HAKKIYLA ÇEVİRİ YAPAN ÇEVİRMEN SAYISI BİR ELİN PARMAKLARINI GEÇMİYOR’

Geçmişe nazaran yayınevi sayısının artmasının çeviriye/çevirmene olan faydası ya da zararı nedir? Ek olarak, ekonomik dalgalanma çevirmeni ne oranda etkiliyor?

İlk bakışta yayınevi sayısının artışı çevirinin olmasa da çevirmenin lehine gibi görünse de ne yazık ki tam tersi bir işleve sahip. Kötü çevirilerin artmasına neden olduğu gibi kitabı yayınlandığı için kendini çevirmen addedenlerin artmasına da neden olmaktadır. Yeni yayınevlerinin -hemen hepsinin- öncelikle istediği kitaplar Rus klasikleri. Şimdilerde Rusçadan hakkıyla çeviri yapan çevirmen sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Bu çevirmenlerle çalışma olanağı bulamayan yeni yayınevi ya yeni çevirmen arayışına giriyor ve üniversitelerin son sınıf öğrencilerine, hasbelkader Rusça öğrenenlere, evlenip Türkiye’ye yerleşen Ruslara, herhangi bir yolla Türkiye’ye gelen Orta Asya ülkeleri yurttaşlarına çeviri yaptırıyor ya da ikinci dilden çevirtiyor. Rus klasikleri basmak istemeyen her yeni yayınevi, hoş geldi sefa geldi.

Bu ülkede yaşadığım ve bu ülkenin koşullarına göre çalıştığım için ekonomik durum kuşkusuz herkes gibi beni de etkiliyor. Tasarruf etme çabasındaki yayınevlerinin düşürdükleri ilk şey çevirmen ücretleri. Yalnızca yeni çeviriler için geçerli olsa bir nebze, eski sözleşmeleri de değiştirmeye çalışan yayınevleri var.

Hukuki olarak bakıldığında çevirmenin en nesnel sorunları nelerdir? Hak ettiğiniz güvenceye kavuştuğunuzu düşünüyor musunuz?

İlk sırada sanırım, yayınevleriyle tek başınıza “mücadele” etme zorunda kalışımız var. Bir yanda, her türlü hakkını savunan kurumsal olarak hazırlattığı sözleşmesiyle yayınevi, diğer yanda da tek başına çevirmen. Üstelik sözleşmelerdeki maddelerin de değiştirilmeyecek olması. Çevirinin yapısında olan o bireysellik, ne yazık ki işin hukuki kısmında çevirmenin ayak bağıdır. Ne yazık ki sözleşme dışında herhangi bir güvencemiz yok.

Son zamanlarda yayınevleri, ki buna büyük yayınevleri de dâhil, yeni bir akım başlattı; takma isimle çeviri yayınlamak. Çeviren kimdir, hangi dilden çevirmiştir belli olmayan eserler yayılmaya başladı. Bununla mücadele edebilme gücümüz ne yazık ki bireysel çıkış dışında yok. Çeviri yapmak için dil bilme zorunluluğu olmadığından bir yayınevine yapılan çeviriyi “birazcık” değiştirerek teyze oğlunun ya da hala kızının adıyla rahatlıkla yayınlatma devri başladı. Çünkü yayınevi için gerekli tek şey geçerli bir kimlik numarası ve para ödemesi için bir banka hesap numarası.

‘ÇEVİRİ ÖZNELDİR, BİR ANLIKTIR’

“Şu çeviriyi bir de benden okusaydınız keşke…” diyebileceğiniz bir metin var mı? Ya da çok beğendiğiniz, okumaktan keyif aldığınız bir çeviri?

Kendi çevirilerim de dâhil bütün Rusça çeviriler. Çeviri özneldir, tek kişiliktir, bir anlıktır. Yazarın ne dediğini o “anda” nasıl anladıysanız öyle çevirirsiniz. Yanlış ya da doğru, güzel ya da kötü. Sonrasında ne denli uğraşırsanız uğraşın “o an” hep beyninizde kalır. “O anın” her çevirmen için ayrı olacağı belli bir şeydir. Bu nedenle kendi çevirilerimi de okuduğumda daha iyi yapabilirmişim, dediğim çok oluyor. Ben daha iyi çeviririm demek, diğer çevirileri beğenmemek anlamına gelmiyor benim için. Beğendiğim çok sayıda çeviri var. Bunların başında Sabri Gürses’in Yevgeni Onegin çevirisi; Mehmet Yılmaz’ın Brüsov çevirisi Ateş Meleği; Ali Rıza Dirik’in Y. Dubrovin çevirileri; Günay Çetao’nun Platonov çevirileri; Sabri Gürses ile birlikte yaptığımız 25 ciltlik Tolstoy külliyatı.


Soner Sert kimdir?

Sinemacı, yazar. "Köprü", "Baba", "Hastabakıcı" ve "Alarga" isimli kısa filmleri yazıp yönetti. "Duvar" isimli bir öykü kitabı, "Yönetmenler İlk Filmini Anlatıyor" isimli bir de sinema kitabı yazdı.