Sevgi Soysal’ın ilk dönem öyküleri: Tekliğin Türküsü

İlk dönem öykülerini okumak, Sevgi Soysal’ın daha sonra yazacağı eserlere giden yolu nasıl inşa ettiğini görmemiz bakımından oldukça önemli. Soysal’ın ilk dönem hikâyeleriyle Tutkulu Perçem'de yer alan hikâyeler arasındaki mesafe oldukça kısa. Kadın kahramanlar, ben anlatıcı, zengin çağrışımlar yoluyla ilerleyen anlatı ve Soysal’ın ironisi bu hikâyelerdeki ortak noktalar. Ama en önemli ortaklık, kadın kahramanların cinsiyetçi sistemle olan hesaplaşmaları ve öfkeleri...

Neslihan Cangöz

Geçtiğimiz yıl Sevgi Soysal’ın çevirileri ve eleştiri yazılarının yanı sıra daha önce kitaplarına girmemiş hikâyelerinin de yer aldığı Tekliğin Türküsü yayımlandı. Bu derlemedeki hikâyeleri okumak heyecan vericiydi. Henüz 12 Mart askerî darbesinin yaşanmadığı 60’lı yıllar ve öyküleri dergilerde yeni yayımlanmaya başlayan -daha sonra büyük bir yazar olacağını bildiğimiz- 25-26 yaşlarında gencecik bir edebiyatçı. Sanki zaman makinası ile geçmişe dönüş gibi… İlk dönem öykülerini okumak, Soysal’ın daha sonra yazacağı eserlere giden yolu nasıl inşa ettiğini görmemiz bakımından da oldukça önemli.

Tekliğin Türküsü, Sevgi Soysal, Derleyenler: İpek Şahbenderoğlu, Funda Soysal, 368 syf., İletişim Yayınları, 2018.

1950-70 yılları arasında Türkiye’de hâkim edebi çizgi toplumsal gerçekçilik ile varoluşçuluk arasında salınırken Soysal’ın bu derlemedeki hikâyelerinin varoluşçu, gerçeküstü özellikler taşıdığını söylemek mümkün. Mesela Tekliğin Türküsü‘nde kahramanın kendisiyle, eşyayla, toplumla kurduğu ilişkileri serbest çağrışım gibi görünen diyaloglar yoluyla izliyoruz.

“Dizlerime kavuşturuşum kollarımı. Bir kusuşa sarışım onları. Bir kusuşun kapsayışı beni, seçilmez bir merkezde kalışım. Boyuna kusan bir merkezde. Yuvarlak burada kalsa ya. Doyumsuz bir kusmanın bitimsiz vıcıklığı yayılıyor dalga dalga.
Pis tat ta ra ra – Pis tat ta ra ra.
Sizler ki bu büyük vatanın, büyük evlatlarısınız! Ne büyüksünüz!
Ah ne büyüğüz biz! Atalarımız büyük. Biz en büyük. Büyük oğlu büyük bir milletiz biz…[N]e bu? Kusuyor! Üstümüze kusuyor! Bizlere kusuyor! Bizler ki o kadar büyüğüz! O kadar büyük olan bizlere! Asalım! Keselim! Kestirelim mi? Yavrum sana fistan kestirelim mi?” (31-2)

Varsam da Sonrasızın Oraya… adlı, gerçeküstü öğelerin baskın olduğu öyküde ise kadın ve kocasının arasındaki iletişimsizlik kadının ve bir adamın gözünden anlatılır. Adam, kadının kendine dışarıdan baktığında gördüğü ‘kadın adam’dır. Soysal, kadın kahramanın evliliğin içinde erkekleştiğini, daha doğrusu erkeğin ‘yasalarını’ kabul ettiğini metaforlarla anlatır.

