Tuğrul Eryılmaz: Hülya Koçyiğit ve Filiz Akın hiçbir zaman favorimiz olmadı

Gazeteci ve yazar Tuğrul Eryılmaz'ın Asu Maro'ya verdiği nehir söyleşiden oluşan 68’li ve Gazeteci kitabı İletişim Yayınları etiketiyle yayımlandı. "Türk sineması hiçbir zaman sektör olamadı" diyen Eryılmaz ile kitabını, filmleri, aktörleri ve sinema sektörünü konuştuk.
Fotoğraflar: Sakıp Yaşar

Ertekin Akpınar – Zafer Yörük

DUVAR – Tuğrul Eryılmaz’ın 68’li ve Gazeteci adlı kitabının arka kapağında şöyle bir cümle var: “Memleket gazeteciliğinin önde gelen isimlerinden…” Gerçekten de öyledir. Türkiye ana akım medyasında ömrünü geçirmiş bir gazeteci için bu, hiç azımsanmayacak bir başarıdır. Eryılmaz’ın 68’li ve Gazeteci söyleşi kitabını okuduğumuzda, medyadan edebiyata, edebiyattan müziğe, müzikten sinemaya kadar eşsiz tanıklıkları ile karşılaşıyoruz. Bu kitap üzerine yazılar yazıldı, söyleşiler ve programlar yapıldı. Hepsi çok güzeldi. Ama bize göre, bir eksiklik vardı. Kitabın özelinde, Tuğrul Eryılmaz’ın ‘sıkı’ ya da ‘gizli bir sinefil’ olması dikkatimizi çekti. Bu vesileyle, 68’li ve Gazeteci kitabının hatırlattıkları ve hatırladıklarıyla, sinema tutkunu Tuğrul Eryılmaz’ın filmlerini, aktrislerini ve aktörlerini konuştuk.

Karşınızda 68’li ve sinefil Tuğrul Eryılmaz…

Zafer Yörük, Tuğrul Eryılmaz ve Ertekin Akpınar

Kitabınızda, ‘İlk Gençliğin Şehri: İzmir’ bölümünden başlayalım istiyoruz. Orada şöyle bir cümle kuruyorsunuz: “Buluğ çağına gelmek üzere bir genç insan düşünün, üç beş tane kışlık, belki 20 tane yazlık sinema… Bütün mahalle sinemaya giderdik…” İlk izlediğiniz filmi hatırlıyor musunuz?

İlk izlediğim film galiba Boş Beşik’ti.

Fatma Girik’in oynadığı…

Hayır. İlk çevriminden söz ediyorum [1952]. Muhterem Nur vardı. Bir yazlık sinemadaydı. Perdede görmekten sevindiğimiz, sevdiğimiz ve saydığımız aktör ve aktrisler vardı. Muhterem Nur, çok hoşumuza giderdi. Ağlaktı biraz ama çok severdik. Sezer Sezin, Eşref Kolçak, Neriman Köksal, Hulusi Kentmen, Pervin Par, Orhan Günşiray, Turhan Seyfioğlu biz bunları çok severdik. Türkan Şoray, Kadir İnanır, Halil Ergün daha ortalıkta yoktu.

“Lisede en renkli numaralarımız Alsancak’ta Tayyare Sineması’na gitmekti. Çünkü hep yabancı filmler gösterilirdi. Hiç unutmam, Şahidin Gözleri diye bir film; Hayley Mills ile Horst Buchholz vardı, ben Hayley Mills’e İngiltere’ye mektup yazdım, imzalı bir fotoğrafı gelmişti bana, şortlu fotoğraf, “To Tuğrul” diye.” Hayley Mills’e, mektup yazdıran o dürtüyü merak ediyorum.

O fotoğrafı nasıl kaybettiğimi, hiç bana sorma! Bilmiyorum. Hayley Mills, yaşı bana yakın yeni yetmeydi. Film çok güzeldi. Beni çok etkilemişti. Mektup gelince de, dünyanın en mutlu insanı olmuştum. O mektubu günlerce herkese gösterdim. Hiç unutmuyorum, tişört ve kısa şortuyla çektirdiği imzalı bir fotoğraftı. Sonrasında onunla aynı yıl doğduğumuzu öğrendim. O zaman yaşımız on üç falan.

