Samuel Beckett ve 'Adlandırılamayan'ın adı

Samuel Beckett'ın üçlemesinin sonuncusu 'Adlandırılamayan' Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yayımlandı. Adlandırılamayan, belirli karakterleri, bir düzen dahilinde olayların gelişim çizgisi içine yerleştiren; roman bireyinin belli bir mantıkla değişimini sunan; dramatik bir durumun yükselişini-çöküşünü betimleyen geleneksel romanla kökten ters düşen bir roman...

Ahmet İlhan

İnsan türü, kendini deneyimlemenin sonuna gelmiştir, demişti bir filozof. İnsan olabilmenin sınırına yani. Mevcut dilinin, söyleminin, eyleminin ötesi neyi işaret eder, peki? Belki de ötesi ‘adlandırılamayan’ olandır. Beckett’ın işaret ettiği adlandırılamayan, bugünlerde büyük bir kederle, acıyla andığımız 2 Temmuz Madımak katliamı gibi, tarihimizde ne yazık ki sıkça rastladığımız türde büyük trajedileri hangi adla, sıfatla tarif edeceğimizi bilememenin çaresizliğinden kaynaklanan bir ‘adlandırılamayan’ değildir. Ya da onu da içerir. Fakat Madımak Katliamı türündeki acılar daha çok Hannah Arendt’in “Radikal kötülük veya Kötülüğün sıradanlığı” biçiminde tarif ettiği acı tanımlamalarının içinde isim bulabilir. Ancak Arendt bile bu tür trajedilere uygun bir adlandırma yapamadığından bunu kötülüğün sıradanlığı ya da radikalliği gibi tarif etmiştir. Beckett, insanın tuhaf, hastalıklı yanlarını ortaya çıkarmanın yanı sıra daha çok insan denen türün kendini deneyimlemesinin niteliğiyle ilgilendi. Klasik olayların, bireylerin, sosyal ilişkilerin, görünür mücadelelerin içinde varlığın dışsal tuzakları biçiminde ortaya çıktığını fakat bunların, insanın asıl acılarını, sorunlarını ve insana dair olanı gizleyen unsurlar olduğunu düşündü. Beckett, bu anlamda dünyaya bir varlık olarak bırakılmış olma gerçeğiyle nasıl başa çıkabiliriz, biz kimiz, gerçek doğamız nedir, insan ‘ben’ derken ne demek ister, sorularıyla ilgilendi. Şöyle formüle etti bunu: “Yazıyorum” derken kendimden bahsediyorum, bir parçamın başka bir parçamın ne yaptığını anlatan bir parçayım. Hem gözlemciyim hem de gözlemlediğim nesne benim. İkisinden hangisi gerçek ‘ben’dir?”

Beckett’in üçlemesinin sonuncusu L’Innommable (The Unnamable), 1953’te yayımlandı. Bu üçlemeyi sırayla okumalıyız: Önce “Molloy“, sonra “Malone Ölür” ve son olarak da “L’Innomable-Adlandırılamayan“. Beckett, sonuncusuyla döngüyü tamamlar. Üçünde de arzu edilen hiçbir şeye ulaşılmaz, bu hiçlik, karamsarlık dairesi sonuncuda iyice daralır. Sonuncuyu okumak ilk ikisinden daha zor çünkü Adlandırılamayan, bir diğer adıyla ‘İsimsiz’ diğer ikisine göre giderek hem zihinsel takip olarak hem felsefi olarak hem de dilsel özelliği bakımından daha sıkışık hale geliyor. Peşinde koşacağımız, sürükleneceğimiz bir entrika yok; hiçlik içinde, takip edilemeyen bir dizi ilerleme. İlerleme de olmayabilir bu, sadece bir ses, bir şey söylemek istemeyen ama durmadan konuşan gövdesiz bir ses: “İnsan bir şeyi çalıştırmaya başlıyor ve sonra bunu nasıl durduracağını hiç düşünmüyor. Konuşmaya uygulayalım bunu; insan konuşmaya başlıyor, istediğinde susmak elindeymiş gibi. Bir şeylere son vermek olanağını araştırmak, sesini susturmaya çabalamak, söylemin sürüp gitmesini sağlıyor. Hayır düşünmeye çalışmamalıyım, yalnızca konuşmalıyım… Konuşma cinnetim içinde gerçeklik arayışım bu…”(38) Tüm roman böyle ilerliyor.