“Yalnız yürümeyi denemeliydim ilkin, dedim. Yandaki un ufak sokağa saptım. Pul meraklısı adam dikiliverdi karşıma. Şimdi hem adamdı yine. Elinde bir sicim tutuyordu ucuna baktım.
Ufak, tekerlekli-tahta bir oyuncak ördekçik. Hem de ne sevimli!
“Ay! Nerde buldunuz bu pulları,” dedim.
“Pul değil, ördek,” dedi. “Bundan böyle yalnız ördek. Benimle gelirsen izin veririm bu ördeği gezdirmene tabii arada sırada. Birlikte ve ördekli ne güzel olur!”
“Evet,” dedim, “aynı eskisi gibi hem de. Ama pul, dedim, asıl merakım pulculuktur benim.”
“Önemli olan toplamak,” dedi. “Birlikte olabilmek için özde anlaşıp ayrıntılardan fedakarlık etmeli” (35).

Tutkulu Perçem, Sevgi Soysal, 62 syf., İletişim Yayınları, 2018.

Sevgi Soysal’ın bu ilk dönem hikâyeleriyle Tutkulu Perçem‘de yer alan hikâyeler arasındaki mesafe oldukça kısa. Kadın kahramanlar, ben anlatıcı, zengin çağrışımlar yoluyla ilerleyen anlatı ve Soysal’ın ironisi bu hikâyelerdeki ortak noktalar. Ama en önemli ortaklık, kadın kahramanların cinsiyetçi sistemle olan hesaplaşmaları ve öfkeleri. Nereye de Gidiyon Kız Cennet? öyküsünde olduğu gibi… Bu öykünün kahramanı, kışın, yalılarda oturan kalın paltolu insanlar seyrederken soğuk suya girip yüzen ve fotoğrafları çekilip haber yapılan bir kadındır. “Yüksek sesle kahkaha atmadığını, haykırmayı bilmediğini” sadece kendinin duyduğu bir sesle konuştuğunu, okulda hep orta sıralara, orta sıraların da ortasına oturduğunu hatırlar. Renginin “çürümeye yüz tutmuş yosun rengi” olduğunu düşünür. Kendi ten kokusundan iğrenir.

Bedeninden tiksinerek büyüdüğünü anlarız. Julia Kristeva’nın abjection kavramını hatırlatır biçimde bedeninin atıklarını biriktirip seyreder, kirli saçlarını, saçının kepeğini, içi kir dolmuş uzun tırnaklarını… Erkeğin yasalarının kadın bedenini ve cinselliğini pis, suçlu ve günahkâr kabul etmesine yönelik kuvvetli bir eleştiri vardır burada. Öykünün ilerleyen bölümlerinde Soysal’ın doğa/kültür ikiliği üzerinden düşünerek kültürle tanımlanan bedenlerde hâkim olan eril dil ve bakışın, kadını öteki ve abject (sefil)  gibi birçok kavramla ilişkilendirdiğini hâlbuki doğada bu tür bakışın olmadığını kabul ettiğini anlarız.

“Doğru otele gitti. Banyosunu sıcak suyla doldurdu…[y]atağının temiz, keten çarşaflarına bıraktı vücudunu. Kutsal vücudunu. Teninin iç açıcı kokusunda rahat bir uykuydu gelen. Doğayı tanımayan, insansı çirkinliklerine yumulan, küflü yosun renginde birilerini hiç tanımamıştı. Belki de böylelerinin yanından, yanı başından izlemeden geçip gidivermişti. Kendini, kutsal kendini rüzgâra bana bana, güneşi içe içe geçip gitmişti yanlarından.” (43-44)

Annesi ise “dolma renginde, pilav renginde, patates renginde”dir. Soysal, evdeki cinsiyetçi işbölümünü ‘alışveriş filesinden iç çamaşırlı’ anne ve pijamalı, hep radyo dinleyen, aldığı, alacağı maaşları hesaplayan, arkası basık terlikleriyle ve pijamasıyla bahçede oturan baba figürüyle çiziverir. Bu öyküde kahramanın, evdeki ve dışarıdaki eril tahakküme karşı yalnız ve çaresiz olmadığı şu cümlelerle anlaşılır: “Gitgide daha çabuk yüzüyordu. Flaşlar yanıp sönüyor, kadın çoğalıyordu. Birçok kadınlar, kızlarına bakınca genelevleri hatırlayıp öfkelenen adamlara doğru yüzüyorlardı”.(41)… Karşı kıyı. Alkışlar. Babasının pijamasının paçalarını yakalayıp çekti kendini yukarı. Her tarafından sular damlayan sabah yüzüyle gülümsedi…[B]ir ısı yayıldı soğukta.” (43)