Mektubunuzda, ne yazmıştınız?

İngilizce öğretmenimin yardımıyla ona çok hayran olduğumu, bana bir fotoğraf gönderirse çok mutlu olacağımı yazmıştım. Kısa bir mektup yazdım gönderdim İngiltere’ye. Ve o mektup da gitti. Sonra bir gün yanıt geldi; fotoğrafla birlikte… Düşünebiliyor musunuz?

‘YEŞİLÇAM ÇOK KÖTÜYDÜ’

“Biz 65, 66’ya kadar Türkan Şoray’ın filmlerine gizli gizli gittik. Yerli filmlere gidilir mi canım. Kimse yalan söylemesin. Türkan Şoray ve Fikret Hakan’ın filmi var ne yapalım, Kurtuluş’taki Konak Sineması’na giderdik utanarak, birilerine görüneceğiz diye” diyorsunuz. Türk filmlerinde, o dönemde sizi utandıran şey neydi?

Yeşilçam, çok kötüydü. Halkın beynini yıkıyorlardı. Abuk sabuk aşk hikâyeleri oluyordu. Halbuki onları biz de seviyorduk. Fakat bu filmlerin sanatsal değeri yok, diyorduk. Nedense. O zamanlar sinema eleştirmeni olarak bir tek Atilla Dorsay ve Ali Gevgilili vardı.

Semih Tuğrul da vardır.

Olabilir. Ama hep yabancı filmler üzerine yazılırdı. Ona şartlandık herhalde biz. Yabancı filmlere daha çok giderdik.

‘HER SEMTİN BİR SİNEMASI VARDI’

O dönemin İzmir sinema salonları üzerine neler söylemek istersiniz?

O dönem İzmir’in sinemaları, özellikle yazlık sinemaları efsanedir. Greta Garbo’yu, Doris Day, Nathalie Wood, Orhan Günşiray’ı da görürsün. Her semtin sineması vardı. Alaybey, Soğukkuyu… Karşıyaka’da Simeranya, Zafer, İpek sinemaları vardı. Hepsine gitsen, hafta biterdi. Her gün de sinemaya gidilir mi? İzmir’de gidiliyordu. Sinema izlerken bir gazoz, yanında da çiğdem oh mis gibi.

Alaska frigo var mıydı?

Alaska frigo, İstanbul numarasıdır. Sensun, Cincibir gazozu vardı.

‘HÜLYA KOÇYİĞİT VE FİLİZ AKIN, BİZİM GİBİ BİRAZ OKUMUŞ GENÇLERİN HİÇBİR ZAMAN FAVORİSİ OLMADI’

“Ben başından beri hep Türkancı oldum” diyorsunuz. Türkan Şoray’da bir izleyici olarak sizi çeken şey neydi?

Türkan Şoray’ın, hep sahici bir tarafı vardı. Kirpiklerini kırpıştırır, dudaklarını büzüştürürdü ama garip bir şekilde o kadar starlığa rağmen sanki bizim mahallenin güzel bir kızıydı.

Bir Akdenizli olma havası da var sanki. Sofia Loren… gibi

Tabii, tabii. Türkan Şoray, bizim zevkimize uygundu. Fatma Girik’i de severdim ama daha mesafeliydim.

‘Mesafe’ derken…

Ne bileyim onun filmleri, daha bir zor gelirdi. Sevmemek değil bu. Hülya Koçyiğit ve Filiz Akın bizim hiçbir zaman favorimiz olmadı. Türkiye’nin favorisi olmuştur ama onlar bizim gibi biraz okumuş gençlerin tarzı değildi. Zaten sonrasında tarih beni haklı çıkardı.

Neden?

Doğru kadını seçmişim de ondan. Türkan Şoray’ın bir filmini izlediğimde hala bana mis gibi gelir.

