Dünyayı yeniden büyüleyebilmek için

Max Frisch’in 'Sessizliğin Yanıtı' kitabı raflarda yerini aldı. Frisch kitapta, oluşturduğu karakter üzerinden hayatın anlamına yanıt ararken, bir hiç olarak varolmaktansa denemiş olarak varolmanın insanın dünyadaki varlığını nasıl anlamlı kılacağı üzerine düşündürüyor.

Emek Erez  emekerez@gmail.com

DUVAR – İnsanın yaşamı yaptıkları ve yapamadıkları arasında sıkışıp kalıyor. Hayatta bir soru var; ne yapacaksın sana biçilen hayata razı mı olacaksın yoksa onu anlamlı kılacağını düşündüğün hedefin peşine mi düşeceksin? Elbette herkes bu soruyu sormuyor ancak varlığının anlamını devamlı sorgulayan, dünyada bulunduğu zamanda bir şeyler yapmak, bir eser bırakmak, hatırlanmak gayesine düşen biri için hayatını anlamlandırma arayışı sorun olabiliyor. Terry Eagleton, Heidegger’in insanın diğer varlıklardan kendi varoluşunu sorgulama yetisiyle ayrıldığı fikrinden yola çıkarak şöyle söylüyor: “İnsan öyle bir yaratıktır ki varoluşun yalnızca belirli nitelikleri değil, başlı başına kendisi onun için bir sorunsaldır. Şu ya da bu durum, mesela bir yaban domuzu için bir sorunsal olabilir ama teori hâlâ geçerlidir. Çünkü insanlar kendi durumlarıyla bir sorun, ikilem, endişe kaynağı, külfet, armağan, yılgı ya da saçmalık olarak yüzleşebilen hayvanlardır.” (2013: 25). İnsanın bu sorgulama, yüzleşme, belirli bir durum karşısında tepki verme, kaygılanma yetisi onun anlam arayışını da etkiler. Çünkü yaşamına baktığında kendisine değer atfedebileceği bir şey bulmak ister. Kendisini gerçekleştirmiş olmaya duyulan istençtir bu. Özne bu kaygıyı taşıdığında hayatının verili anlamları sorun hâline gelir hele ki bu istemediği ve zoraki olarak sürdürdüğü bir yaşama karşılık geliyorsa, böyle bir durumda kişi, yaşamı aşmak için çaba göstermeye, yaşamını değerli ve anlamlı kılmaya çalışır.

Bu bağlamda geçtiğimiz günlerde Kolektif Kitap tarafından, Saliha Yeniyol çevirisi ile basılan, Max Frisch’in “Sessizliğin Yanıtı” kitabına bakabiliriz. Frisch’in başkarakteri yukarıda bahsettiğimiz gibi hayatını kendisine biçilmiş olanın dışına çıkarmak için çabalıyor. Düzenin içerisine sıkışmış bir yaşamdansa kendisine bir hedef belirliyor sonu belirsiz bile olsa o hedefe doğru yol almak için elinden geleni yapıyor. Elbette var olan yaşamı reddedip bir gayenin peşine düşmek kolay olmuyor; bu durum beraberinde pek çok sorgulama, yüzleşme ve vazgeçiş getiriyor. Frisch böylece karakteri üzerinden hayatın anlamına yanıt arıyor. Burada ayrıca şöyle bir soru gizli bana kalırsa, insan yaşamı gittikçe hiçliğe daha yakın hale geliyor çünkü ütopyalardan vazgeçilen, verilmiş bir hayata razı, olduğu kadarına tamam diyen bir tür artık insan bunu özellikle politik anlamda söylüyorum. Peki, ne yapmalı amaçlardan caymalı mı yoksa sonucu ne olursa olsun değiştirmeyi göze mi almalı? Bence metnin asıl sorunsalı bu. Yazar, karakterini ütopik bir hedefin peşine düşürürken, bize de belki her şeye rağmen dayatılan anlamı yıkmayı, dünyanın büyüsünü yeniden bulmayı, kendi anlamımızın peşini bırakmamayı hatırlatıyor.