Dönemeç, klasik öyküleme tekniklerinin dışında, zaman, mekân ve kişilerin belirgin olmadığı, Sevgi Soysal’ın bilinç akışı gibi o dönem için oldukça yeni olan anlatım biçimlerini denediği bir öykü, neredeyse bir manifestodur. Kadın kahramanın erkeklerle oturduğu bir masada zihninden geçenlerden ibaret olan bu kısa öyküde ataerkil sistemin makbul kadın olmak için dayattığı baskılar ve toplumsal kurallar kıyasıya eleştirilir. Kahramanımız, bu tahakkümcü sistemle mücadele etmekten, başarısız olmaktan, sürekli engellenmekten, yorgun ve öfkelidir:

“Bütün bunları durmanın acısıyla, en yorucu biçimde yapıyorum. Durmamı nasıl unutabilirim – beş on erkek arasına oturmuş”. (46)…”[b]eş on erkek arasına çakılı. Adım atamıyorum, atılacak adım olmadığını, yolun hep uzayacağını biliyorum, ama hıza inanmışım bir kez.” (51)

“Sonsuz hınçlıyım sizlere, sevinin. Yalnız kalmamı engellediğiniz, yapayalnız koduğunuz için beni. Sizin dilediğiniz kadın olmak korkusundan, kadın olmaktan vazgeçirdiğiniz için beni. Kadınlığımı gizlemek zorundayım karşınızda. Kadınlığımla hoş görürlüğünüze sığınmamak için. …[H]ep savaşmalıyım oysa sizle, aslında hiç savaşmamalıyım, kendime kalmalı gücüm, kendimle kalabildiğim zamana.” (50)

Nereye de Gidiyon Kız Cennet? öyküsünde olduğu gibi bu öyküde de tekrarlayan ‘kutsal’ kadın bedeni imgesi vardır. Kahraman, -ki isimlerinin olmaması bir başka ortaklıktır- doğayla iç içe olduğunda eril bakışla kirlendiğini düşündüğü bedeni kutsallaşır. Elbette bu pis, suçlu beden imgesine karşı konumlandırılan sarkastik bir kutsallıktır:

“Şimdi bu boş dört duvar arasında, gerektiği için iki misli sigara içilen, dumanlı içki bardakları arasında birbirimize düşmanca baktığımız yerde değil de ağaçsız, tatlı meyilli bir tepede olsam. Yatıp sırtüstü dizlerime kavuştursam kollarımı, öylece aşağılara yuvarlasam kutsal vücudumu, neşeden çığlık atardım” (51).

Soysal bu öyküsünde, eril imtiyazlarından vazgeçmedikleri gibi, sistem karşıtı görünmelerine rağmen cinsiyetçi sistemi sorun etmeyen ve bu sistemin bir parçası olan, siyaseten solda yer alan erkekleri güçlü bir biçimde eleştirir. (1963 yılında yazılmış bu öyküyü okurken Türkiye’de yaşayan her canlı kadın bu deneyimi tadacak galiba diye düşündüm!)

“Kahramanlık anıtı gibi oturursunuz adamın midesine. Biraz kıpırtısı olan bir kadın için milli marştan farksızsınızdır. Taş gibi dikilmeli yanınıza varan. Bir de utanmadan başkaldırma türküleri eksik düşmez ağzınızdan. Topuklar yerde, sözler ileri, ileri marş. Kadınlar topuklarıma sürünedursunlar ben sözlerimle Kaf Dağı’nı aşayım.(46-7) …[B]eni en çok yormaması gereken kişiler olmanız gerekirken en çok sizlerle yoruluyorum. Aslına bakılırsa hiç varmamalıyım yakınınız.” (49).