Sinema perdesini dolduruyor. Türkan Şoray da, Kadir İnanır da…

Tabii. Fikret Hakan’dan sonra yerine koyacağımız aktör yoktu. Sonra, Kadir İnanır çıktı.

Göksel Arsoy…

Yok. İzleyici olarak hiç kesmedi bizi.

Ekrem Bora, İzzet Günay falan var aynı kuşaktan. Size biraz frapan mı gelirlerdi?

Biraz öyleydiler. Vesikalı Yarim’de (1968) İzzet Günay’ı çok sevmiştik. Bir ikinci film söyle dersen, biraz zor söylerim. Ama bir tek, Vesikalı Yarim yeter zaten.

‘YILMAZ GÜNEY İÇİN ‘BU NASIL BİR ADAM’ DEDİĞİMİZİ HATIRLIYORUM’

Yılmaz Güney ve Lütfi Akad Türk sinemasına adım attığında, utancınızın ortadan kalkığını söylüyorsunuz. Yılmaz Güney ve Lütfi Akad, ne yaptı da sizin Türk filmlerine gizli gizli gitmenizi ortadan kaldırdı?

Hudutların Kanunu diye bir film çektiler. O filmi Karşıyaka’da Nilferah sinemasında gördüm. Artık büyümüşüm yani kafam basıyor; genç delikanlıyım. İzlediğimde, “ulan bu adam ne böyle?” dediğimizi hatırlıyorum. O zaman merak ediyorsun; bu film niye farklı? Bir bakıyorsun oyuncusu Yılmaz Güney, yönetmeni Lütfi Akad. Tamam dedik, biz bulduk. Hakikaten bulmuştuk. Arkasından bir sürü güzel film geldi. Gelin [1973], Düğün [1973], Diyet [1974], Vesikalı Yarim, arka arkaya Lütfi Akad filmleri bunlar. Yılmaz Güney’in Keje filmine yasak koymuşlardı. Adı daha sonra, Seyyit Han-Toprağın Gelini [1968] olarak değişti. Filmde, Nebahat Çehre oynar. Nebahat Çehre’ye saygım sonsuzdur. O filmde oynaması bile benim için yetmiştir. Ayrıca çok güzel bir kadındır. Hala dizilerde oynuyor. Gördüğümde, ayağa kalkarım. O da benim yaşıtımdır ama benden çok gençtir. Yılmaz Güney için, “bu nasıl bir adam” dediğimizi hatırlıyorum.

O dönem taşra sinemalarında, Yılmaz Güney filmi göstermek konusunda tereddüt ediyorlardı. Yılmaz Güney bütün filmlerinin finalinde öldüğü zaman izleyiciler salonda bulunan bütün koltukları kırıyorlardı.

Böyle efsaneler vardı. Şu da vardı; işletmeciler, filmleri ısmarlarlardı. Adana işletmecisi, iki tane Yılmaz Güney filmi bir tane Türkan Şoray filmi olsun gibi… Paraları da onlar verirlerdi.

‘TÜRK SİNEMASININ GÖRDÜĞÜ EN YAKIŞIKLI AKTÖR, AYHAN IŞIK’TIR. ONUN ÜZERİNE DAHA KİMSE ÇIKMADI’

O dönem Türk sineması, müthiş pratik işler yapıyor. Semih Evin, kibrit kutusu üzerine senaryo sahnelerini yazdığını söyler. Hatta Ayhan Işık, Semih Evin’le bir film çektiğini ama vizyonda iki farklı filmiyle karşılaştığını anlatır. Yönetmen, oyuncusuna çaktırmadan iç içe iki film çekmiş.

İyi ki söyledin. Ayhan Işık, hiç unutulmayacak bir adamdır. Hiçbir zaman bizim favorimiz olmadı. Bence Türk sinemasının gördüğü en yakışıklı aktör, Ayhan Işık’tır. Onun üzerine daha kimse çıkmadı. Hiç kimse bana bunu anlatmasın. Ayhan Işık, bambaşka bir fenomendi.

Clark Gable havası var gibiydi.