‘ONU DURMADAN KONUŞTURAN, NİHİLİZMİNİ YİTİRME KAYGISIDIR’

Neden susmak istemiyor, başlangıçta tam olarak bir şey söylenemez. “Ancak konuşmak zorundayım, asla susmayacağım, asla.” Ama vahşi bir ırmağa dönüşmüş, çağıldayarak kaynağından dökülen bir ses, nesnesiz bir düşünce akışı, sona doğru az da olsa sezdirir nedenini: İçinde vücut bulduğu karamsarlığını, nihilizmini yitirmek kaygısıdır, onu durmadan konuşturan. J.M. Coetzee, Beckett’in Kartezyen ve düalist olduğunu bu anlamda insanın bir beden ve bir de zihinden yapılmış olduğunu düşündüğünü ve ayrıca beden ile zihin arasındaki bağlantının açıklanamamış ya da gizemli olduğu kanaatinde olduğunu söyler. Bu anlamda benliğin bu düalist anlatımını hem kullanır hem de bunu komik bulur, der. Varoluşumuzun ikili olduğu ve bunun dünyada tedirgin ve kaygılı oluşumuzun kaynağı ve kökeni olduğu kanısında olan Beckett, bunu değiştirebilecek hiçbir düşünsel gücün de olmadığına inanır ve bu nedenle de varlığımızı absürt bulur. Ancak Adlandırılamayan’da hiç durmadan konuşan ve söylediği her ifadenin içerdiği kuşkunun kuyruğundan yakalayıp peşinden giden ve bunu bir başka söylem üretmenin nesnesi yapan anlatıcının, Descartes’ten esinlenilen Kartezyen düalizmin etkisinde hareket ettiğini düşünebiliriz.

Adlandırılamayan, Samuel Beckett, Çevirmen: Uğur Ün, 208 syf., Kırmızı Kedi Yayınevi, 2019.

‘SOLUKSUZ TEK BİR MONOLOG CÜMLESİ’

Anlatıcı takıntılıdır ve romanı açarken kimin açtığını sorarak başlar: “ Neredeyim şimdi? Kimim şimdi? Sormuyorum bunları kendime. Ben diyorum, ben. Ama inanmıyorum buna.” Anlatıcı daha sonra önceki karakterlerden, üçlemenin başlangıcı hakkında konuşur. Molloy’dan Malone’dan bahseder. Sonra kendine ama belli biri olmayan kendine döner ve bir varsayım olarak tanımlar varlığını; belirsizliğin, hiçliğin içine yerleştirir. Genel olarak “adsız” olan ve ‘ben’ zamirinin uzamsız, gövdesiz, zamansız boşluğuna iliştirilen sesini kullanan anlatıcı, arada Mahood ve Worm adıyla karşımıza çıkar. Roman, upuzun, soluksuz, dramatik tek bir monolog cümlesidir adeta. Anlatı, kişisiz ben sesinin baştan sona hissettirdiği acı ve entropi duygusuna rağmen yaşamaya devam etme arzusuyla son bulur: “sürdürmeniz gerekiyor, sürdüreceğim.”(202)

Samuel Beckett’in felsefe ve psikanalizmden derinlemesine yararlanan aklı, zihnin işlevine ve imkanına büyük bir merakla sarılır. Belki de bu nedenle Beckett’teki içsellik deneyimi kaotiktir ve genellikle varlığı, kendi düşünsel kozmosunda, zihninin ürettiği kara deliğin anaforunun çekiminin etkisindedir. Ve yine bu nedenle zihni, bir merkeze odaklanamayan değişken, dinamik bir enerjiyle dolu düşünce gücünün bütün olanaklarıyla donatılmıştır. Maurice Blanchot, bu kaotik ve denetlenemez dil ve düşünce evrenini şöyle tarif eder: “İsimsiz’e atanan daire bir noktaya indirgenmiştir, galaksinin merkezinde, zamanın deforme olduğu, her şeyin kopup kaybolmadan acele ettiği galaksinin ortasındaki kara deliktir. Bu noktada yaşayan varlık mutlaka isimsizdir, çünkü “Ben”, bu “ben” sonsuza dek tanımlanamaz.”