Soysal’ın öfkesi öyle büyüktür ki, bu erkeklerle işbirliği yapan kadınlar da –dolaylı da olsa-öfkeden payını alır: “Bir çift hayran inek bakışı buldunuz mu işiniz iştir, sonsuza dek at koşturur iri sözleriniz”, “ne rahattır o yaşamsız, sözlerinizi papağan gibi tekrarlayan kadınlar” veya “alay etmeler” yalnız erkeklere kalmıştır, “onunsa hiç gelmez köle aklına kirli donlarınızla alay etmek” (48) diye yazar. Bugünden bakıldığında yeterince feminist bulunmayacak bu yaklaşımı eleştirmeden önce öykünün 1963 yılında, 27 yaşında bir yazar tarafından yazıldığını ve 60’lı yıllarda ikinci dalga feminizmin Batı Avrupa ülkelerinde ve ABD’de henüz yükselmeye başladığını hatırlamakta fayda var. Keşke toplumsal cinsiyetle ilgili iktidar ilişkilerinin her sınıftan, ulustan, ırktan kadınları farklı biçimlerde ezdiğini o yıllara ışınlanıp söyleyebilsek.

İsyankâr Neşe – Sevgi Soysal Kitabı, Hazırlayanlar: Seval Şahin, İpek Şahbenderoğlu, 535 syf., İletişim Yayınları, 2015.

Diğer taraftan toplumcu gerçekçiliğin egemen olduğu dönemde yazılan Tutkulu Perçem gibi ilk dönem yapıtları göz önüne alınarak Sevgi Soysal bireycilikle itham edilmiştir. İsyankâr Neşe (1) adlı kitapta yer alan makalesinde Pelin Başcı bu durumun pek matah olmadığını belirterek şöyle devam eder: “Sevgi Soysal hikâyelerini kaleme aldığında bireysel sorun ve tercihlerden söz etmek hoş karşılanmaz, kadın ve cinsel kimlik konuları kolay kolay tartışılmaz, bu konular ancak antikapitalizm, ideolojik tercihler, toplumsal ve sınıfsal mücadele koşulları, sosyalizm ve sömürge karşıtlığı gibi bağlamlarda seslendirilirdi”(247-64).
Mesela Mümtaz İdil, Sevgi Soysal’ın yapıtlarını incelediği Bir Sevgi’nin Öyküsü adlı eserinde Tutkulu Perçem’i dili, anlatım biçimi gibi özellikleri bakımından başarısız bulduğu gibi, “Her ne kadar Tutkulu Perçem’de kadınca bir dünya görüşü yer yer kendini gösterse de, yine de bu kısmen feminist diyebileceğimiz yaklaşım da Sevgi Soysal’ı önemli bir yazar yapacak güçte tutarlı değildir” (37) der. Aslında İdil’in haz etmediği şey, eserlerde feminist bir bakış açısının olmasıdır; kadın hakları savunulabilir ama feminizm gibi aşırılıklara(!) kapılmadan. Zaten “Kadın yazarlar ilk ürünlerinde genellikle kadın hakları üzerinde durmayı neredeyse alışkanlık haline getirmişlerdir. Bu tavırlarında çoğu kez haklıdırlar da… [B]unun da kadın yazarların ilk ürünlerine yansımış olması şaşırtıcı değildir. Feminizme saplanmadığı sürece bu duyarlılık, haklı ve yerindedir de” (42) diye ilave eder. Genel olarak Soysal’ın yapıtlarına şefkatle yaklaşmasına rağmen Mümtaz İdil Tante Rosa’yı da şu sözlerle eleştirir:

“Anlatım tekniği açısından çok başarılı olmasına karşın, Tante Rosa’nın toplumsal sorunlara ciddi olarak eğilme kaygısı olduğu söylenemez. Buna biraz da…[T]ante Rosa’nın kişiliğinde “kadın” sorununun işlenmesi neden olmuş denebilir. Kuşkusuz “kadın” sorunu da tek başına bir toplumsallık içermektedir, ancak Soysal’ın ele alış biçimi bunu yansıtmaktan hayli uzaktır. Soysal, bireysel yaklaşımdan kurtulamadığı için de bu kahramanını evrensel kadın sorunları içine sokamamıştır… [B]u nedenle de, zaman zaman göklere çıkardığı, zaman zaman da eleştirdiği Tante Rosa’yı “insani bir denge içine sokamamıştır. Eleştiriler de, övgüler de salt kadına özgü kalmıştır” (52).

O dönemde bireysellik olarak görüp değersizleştirilen şeyin edebi tercih değil cinsiyetçi bir toplumda yaşayan kadınların deneyimleri olduğu açık değil mi? Üstelik bu değersizleştirmeden sadece Sevgi Soysal’ın yapıtları değil, kadın deneyimini merkeze koyan dönemin diğer kadın yazarlarının da payını aldığını biliyoruz.

Ama işte ikinci dalga feminizmin “Özel olan politiktir!” şiarı henüz dillendirilmemişti. Yani bedenin, cinselliğin, ailenin, dilin, gündelik varoluşun sorgulanmasının nasıl devrimci bir politika olduğunu, toplumsal cinsiyetle ilgili iktidar ilişkilerinin rastlantısal değil, sistematik olduğunu göstermenin ne çok şeyi sarstığını fark etmek için 80’leri beklemek gerekiyordu. Eleştirmenler cinsiyet kategorisinin politik olduğunu fark etmemişti ama Sevgi Soysal biliyordu. Kendisiyle yapılan bir söyleşide Mübeccel İzmirli’ye verdiği cevap bu bakımdan çok açıklayıcıdır:

Hemen bütün çalışmalarınızda bir konuyu, yalnızca aşk ve zıt cinslerde cinsel ilişkiler sorununu enine boyuna bıkmadan işliyorsunuz. Bunun dışında toplumsal konular, evrene, doğaya, insana özgü bütün öteki çok çeşitli sorunlar ve dünya kuruldu kurulalı varlığın o hiç değişmeyen, eskimeyen kargaşası, başka bilinmezlikler, yorumlar, oluşumlar neden ilgilendirmiyor sizi hiç?

Aşk ve cinsler arasındaki ilişkiyi çiklet gibi çiğnedimse bunun nedeni sorunlarımın üstüne yeterince çıkamayışımdır. Eskilerde dış dünyayı görebilmek için önce öz düğümlerin çözülmüş olması gerektiğini sanırdım. Böyle bir şey olmaz tabii. Sanatçı için asla olamaz. Kendini görmeye, seyretmeye başlayan kişi çevre gözlemini de ister istemez yapar. Yeter ki görmeyi öğrenmiş olsun. Bir yazarın “şimdi kendimi anlatacağım, şimdi de toplumu anlatacağım” diye sürgüleri açıp kapaması olacak iş değil (290).

Tutkulu Perçem’in, On Bir Ayın Birisinde Gidelim Güzel Gidelim öyküsünde kadın kahramanını “Din kitaplarını ahlak kurallarıyla, ahlak kurallarını inançlarla, inançları din kitaplarıyla karıştıran” bir yaşlı din profesörü ile karşılaştıran Sevgi Soysal, bireysel olarak kategorize edilenin aslında toplumsal olduğunu elbette biliyordu.

Dipnot

  1.  Başcı, Pelin. “Sevgi Soysal’ın ‘Ay’ı Boyamak Adlı Hikayesinde Kimlik, Cinsiyet ve Temsili (Performatif) Dönüşümler” İsyankâr Neşe. Seval Şahin. İpek Şahbenderoğlu,  247-64. İstanbul: İletişim yayınevi, 2015.