Cennete bir adım kalmışken…

Romanın karanlığı, sadece gelişen olayların ya da biçimsel tercihlerin yarattığı gerilimin eseri değil. Tam da görmezden gelinen bir sorunu görünür kıldığı için de karanlık bir anlatı Cennetteki Yeryüzü. Cennete bir adım kalmışken kendileriyle yüzleşmek zorunda kalan roman karakterleriyle değil yüzüne bakmaktan kaçındığı bir ayna tutulan okurla hesaplaşan bir yazar olan Garnier, yaşlılık, güvenlik, geleceksizleşme, öteki korkusu, özgürlük, mülkiyet gibi kavramları yeniden tartışmaya açıyor.
Pascal Garnier

Doğuş Sarpkaya  stepansarpkaya@gmail.com

Yaşlılık, son dönemde kapitalizmin korkulu rüyası hâline gelmeye başladı. Hızla artan yaşlı nüfusun toplum içinde nasıl konumlanacağı egemenler için başlı başına bir problem olmuş durumda. Her ne kadar gerontoloji çalışmaları ile birlikte yaşlılığın kontrol edilebilecek bir sürece dönüştüğü iddia edilse de yaşlıların günlük yaşam içerisindeki sorunlarının görmezden gelinmesinin normal karşılandığını söyleyebiliriz. Şu an kesin bir eğilimden bahsedemesek de özellikle Batı toplumlarında yaşlıları toplumdan tecrit edecek projelerin çoğalmaya başlaması da (güvenlikli ve sağlık personelli emekli siteleri modern huzur evlerine dönüşme eğiliminde) yaşlıların günlük hayattan uzaklaştırılmaya çalışılmasına bir örnek teşkil ediyor.

Bu durumun elbette edebiyata da konu olması kaçınılmaz. Fransa’nın üretken yazarlarından Pascal Garnier’in Kafka Kitap etiketiyle yayımlanan romanı Cennetteki Yeryüzü tam da bahsettiğimiz türden yaşlılık korkusunu dillendiren bir kara anlatı olarak dikkat çekiyor.

Cennetteki Yeryüzü, Pascal Garnier, çeviri: Melisa Leciere Muratyan, 144 syf., Kafka Kitap, 2019.

GÜVENLİK ÇILGINLIĞI

Roman, Fransa’nın kırsalında kurulan yeni bir emekli sitesinde geçiyor. Orta sınıf emekli bir çift olan Martial ve Odette Sudre, bekçi Bay Fletch’ten başka kimsenin olmadığı sitedeki yeni evlerine taşınırlar. Henüz sosyal tesislerin işlerlik kazanmadığı, havuzun boş olduğu site, Sudre çifti için bilinmezlerle doludur. Bir süre sonra Parisli zengin bir çift olan Maxime ve MarlèneNude’un taşınmasıyla az da olsa içleri rahatlar. Alımlı ve bu site için fazla genç sayılabilecek Lea ile Odette’in zorlamasıyla sosyal tesislere etkinlikler için gönderilen Nadine’in topluluğa katılmasıyla site ahalisi tamamlanır. Sakinlik, huzur ve bitmeyen bir tatil fikrinin pazarlanmasıyla alınan bu evler bir süre sonra tüm karakterlerin hem kendileriyle hem yaşamla hesaplaşacakları birer hücreye dönüşecektir.

Kitabın mekânının güvenlikli bir site olması tesadüfî değil. Modern zamanların gotik mekânı da diyebileceğimiz güvenlikli siteler, tehlikelerle dolu dışarıdan korunmak için inşa edilen lüks hapishaneler olma yolunda ilerliyor. Şehrin ve toplumsal yaşamın dışında yer almayı gönüllü olarak isteyen üst ve orta sınıfların kendilerini içine hapsettikleri bu alanların yaşlılar için tasarlanmış bir versiyonunda geçiyor,Cennetteki Yeryüzü. Gotik şatonun güvenlikli siteye dönüşmesi fikri ve bunun yarattığı tekinsiz atmosfer romanın gerçekçi bir zemine oturmasını sağlamış. Bir süre sonra sitenin dışına kurulan Çingene kampı da korkutucu dışarısı fikrinin yaratılmasında önemli bir rol oynuyor.