Annem, “Ayhan Işık’ın filmi var. Hadi gidiyoruz” derdi. Bütün mahallenin kadınları toplanıp sinemaya gidilirdi.

Herkes bir de ağlardı.

Hem de çok.

Gündüz kadınlar matinesi vardı.

Karşıyaka’da, kadınlar matinesi yoktu. Gündüz erkekler de giderdi. Şunu hatırlıyorum; gece suareye Melek Sineması’na veya Ses Sineması’na babam bilet almaya gidip, “Sıra başı olsun” derdi. Neden biliyor musun? Annem kenara, babam yanına oturacak. Tam tersini olduğunu düşünebiliyor musun? Annemin yanına bir erkek oturacak. Allah korusun!

‘TÜRK SİNEMASINDAN LÜTFİ AKAD’I ÇIKAR, PARAMPARÇA OLUR’

Lütfi Akad’a büyük bir saygınız olduğunu görüyoruz. Kendisiyle de bir teşviki mesainiz olmuş. Bundan söz eder misiniz?

Evet, oldu. Çok iyi hatırlıyorum, onunla iyi bir röportaj yapmıştım. Çok düzgün bir insandı. Hayatımda, bu kadar düzgün bir sinemacı ve mütevazı insan az görmüşümdür. Türk sinemasından Lütfi Akad’ı çıkar, paramparça olur. Birçok sinemacının öncüsüdür. Klasik bir laf vardır; “Lütfi Akad, kamerayı sokağa çıkardı” diye. Boş laftır o! Lütfi Bey’de bir sinemacı gözü var. Sen asıl ona bak! Sinema, sadece bilgiyle olacak bir şey değil. Bilgiyle de olur ama yandan.

Yeşilçam için Kızılçam ifadesini kullanıyorsunuz… Zizek de Hollywood’un bir dönemi ve bazı yönetmenleri için “left-Hollywood” tanımını yapar.

Ama nedir o biliyor musun? Anlatayım. İstanbul’da, Papirüs meşhur bir yerdir. Özellikle 70’lerde hatta 80’lerde. Oraya gidersin, bütün sinema entelijansiyası oradadır. Yönetmenler, oyuncular… Ne zaman Ankara’dan İstanbul’a gitsem, Papirüs’e uğrardım. Bir masa var. O masada da, Türk sinemasının adı solcuya çıkmış yönetmenleri oturuyor; Şerif Gören, Zeki Ökten, Ali Özgentürk, Yavuz Özkan. Oyunculardan Tarık Akan, Halil Ergün… Say, sayabildiğin kadar. Biz onlara, “Kızılçam” derdik. Onlar da bu tanımı benimsemişti.

Ömer Kavur peki?

Ömer Kavur’u gördüğümü hiç hatırlamıyorum.

Kadir İnanır onlarla beraber miydi?

Hayır. Kadir İnanır daha anaakımdır. Halil Ergün onlarla beraberdi; “Yılmaz Güney connection”. Kadir İnanır, toplumsal duyarlılığını daha sonra göstermeye başladı.

68’li ve Gazeteci, Tuğrul Eryılmaz, 264 syf., İletişim Yayıncılık, 2018.

“… Çalıştığım her gazetede ve dergide de Türk sinemasıyla ilgili kendimizi paraladık, bu adamlara bir kıyağımız olsun diye” bir ifadeniz var. Nokta dergisinde çalıştığınız yıllarda Yılmaz Güney Cannes’da Altın Palmiye Ödülü kazandı. “Bırak kapak yapmayı, içeride anlatırken bile sayfaların sayısını azaltıyorsun ve bir yerlere adamın ne kadar hain, terörist olduğunu sıkıştırmak zorundasın” diyorsunuz. Ama bir taraftan da kıyak yapıyoruz diyorsunuz.

Ama bak, dur orada şimdi. Beni kızdırma. Yımaz Güney’in filminde oynamış, başı derde girmemiş adı solcuya çıkmış oyuncu arkadaşlarımız vardı. Bari onlara bir katkımız olsun diye yırtınırdık.

Kimdi onlar?