KENDİNE İKNA OLMAK

Max Frisch’in dağcı karakteri, içinde bulunduğu yaşamı, nişanlısını ve diğer şeyleri bırakarak, Nordgrat adlı tırmanması neredeyse imkânsız bir dağa çıkmayı hedefliyor, onun için bu dağa tırmanmak neredeyse hayatın anlamını bulmak, varlığını gerçekleştirmek anlamına gelecekmiş gibi hissediyorsunuz. Burada dağın simgelediği amacın, ütopik bir anlamı var daha önce de bahsettiğimiz gibi. Bu durum, karakterin içinde bulunduğu hayatta varlığını anlamsız hissetmesi ile de ilişkileniyor. O, sıradan olmak istemiyor; aslında bakılırsa bu dağa tırmanmasının onu kahraman yapacağı da yok ki şu cümlelerinde bunu görebiliyoruz: “İradesi onu Nordgrat’a götürecek, eskiden söylediği gibi, kahramanca bir eyleme ya da ölüme gönderecek; lakin kahramanca bir eyleme falan inanmadığının farkında, hem de hiç olmadığı kadar farkında.” Akla şu soru geliyor, peki neden o zaman yaşamını riske sokacak bu eyleme girişiyor? Bu sorunun yanıtının karakterin kendisi ile ilgili sorgulamalarından, içinde bulunduğu yaşamın kendisini tatmin etmemesinden ve ortaya bir irade koyma isteğinden kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Şu cümlelerde bunu görebiliyoruz, “Demek ki benim hayatım bu diye düşünüp duruyor ve yaşadığının hayatla bir ilgisi olmadığı, bunun sadece var olmaktan ibaret olduğu sonucuna varıyor.” Onun için sadece var olmak, dünyada bir yer kaplamak yeterli olmuyor ama kahraman falan olmak da değil derdi. Belki sadece kendi varlığının değersiz olmadığını, istediği bir şeyleri başarabildiğini başkalarından önce kendisine göstermek. Çünkü insan önce kendisine ikna olmak istiyor, sonra başkaları açısından varlığının değerini sorgulamaya başlıyor. Bu bencilce de değil çünkü kendiliğini verili olanın dışına çıkaramamış bir özne başkasının varlığını göremez, görse de ona bakışını anlamlandıramaz bana kalırsa. Bu nedenle bireysel olarak kendini gerçekleştirmenin önemli olduğunu düşünüyorum.

Sessizliğin Yanıtı, Max Frisch, Çeviren: Saliha Yeniyol, 96 syf., Kolektif Kitap, 2019.

ANLAMLI BİR ZAMAN YARATMAK

Byung-Chul Han şöyle diyordu: “Yaşam anlamlı bir bitmişliğin her tür formundan yoksun bırakıldığında, uygunsuz zamanda sonlanır. Kapanış ve bitişin sonu ve istikameti olmayan bir sürece, daimi bir tamamlanmışlığa ve yeni başlangıçlara boyun eğdiği bir dünyada, yani yaşamın bir yapıya, bir bütünlüğe erişerek bitmediği dünyada ölmek zordur. Yaşam hikâyesi böylece uygunsuz bir zamanda kesilir.” (2018: 12) Yaşamı uygun bir zamanda bitirmek için onu anlamlı kılmış olmak, onun içinde bulunduğunu hissetmek gerekir yoksa sonsuzca yaşayacakmış gibi bir hisle hızın içerisinde kaybolup gideriz. Yaşamın telafisi yoktur, bu nedenle bireyin onu doldurarak yaşaması dünyada varoluşunu değerli kılacaktır ve böylece bitişe yaklaştığında tatmine de yaklaşmış olacaktır. Bu sadece yaklaşmadır çünkü bana kalırsa yaşama dair arzu hiçbir zaman tamamlanmış olmaz, insan türü her ne kadar hayattan şikâyetçi olsa da onun sonlanmasını genellikle istemez.

