Jordi Sierra i Fabra: Okumak hayatımı kurtardı

Jordi Sierra i Fabra'nın son romanı Sınavın Böylesi, Uyurgezer Kitap etiketiyle yayımlandı. Fabra, matematiği ve macerayı birleştirerek matematiğe karşı önyargılı olan çocukların korkularının yersizliğini göstermeyi amaçlıyor. Fabra ile Sınavın Böylesi'ni, çocuklara göre kitap yazma kavramını ve Jordi Sierra i Fabra Vakfı'nı konuştuk.
Jordi Sierra i Fabra

Sedat Barkın

DUVAR -Jordi Sierra i Fabra; Franco diktatörlüğü altında büyüyen kekeme bir Katalon çocuğun, İspanya’nın en çok okunan çocuk edebiyatı yazarlığına evrilen hikayesi… İspanyol çocuk ve gençlik edebiyatının saygın kalemlerinden Fabra’yla Uyurgezer Kitap etiketiyle çıkan son romanı Sınavın Böylesi hakkında konuştuk. Fabra, bu keyifli söyleşide yazar olma sürecini ve çocuk edebiyatına dair düşüncelerini sözünü sakınmadan paylaşıyor ve ekliyor: “Okumak benim hayatımı kurtarmıştı. Çocukların bunun önemini anlamaları için uğraşıyorum.”

Öncelikle El asesinato del profesor de Matematicas kitabınızı okurken çok heyecanlandığımızı ve çocuk okurlardan pek çok olumlu dönüşler aldığımızı söyleyelim. Hatta bir çocuk, kitabı okuduktan sonra matematik sınavında daha az yanlış yaptığını söyledi, bunu da sizinle paylaşmak isteriz. Matematik önyargısı/korkusu sanırız tüm dünyada çocuklar için ortak bir duygu. Peki ama bu konuyu polisiye bir hikayeye yedirme fikri nasıl doğdu? Matematik ve polisiye, çarpıcı bir birliktelik olmuş doğrusu.

Çocukken matematik korkulu rüyamdı benim. Ona karşı önyargılıydım ve en basit bir problemi bile çözemezdim. Bana bunun bir oyun olduğunu söyleselerdi her şey farklı olurdu ama onlar bunun ‘dünyanın en önemli şeyi’ olduğunu söylüyorlardı, ben de ondan korkuyor hatta nefret ediyordum. Sonra bir yetişkin olduğumda korkacak bir şey olmadığı anladım. Yarattığım öğretmen karakteri; öğrencilerine matematiğin kötü, anlaşılmaz olmadığını göstermek için her yöntemi deneyen bir insan.

‘HER DARBE BENİ DAHA GÜÇLÜ KILDI’

 Jordi nasıl bir çocuktu? Bunu, öğrenciyken matematikle olan ilişkiniz bağlamında sormak istiyoruz. Örneğin Felipe gibi bir öğretmene rastlamak her çocuk için büyük bir şans olmalı. Kendinizi öğretmenler konusunda şanslı görüyor musunuz?

Her ne kadar radyo spikerliği yapmış olsam ve bugün makineli tüfek misali konuşsam da çocukken kekemeydim. Bu beni çok kısıtlardı, hatta okuldaki kabadayı tiplerden kötü muamele bile gördüm. Franco diktatörlüğü döneminde baskı altında büyüdüm ve anadilim olan Katalanca’yı konuşmamız yasaktı. Korkunç bir okulda okudum. Öğretmenlerim açısından ise hiç şansım olmadı. Ancak şunu söylemeliyim ki, her darbe beni daha da güçlü kıldı, çünkü bir hayalim vardı; yazar olmak ve ona sarıldım. Hayaller bizi güçlü kılar. Her zaman kendine inanmalısın. 10 yaşındayken matematik öğretmenim kekemeliğimle dalga geçmişti. Bugün öğretmenlerin yaptıklarına, mesleklerine hayranım ve saygı duyuyorum ama çocukluğumdan dolayı değil.

El asesinato del profesor de Matematicas (Sınavın Böylesi), Jordi Sierra i Fabra, 174 syf., Uyurgezer Yayınevi, 2019.

El asesinato del profesor de Matematicas İspanya’da 57 baskı yaptı bildiğimiz kadarıyla. Biz de Türkiye’de çocukların bu kitabı övgüyle karşıladığını gözlemliyoruz. Genelde matematiğe karşı önyargılı oldukları halde, çocuklar kitabı niye sevdiler sizce? Ne dersiniz matematik korkusunu yenebilecek miyiz?

