Geçmiş ne zaman geçer?

Esra Kahraman'ın Turuncu Zamanlar romanı okurla buluştu. Ayrıntı Yayınları imzasıyla yayımlanan kitap iki erkek arasında hayatının iplerini bırakmamaya çalışan bir kadının ve iki dünya arasında gidip gelen turuncu bir zamanın hikâyesini anlatıyor.
Esra Kahraman

Özlem Narin Yılmaz

Geçmişin geçmiş olması için zamanın geçmesi yetmez, der Amin Maalouf. Gerçekten de öyle, çoğumuz fiziksel olarak ‘şimdi’de yaşarken, ruhen ve kalben ‘geçmiş’te yaşarız. Hele de yarım kalan bir aşk, tam olarak yaşanamamış bir sevgi, zorla koparılan bir bağlılık varsa…

Esra Kahraman

Esra Kahraman’ın Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlanan romanı Turuncu Zamanlar’ın baş kahramanı Demre de ‘şimdi’de yaşarken sık sık geçmişe gidip gelir. Onu bekleyen ak yazmalı, aydınlık yüzlü anneannesi ve büyük bir sevgiyle, hayranlıkla bağlı olduğu babası vardır. “Anneannem benim kadar çocuk, bana yol gösterecek kadar yetişkin, benimle ağlayacak kadar naifti” dediği anneannesi, Eğin ve orada yaşayan insanlar o kadar duru ve masalsı bir dille anlatılır ki, adeta Demre’nin özlem duyduğu çocukluğunun vücut bulmuş hali gibidirler. Birçok 12 Eylül mağduru çocuk gibi o da yalnızdır, anne ve babasından uzakta, anneannesinin memleketinde yaşanan günler, yetişkin olduğunda sık sık hatırlayacağı biçimde kazınacaktır hafızasına. Babasının sırra kadem basması, onu bir daha göremeyecek olması en büyük travmasıdır.

‘YOKSUNLUĞUN SÖZCÜKLERE SIZDIĞINA TANIK OLURUZ’

Yalnızlıkla ve üzüntülerle geçen çocukluktan sonra hayatı, aşkı, kadını, toplumsal rolleri sorgulayan yetişkin bir avukata evrilirken, aslında en büyük yoksunluğunun, babasız geçen yılların acısının, sözcüklere usulca sızdığına tanık oluruz. Demre, bir ‘siyasinin’ kızıdır ve kişiliği, babasından devraldığı bu miras etrafında şekillenecek, adeta kalıtsal bir gen gibi sözcükler aracılığıyla aktarılacaktır.

Turuncu Zamanlar, Esra Kahraman, 240 syf., Ayrıntı Yayınları, 2018.

Avukat olduğunda en çok, haksızlığa uğrayan kadınların arkasında duracak, hatta bazen gövdesini onlar için siper edecektir. “Güzel bir hayatın reçetesi yok” derken aslında ona psikolojik çözümlemeler yapan Bektaş’tan daha tecrübeli ve daha kararlı olduğunu hissederiz. Aşk karşısındaki soğukkanlı tutumu, politik düşünüşün bir sonucu gibidir. Oysa “aşkın fizikten ziyade kimyayla ilgili olduğunu” en çok da Demre bilir. Engin’le olan ilişkisinde sorun, vücutların arasındaki mesafeden ziyade, sözcüklerin arasındaki mesafedir. Sonraki zamanlarda ise Bektaş’la sözcükleri de yürekleri de buluşacaktır.

‘KAHRAMANLAR SÖZCÜKLERLE BİRLİKTE YAŞAMAYA DEVAM EDİYORLAR’

Sayfalar arasında ilerlerken fonda bazen Brahms, Andre Rieu, bazen de bildik halk ezgileri eşlik ediyor sözcüklere. Bir sayfada ansızın İstanbul’un tanıdık bir mekanında buluveriyorsunuz kendinizi. Kahramanlar sohbet ediyor, şakalaşıyor, üzülüyor, öfkeleniyor, kısacası yaşamaya devam ediyorlar sözcüklerle birlikte. Ne de olsa “İnsansız hayat hapishaneye benzer.”

Turuncu Zamanlar; mekanlara, zamanlara, insanlara, geçmeyen geçmişlere ve şimdiye dair okunulası, güzel bir anlatı.