Şerif Sezer, Nur Sürer, Halil Ergün, Tarık Akan. Biz dergi sayfalarımızda bu insanlar için ne yapabiliriz diye düşünüyorduk. Bari bunlar üzerinden giderek, haber yapalım diyorduk. Yılmaz Güney’i dergiye koymamız bile mucize oldu. “Adam Cannes’da Altın Palmiye kazandı. Bir daha bunu Türkiye çok zor görür” diyorduk. Düşün halimizi.

Kitabınızda, Arda Uskan’ın filmleri üzerinde sanki bir otosansür var gibi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Orhan Gencebay’ın oynadığı filmlerin birçok senaryosunu o yazardı. Arda, iyi bir insandı. Hayatta çok tokat yemiştir. Ona buna para yetiştireceğim diye kendini paraladı. O konu beni her zaman üzmüştür. Nokta dergisine gittiğim zaman, onları kovdular beni aldılar, düşünsene rezaleti!

Yeni Gündem dergisi sırasında, Şerif Sezer’le yaşadığınız kapak fotoğrafı meselesi gerçekten bir faciaymış.

Sorma. Şerif (Sezer), yapacağımız kapak konusunu, ‘erken boşanma’ anlamış. Prodüksiyon yapıldı, fotoğraflar çekildi. Kapak konusu, ‘erken boşalma’ydı!

Ama derginin kapak konusu iki kelime; bu atlanacak bir konu değil ki?

Demek ki oluyormuş. Şerif Sezer çıldırdı.

‘ANKARA’DA HAYAT DAHA CANLIYDI’

TRT mülakatında, Andrei Wajda sinemasından söz ediyorsunuz?

Sular seller gibi söyledim vallahi. O dönem, Sinematek vardı. Sinematek Ankara’da Gölbaşı Sineması’nda filmler gösterirdi. Eisenstein, Wajda, Bergman, Visconti filmlerini hep orada gördük. Ankara’da hayat daha canlıydı. Yoksa Ankara, çekilecek yer mi? Mülakatta, Wajda’nın adını söylediğimde, “Tamam seni aldık çıkabilirsin” dediler.

“Elizabeth Taylor hepimizin ilahesiydi. Bir de Nathalie Wood deyince biz deliririz” diyorsunuz.

Ama öyleydi. Daha erken zamanımızın… Dünya gençlerinden farklı değildik ki. Hindistan’a da gitsen, Fransa’ya da gitsen onlardan bahsedecekler. Hollywood kültürü bu. İster pazarlama de ister güzellik de. Elizabeth Taylor ve Nathalie Wood’un bütün filmlerini izledim. İsterse çöp olsun.

“Seç birini” deselerdi, hangisini seçerdiniz?

Elizabeth Taylor.

Neden?

Çünkü ahlaksızdı. [gülüşmeler]

Londra’da, İngiliz sinemasını iyice keşfettiğinizden bahsediyorsunuz. Ama bu keşiflerden birisi, Glenda Jackson’ı -ki iki Oscarlı aktristir- çıplak görmeniz.

Evet, Woman in Love

Sonra iki tane adamı perdede çırılçıplak güreşirken gördüğünüzü söylüyorsunuz.

Evet, Oliver Reed ve Alan Bates…

Bu mudur, İngiliz sinemasını keşfetmek?

Hayır, hayır. Keşfetmek derken, Lindsay Anderson’un If (1968) filmini kastediyorum. Uçmuştuk o filmi izlediğimiz zaman. O filmin sonunda öğrenciler, Kilisenin Papazını da havaya uçururlar, rektörü de uçururlar. “Allah’ım ne bu böyle” dedim. Özgür sinema işte bu! Free sinema Türkiye’de böyle şeyler görmedik ki. O filmi ancak uzun yıllar sonra Türkiye’de gösterebildiler.

Peter Weir’ın yönettiği Ölü Ozanlar Derneği (1989) filmini izlediğimde, If’i ehlileştirip düzenle barıştırmışlar diye düşünmüştüm.