Evet, en çok satan kitaplarımdan biri. Serinin diğer kitapları da çok ilgi görüyor. Geçen sene “Matematik Öğretmeni’nin İntikamı” adında ikinci bölümü yayınladım. Çocuklar; önce adından, sonra da matematikle oynamaktan hoşlandıkları için bu kitabı çok seviyorlar. Korkuyu yenmek hele ki çocuklukta neredeyse imkânsız olsa da onlara bu korkularının yersizliğini gösteriyor.

Kitapları dünyanın pek çok dilinde okunan biri olarak yeni bir kitabın şekillenmesinde onun başka ülkelerde, başka kültürlerde de okunacağı bilmek ne kadar etkili oluyor? Karakterleri yaratırken hayal gücü ve gözlem dengesi sizde nasıl işliyor?

Metinlerimin diğer dillere ve daha önemlisi farklı kültürlere tercüme edildiğini görmek bazen ilginç geliyor. Örneğin, kitaplarımın en çok çevrildiği ülkeler Kore, Çin gibi Asya ülkeleri. Anadilimle ürettiğim mizah bu yerlerde nasıl çevriliyor merak ediyorum. Türkiye de heyecan verici bir ülke. İlk kez 17 yıl önce gelmiştim, daha sonra davet üzerine yeniden gelme fırsatı buldum. Kitaplarım, fuarlar, söyleşiler… İstanbul beni çok etkileyen bir şehir. Kitaplarımın burada okunduğunu bilmek hem harika hem de şaşırtıcı. Ama bir roman yazdığımda, yazmak dışında başka bir şey düşünmüyorum ve kitabın ülkemde yayınlanıp yayınlanmayacağını bile bilmiyorum. Elimden gelenin en iyisini yapmaya odaklanıyorum. Karakterleri yaratmaya gelince, onları hikâyenin kendisi doğuruyor. En başta bir fikir, mesele oluşuyor ve bu hikâyeyle birlikte büyüyor; hikâyede kendi karakterini yaratıyor.

Konuşma fırsatı yakalamışken farklı konulardaki düşüncelerinizi de öğrenmek istiyoruz. Örneğin didaktik göndermeleri olan çocuk kitaplarına yaklaşımınızı. Deyim yerindeyse siz derdi olan hikâyeler anlatıyorsunuz. Çocuk kitabının mesaj vermekten bütünüyle arınmış olması gerektiğini düşünüyor musunuz?

Asla mesaj kaygısıyla, ders vermek için ahlaki veya didaktik kitaplar yazmadım. Ben roman yazan, öyküler anlatan edebiyat aşığı bir romantiğim. Kitaplarımın İspanya ve Latin Amerika’daki okullarda neredeyse zorunlu okunacağını hiç düşünmemiştim. Artık bir “klasik” olduğumu söylüyorlar. Öyle olsun, kabul ediyorum ancak yazarken hala özgürüm. Gençler için yazmam, gençler hakkında yazarım; bu ikisi farklı şeyler. Öncelikle okuru içine alan, iyi vakit geçireceği bir hikâyenin peşine düşerim, bir ‘mesaj’ varsa hikâyenin ardından gelir. Sadece mesaj kaygısıyla veya ders vermek için yazan bir yazar kendi ürününü değersizleştirir ve yazıya ihanet eder diye düşünüyorum. Ben sadece roman yazıyorum ve okurun bundan sağlayacağı yararı düşünmüyorum. Varsa bir yararı okur bunu bir şekilde alacaktır zaten.

‘ÇOCUKLARA YAZMAK ORTALAMANIN ÜSTÜNÜ HEDEFLEMEKTİR’

Neredeyse her yaştan çocuk için kitap üretiyorsunuz. “Çocuğa göre” yazmak pek çok ölçüyü barındıran bir kavram. Sözcük seçimi, hikâyenin kurgusu, diyalogların sahiciliği gibi konularda çocuğa göreliği nasıl ayarlıyorsunuz?

Neredeyse okumayı öğrendiğim günden beri yazıyorum. Barselona Vakfı Müzesi’nde 9-10 yaşındayken yazdığım 100 sayfalık romanların asıllarını ve 12 ile 14 yaş arası yazdığım 500 sayfalık bir romanımı görmeniz mümkün. Aslında bugünkü yazma biçimimin ilk örneklerini de orada görebilirsiniz; kısa öyküler, kısa bölümler, ritim ve her şeyden önce diyalog… İnsanlar kendilerini konuşarak ifade ederler, anlatıcı ise hikâyede anlatamadıklarını iki karakterin diyaloğuyla söyleyebilir. Bu benim mottolarımdan biri. Roman yazarken okuru asla düşünmem ancak bir çocuk kitabının yetişkin bir kurmacadan farklı dil biçimlerine sahip olacağı açıktır. Benim için “çocuk” kategorisi editoryal bir icattır. Çocuklara yazmak ortalamanın altını değil üstünü hedeflemektir, bunu iyi becerdiğimi düşünüyorum. Bir çocuk kitabı yazarken seviye düşürme kaygısı gütmek yapılacak en büyük hatalardan biridir. Yazarın okur aramak gibi bir derdi olmamalı. Okur çaba harcamalı ve iyi eseri bulmalıdır.