AĞIR GELEN ÖZGÜRLÜK

Kitapta kapitalizmin, güvenlik, mülkiyet ve özgürlük kavramlarını iç içe geçiren, görünüşte liberal tezlerinin masaya yatırıldığını hissediyoruz. Garnier, bu konuda da uyanık davranıyor: Liberal özgürlük söylemiyle otoriter uygulamaların iç içe geçişini ve özgürlük, güvenlik ve mülkiyet kavramlarının özdeşleştirilmesinin Mark Neocleous’un deyişiyle, “alttan alta süre giden bir güvensizliği, yani sınıf sorunuyla derinden bağlantılı olan mülkiyet güvensizliğini” maskelediğini vurguluyor. Her günün “uzun bir Pazar gibi” geçtiği bir zamanda yaşayan Odette’e, “alışkın olmadığı özgürlüğün” ağır gelmesi; Çingenelerin gelişiyle birlikte mülkiyete yapılacak “olası” saldırıların yarattığı korku; Maxime’in kendine yakın hissetmediği her şeye karşı saldırgan tavrı gibi örnekler de okura, özgürlük, güvenlik ve mülkiyet kavramlarının nasıl birbiriyle bağdaşmaz olduğunu hatırlatıyor.

GELECEK YOKMUŞ GİBİ YAŞAMAK

Güvenlikli site içerisinde yaratılan bu atmosfere eşlik eden, betimlemelere boğulmayan ve karakterleri olaylar üzerinden derinleştiren sade anlatım gerilim dozunu ayarlamaya yardımcı oluyor. Karakterlerin farklı özellikleri olaylarla gün yüzüne çıktıkça –Odette’in sinek paronayası, Lea’nın unutkanlık krizleri, Marlène’nin takıntı derecesinde oğlundan bahsedişleri, Maxime’in muhafazakârlığı, Martial’in çekinikliği, Nadine’in bağımlılığı ve Bay Flesh’in gaddarlığı– karanlık bir geleceğe ilerlendiği hissi yaratılıyor. Bu esnada yaşlılığın nasıl yaşandığına dair fikir ediniyoruz. Odette ve Martial’in yaşlarını kabullenişleriyle Maxime ve Marlène’in genç kalma yahut genç görünme telaşları arasındaki tezatlık, yaşlanmaya dair farklı psikolojik tepkilerin yansıtılmasını sağlamış. Nadine, Lea ve Bay Flesh’in verdiği tepkilerse toplumun yaşlılığa bakışını anlamak açısından önemli veriler sunuyor.

Emeklilik fikrinin altında yaşlıları toplumsal yaşamın dışında bırakma çabasının yattığı düşüncesi öne çıkıyor romanda. Kitap aracılığıyla geleneksel toplumlarda sürekli yaşamın içinde olan ve emeğiyle var olan, bu sayede de saygınlığını yitirmeyen aile büyüklerinin, modern zamanlarda yaşadığı kimlik yitimini ve içine düştükleri boşluğu anlamaya başlıyoruz. Taşınılan lüks emekli sitesi de bu boşluğun merkezi olmaya başlıyor: “Evet, burası sürekli tatilde olmak gibiydi ama bir farkı vardı ki o da şuydu: Tatilin bir sonu olurdu, buranın ise yoktu. Sanki sonsuzluk için para ödemişlerdi, gelecekleri yoktu artık. Bu da insanın geleceği olmadan yaşayabileceğinin kanıtı sayılırdı.” Garnier, geleceksizleşmiş, kendinden başka bir şeyi düşünmeyen ama bu bencillik içinde kendi boşluğunun içini doldurmaya çalışan bir yaşlı kuşağının hikâyesini anlatıyor, Cennetteki Yeryüzü’nde.

Romanın karanlığı, sadece gelişen olayların ya da biçimsel tercihlerin yarattığı gerilimin eseri değil. Tam da görmezden gelinen bir sorunu görünür kıldığı için de karanlık bir anlatı Cennetteki Yeryüzü. Cennete bir adım kalmışken kendileriyle yüzleşmek zorunda kalan roman karakterleriyle değil yüzüne bakmaktan kaçındığı bir ayna tutulan okurla hesaplaşan bir yazar olan Garnier, yaşlılık, güvenlik, geleceksizleşme, öteki korkusu, özgürlük, mülkiyet gibi kavramları yeniden tartışmaya açıyor.