Aynen öyle. Lindsay Anderson Britannia Hospitol’da [1982] İngiltere’yi bir hastane olarak anlatır. Müthiş bir metafor. Filmi izledikten sonra, “bu ne?” diyorsun. İşte bunu, bir tek İngilizler yapar kardeşim. Az önceki soruna gelince, çıplaklığı hiç küçümseme. Hayatımızda, o zamana kadar hiç çıplak insan görmemişiz ki. Bir kadını çırılçıplak görmenin şokunu atlatmadan, şöminenin önünde güreş yapan iki tane çırılçıplak erkek görmüşüm. Tövbe, tövbe. Halit Refiğ’in Gurbet Kuşları [1964] filminde zavallı Sevda Ferdağ’ın azıcık göğsü gözüktü diye Türkiye ayağa kalktı. Neriman Köksal’ın kombinezonları başına dert olmuştu. Bu kadın niye hep kombinezonla çıkıyor diye.

O dönem İngiliz sinemasıyla Türk sinemasını karşılaştırın desem?

Karşılaştırılamaz. Karşılaştırırsak çok zayıf kalırız. Çok klasik bir klişem vardım onu yine tekrarlayacağım. Bir ülkenin medyası, o ülkenin siyasal ikliminden çok farklı olamaz. Zaman zaman başını kaldırırsın; bastırırlar. Seni yoluna sokarlar. Böyle bir ülkede ne çekeceksin? Televizyona dizi çektirmiyorlar insanlara çok uzun öpüştüler diye. Bu siyasal iklim değişmeden, hiçbir şey değişmez.

Genel anlamıyla Türk sinemasının gelişim süreçlerini nasıl değerlendirirsiniz? Lütfi Akad’ın, Yılmaz Güney’in filmleri…

Ama bir süreklilik yok. Halit Refiğ de kötü bir yönetmen değil ki. Atıf Yılmaz da öyle. Bu öyle bir toplum ki, iyi bir şey yaptıktan sonra linç ediliyorsun. Senin sineman hiç sektör olamamış ki.

Hayır, buna katılmıyorum. Türk sineması; sektör olmuş, sanayi olamamıştır.

Bana sorarsan hiç bir şey olamamış. Ama saygıdeğer ve çok hoş insanlar var. Bakın onlara saygısızlık edilmesi, beni çok üzer. Metin Erksan, Sevmek Zamanı’nı [1965] yapmış işte. Bizi ayağa kaldıran Yılanların Öcü [1962] filmini yaptı bu adam. Arkasından da Emel Sayın’la film yapıyor. Ne diyeceksin Metin Erksan’a şimdi? Yapma bu filmi mi diyeceksin. Adama sorarlar, peki sen yıllarca ne yaptın yaşamak için diye.

Mehmet Fuat’ın Unutulmuş Yazılar kitabında çok güzel bir anekdotu var; “Türkiye’de yapımcıların çoğu tüccar. Bu tüccarlar, et yemeyi çok severlerdi. Sinemadan kazandıkları paraları, sinemaya yatırmayıp lokanta dükkânı açtılar.” Yani yapımcıların sinemadan kazandıkları parayı, sinemaya yatırmadığını görüyoruz. Sektör olmuş ama sanayi olamamış derken bunu kastetmiştim.

Doğru. Ortalıkta stüdyo yoktu ki. Zamanında Kemal ve İpek Film vardı. Bizde starlar oldu ama stüdyolar olmadı.

Son sorum sinemayla ilgili değil, Karl Marx’la ilgili. Kitabınızda, “Londra’ya her gidişimde mutlaka Karl Marx’ın mezarını gidip kendisine teşekkür ederim” [s.180] diyorsunuz. Üç cümle istiyorum bununla ilgili.

Hayatta yanlışı ve doğrusuyla kendime göre kafamı biraz toparlayabildiysem, belli bir çizgi tutturabildiysem, bunu Karl Marx okumaları yapmama borçluyum. Marx’ı sadece bir siyasetçi olarak düşünemezsin. Müthiş bir felsefedir o. Çok minnettarımdır ona. Üç mü demiştin? Al sana dört cümle!