Biyografinize bakıldığında müziğin yaşamınızın önemli bir parçası olduğu görülüyor. Belki de bir tutku. Müziğe olan ilginiz edebi veriminizi nasıl etkiledi?

Olabilir, çünkü herkes romanlarımın ritminden bahsediyor. Bunun rock tutkumdan kaynaklandığını söylüyorlar ancak ben çocukken klasik müzik dinlerdim. 9 ya da 10 yaşındayken Igor Stravinsky’nin “Bahar Ayini”ni dinledim ve bu hayatımı değiştirdi. Radyoda operalar dinlerdim. 16 yaşımda Beatles’i dinledim ve bu hayatımı bir kez daha değiştirdi. Evimde 30.000 albüm var ve genelde müzik dinleyerek çalışıyorum. Müziğe yorumcu olarak başladım, müzik eleştirmenliğine kadar evrildi bu süreç. İlk kitabım olan “Pop Müzik Tarihi” 1972 yılında basıldı. 1970 ve 80’lerde tüm büyük starlarla tanıştım. www.sierraifabra.com sitesininin ‘Kişisel Fotoğraf Albümü’ bölümünde o günlere dair bazı fotoğraflar var, Freddie Mercury bugünlerde çok moda değil mi?

Okurlarınızla buluşmalarınız nasıl geçiyor? Bilindik bir okur-yazar etkinliğinin dışına çıkabiliyor musunuz? Çocukların sürprizlerle dolu olduğu düşünülürse bu buluşmalarda şimdiye dek pek çok ilginç anı biriktirmiş olmalısınız.

Okurla olan iletişimi çok seviyorum. 2017’de İstanbul’da gezdiğim okullardaki sohbetlerden büyük keyif almıştım, harika anılar kaldı oralardan. Web sitemin “Haberler” bölümünde o günlerden bazı fotoğraflar var. İspanya’da ise 20 yılın ardından okullara gitmeyi bıraktım. Artık onlar beni Barcelona’daki Vakıf binasının kültür merkezinde görmeye geliyorlar. Konuşmalarım ciddi ve akademik olmaktan öte, eğlenceli ve çılgınca oluyor. Çocuklar bu sohbetlerden mutlu ve memnun ayrılıyorlar.

Biraz da Jordi Sierra i Fabra Vakfı’ndan söz edelim. Kitabını yazıp köşesine çekilmeyen, gençlerle ilgili sorumluluk alan yazar sayısı bir elin parmaklarını geçmez herhalde…

Çocukken zor zamanlar geçirdim. Babam yazmama izin vermez, açlıktan öleceğimi, bunun bir iş olmadığını söylerdi. Diktatörlük altındaki İspanya’dan bahsediyoruz. O dönemde yazarak hayatını idame ettirmek imkânsız gibi bir şeydi. Okuldaki baskıcı ortam ve kötü muamele de yazar olmak için teşvik edici değildi. Hayallerimle ilgili yalnızdım, destek olan kimse yoktu. Kitaplarım yayımlanmaya ve sonrasında okullarda okunmaya başlandığında gençlerle konuşma fırsatı buldum. Sohbet sırasında yazar olmak istediğini söyleyen biri illa ki çıkardı ama ya ailesi ya da ekonomik koşullar buna müsaade etmezdi. 18 yaşın altındaki gençleri yazarlığa teşvik etmek için edebiyat ödülü verme ve bir vakıf oluşturma fikri bu koşullarda ortaya çıktı. Üstelik Barcelona ve Medellin şehri arasında kültürel bir köprü oluşturmak için de bu vakıf projesini iki ayrı ülkede hayata geçirdim.

İyi yaşıyorum ama zengin değilim. Şili’li dostum Alejandro Jodorowsky bir keresinde bana şöyle demişti: “Hayat sana bir hediye verirse sen de hayata %10’unu geri ver.” Ben de öyle yapıyorum. Okurlarımın çoğu çocuklar ve gençler. Sadece paranın önemli olduğu bencil ve maddiyatçı bir dünyada yaşıyoruz ve eğer bir şeyleri değiştirebilecekken yapmıyorsak bu korkunç olur. Bizim hayata karşı bir sorumluluğumuz var. Gandhi, en büyük şiddetin ‘kayıtsızlık’ olduğunu söylemişti. Ben de buna inanıyorum.

Okumak benim hayatımı kurtarmıştı, çocukken günde bir kitap okurdum. Çocukların bunun önemini anlamaları için uğraşıyorum. Tüm çabam bunun için…