‘GÖSTERENLE GÖSTERİLEN YER DEĞİŞTİRİR’

Beckett romanları için ilk değerlendirme sözcüğü anlayamamak, tarif edememektir. Çok zorlu, sıkıcı ve bunaltıcı okuma serüveninin ardından okuyucuda oluşan duygu; ağırlığı olan bir boşluktur. Romandan geriye kalan nedir, sorusuna kolayca cevap verilemeyişidir. Adlandırılamayan, bir iç monolog, ancak yöntemsel olarak yazılmış benzerleri gibi değil; hatta aynı yazarlık sınıfına dahil edildiği ve yazar olarak çok etkilendiği James Joyce’un metinlerinin aksine, karakterin bilinç akışında düşüncelerinin zihinsel takibi yapılamaz. Bilinç akışı Beckett’a izlenemez, takip edilemez ve tanımlanamaz biçimde karmaşık, döngüsel ve sıçramalıdır. Zira Beckett’ta karakterler düşüncelerinin bir nesnesi, bir hedefi olmasını reddeder, bir yerde belli bir anlama doğru hizalanmış düşünceyi reddederler. Klasik anlamda gönderici, ileti ve alıcı döngüsü işlemez. Gösterenle gösterilen yer değiştirir; belli bir ileti de iletinin yönü de yoktur. Çünkü karakterler, kendilerini varlık hallerinden soyutlamak, varoluşlarından kurtulmak, hiçleşmek için uğraşırlar. Bu anlamda rasyonel bir tarih, evrim, değişim yoktur. Varoluş halinin başlangıcında; saf enerji, düşünce halinde takılıp kalınmıştır. Anlatıma teatral bir imkan kazandırılsa da bilinen anlamda bir hikayelendirmeye rastlanmaz. Belirli karakterleri, bir düzen dahilinde olayların gelişim çizgisi içine yerleştiren; roman bireyinin belli bir mantıkla değişimini sunan; dramatik bir durumun yükselişini-çöküşünü betimleyen geleneksel romanla kökten ters düşen bir romandır, Adlandırılamayan.

Beckett’te dilin bütün olanakları olaysız, izleksiz, kişisiz, mekânsız ve zamansız bir anlatıyı oluşturmak için adeta seferber olmuştur. Hem edebi dilin hem gündelik dilin tüm imkanları söylemin coşkusuna, ısrarına ve parıldayışına eşlik eder. Anlatının öznesi ve nesnesi klasik felsefenin tanımı dışına taşmıştır. Tanımlanabilir, tarif edilebilir bir düzenin içinde yer almayan özne ve nesne, kendisi de belirli bir tanım içinde yer almayan süreklileşen daha büyük ve genel bir metamorfozun parçası olarak akılda canlandırılabilir edimler içinde bulunmaz. Bilinç akışının içinde kurulan ve kurulduğu an dağılan Heraklitçi bir akışın özneleridir.

‘İNSANIN PARADOKSAL TEMSİLİ HİÇLİĞİN İŞARETLERİNE DOĞRU İLERLER’

Yazar, anlatının en başına, kaynağına uzanıyor; dilin, anlamın en girift kuytuluklarını araştırıyor ve sınırlarını zorluyor. Ancak okuyucunun peşinden gelmesi için ona üzerinde duracağı bir zemin, yürüyeceği bir yol, mantıklı bir dizge vermiyor. Varsayımlardan, belirsizliklerden, hiçbir şeyden başka bir şey yok. Bedeni, kimliği, varlığı şüpheli bir sesten yükselen, daha önce hiç duyulmamış vahşi bir ezgi dışında okuyucuya sunulan bir şey yok. Arada bir çarpıcı bir dalgınlıkla, yanılsamayla bir isme, Mahood ve Worm’a dönüşen bu sesin, bu kişisiz ‘Ben’in iç içe derinleşmesiyle beliren insanın paradoksal temsili, sayfalar boyunca tekrarlarla, bir yere varmayan düşünce akışlarıyla, iç çekişlerle, sesli suskunluklarla, varyasyonlarla adım adım hiçliğin işaretlerine doğru ilerler. Kendimiz hakkında konuşmanın imkansızlığına dil yoluyla ulaşmaya çalışmanın çaresizliğini hissederiz romanı okurken. Anlatı; hafızamızı, dilimizi, birikmiş varlığımızı sorguladığımız yerçekimsiz bir alana taşır bizi. Düşüncemize eşlik edemeyen ölü bedenlerimizle aynı odayı paylaşmanın hüznünü taşırız.

Beckett’in romanlarının, roman tanımının dışında beliren, klasik anlatı ve dili parçalayan, dağıtan, bozan ancak yine de kurgu dünyasının bir parçası sayılan niteliğinin çok tartışıldığını biliyoruz. Klasik anlatıyı dağıtan, bozan yapısı, ilk önce alışkın olunan anlatıcı kişinin karmaşıklaştırılmasıyla ortaya çıkar. Anlatıcının belirsizleşmesi, varlığının ve yokluğunun tartışılması-bir anlamda dağılması, anlatının üretici varlığının yok olması anlamına gelir. Bu da ona, varoluş hali kazandıran söylemin tam olarak bir anlatıya dönüşmemesine yol açar. Ayrıca anlatıcı kişinin parçalanması onun etrafında örülen, keşfedilen temayı, olayı ortadan kaldırmaya başlar. Bir kimliğe işaret etmeyen ‘Ben’ zamirinin herhangi bir anlamsal tutarlılıktan yoksun, kaygan bir yok kişi oluşu, onu sadece dilbilgisel bir ögeye indirger. Bu da onu belli referansların alanlarından uzaklaştırıp bütün referansların belirsiz ve tekinsiz alanına taşıyarak saf bir mevcudiyet halinde salınımlı kılar. Bu anlatıcı zamir, belirli bir hiyerarşi ve merkezi anlam alanından uzak kalarak söylemini geçersiz kılmış ve düşüncelerini de içi boş sözcüklerin dizilişine indirgemiştir. Örneğin:” …kapının önünde duran benim, hangi kapının, burada bir kapının ne işi var, bunlar son sözcükler ya da mırıltılar bunlar, mırıltılar geliyor, iyi biliyorum bunu, hayır bunu bile bilmiyorum, mırıltılardan söz ediyorsunuz, uzak çığlıklardan, konuşabildiğiniz sürece, önce söz ediyorsunuz onlardan, sonra söz ediyorsunuz onlardan, bunlar da yalan, sessizlik olacak, sürekli olmayacak bu sessizlik, dinlerken tükenecek, beklerken tükenecek, bozulsun bu sessizlik, ses bozsun bu sessizliği…”

Öyleyse Mahood’ın, Worm’un ve anlatıcı Ben’in birbirlerinin üzerini sarmasıyla oluşan ardışık hikayeleri, ağzından başka bir şeyi olmayan bir yüzün kaygılı, huzursuz, güvensiz sesiyle aynı yalnızlığa, karamsarlığa, hiçliğe taşınan serüveni, okuyucuyu nereye çağırıyor olabilir? Kendileriyle birlikte herkesi içine alan bir hiçliğe mi? Zira Adlandırılamayan’da anlatı bütün anlatı versiyonlarına rağmen belirli bir anlama doğru yol almaz. Zamirler, fiiller, zarflar ve diğer bütün kelimeler, içerdikleri anlamlar yoluyla bir tek, karşıtlarının anlamlarını belirleme konusu oldukları bir paradoksal anlatıya hizmet ederler. Birinin diğerinin değerini belirlediği semantik bir işlem oyunu, ancak tüm kelimeler içerdikleri anlamlarla birlikte daha büyük ve genel bir anlamsızlık tarafından emilir, erir ve yok olurlar. Bilinçaltında bir hikaye var ama anlatıcı sadece engellendiğinde ortaya sınırlı bir biçimde çıkıyor ve kayboluyor; her söylemi bir önceki söylemini toprakla kapatıyor ve anlatıcı kendi üstünü örten bir mezarcıya dönüşüyor. Zira anlatıcı, anlatının sıralama düzenini bilinçli olarak bozan, belirli bir duruşun oluşmasına engel olan, söylemin anlaşılamaz-ulaşılamaz bir gerçeklik karşısında dağılıp gitmesine neden olan biridir. Diğer taraftan bu anlatıcı, trajik aleminde acı çeken insanlığın içinde benliğini arayan biridir ve bu anlamsızlık, isimsizlik herkese ve tüm zamanlara aittir.