Max Frisch’in karakteri için de bu dağa tırmanma meselesi biraz yaşamda bulunduğu dönemi en anlamlı bir şekilde değerlendirmekle ilişkili. Şu cümlelere ayrıntılı bakarsak bu anlaşılabilir: “Tek bildiği, hayatını bir kez heba ettiysen geri dönüşün olmadığı; geçmişe müdahale edilemeyeceği, geçmişin telafi edilemeyeceği ya da düzeltilemeyeceği; merhamet yok daha önce hiç farkında olmadığı kadar farkında şimdi insanın yaptığı ya da yapamadığı ‘şey’in nihai olduğunun, her hatanın ya da her ihmalin ve evet burada oturmanın bile bir tekrarının ya da telafisinin olmadığının ve bunun durdurulamayacak bir şekilde süregittiğinin -insan neden yerinden kımıldaması gerektiğini bilmese de- böyle bu.” Dağcı için bu nedenle o dağa tırmanmak biraz da hayatı heba etmemek demek ve bunun da anlamı yaşam zamanını en iyi şekilde değerlendirmek, geçmişe baktığında telafi edemeyeceği bir yaşamın önüne geçmek. Çünkü bulunduğu anda sürdürdüğü yaşam onun arzularını tatmin etmeye yetmiyor. Eksiklik bu belki de; yaşamla ilişkili arzunun, hiçbir zaman doyuma ulaşmaması sonucu ortaya çıkan bir eksiklik hissi. Bundan dolayı ona göre; “ne gerçek bir hasret ne gerçek bir inanç var ve bir kez olsun gözyaşı dökemiyor küçük bir oğlan gibi; göğsünde bir yangı yok, boğazında bir düğüm; kendini yere atacak olsa sadece ıslanır ve gülünç duruma düşerdi çünkü acı da dayanılmaz değil artık, acı bile yetmiyor; oturuyor orada soğuk ve boş bir ümitsizlik içinde…” Bu cümlelerin de söylediği gibi, gerçekten hissetmenin, hiçbir duyguyu sonuna kadar yaşayamamanın eksikliği bu ve yaşamdan alması gereken hazza bir türlü ulaşamama hâli.

HER ŞEY HAYATIN ANLAMI İÇİN Mİ?

Metinde ayrıca bir de aşk hikâyesi ile karşılaşıyoruz. Dağcı’nın konakladığı yerde karşılaştığı Irene ile arasında bir yakınlaşma olsa da bana kalırsa Irene’nin içinde bulunduğu yaşamdan kaçma isteği aşk duygusundan daha belirgin. Hasta kocasından uzaklaşmak başka yaşama duyulan arzu, içinde bulunulanın tatminsizliği onun durumunda da epey etkili. Dağcı’ya olan hisleri onun için tek başına yeterli bir sebep değil. Bu nedenle onun da yaşamı için bir anlam arayışı söz konusu, kendisini mutlu etmeyen yaşamdan diğer bir yaşama geçmek, onu Dağcı’nın peşinden sürükleyen de bu sanırım. Ki anlatıcının şu cümlelerinde yansımalarını görebiliyoruz: “Çadırın iplerinden birine asılıp duruyor kocasından söz ederken, koltukta yatan ve elleri her daim yapış yapış kocasından, hayatta hiçbir şeyden korkmadığı kadar korkuyor onun gözlerinden, bir de ölümden; evet belki çok korkakça, çok bayağı böyle hissetmesi fakat bunun önüne geçemediğini söylüyor, hasta bir adamı sevmesi mümkün değil. Uzaklara gittiğinde bunu yapabileceğini düşünüyor…” Irene için de gitmenin hayatını anlamlandırmak, ömrünü hasta ve sevmediği bir insan ile harcamamak gibi bir anlamı var bu nedenle. Frisch belki de böylece şunu söylemeye çalışıyor, hayatı anlamlı kılmak, onu boş bir zaman olarak harcamamak, varlığımızı bir şekilde gerçekleştirmek, her şey aslında bunun için, diğer duygular sadece bunu işlevsel kılmak için bir araç.

Max Frisch’in “Sessizliğin Yanıtı” kitabı üzerinden daha pek çok soru sorulabilir. Ama bana kalırsa metnin bize söylediği, insanın hayatını, zamanını anlamlı kılabilmek için nelerden vazgeçip nelere göğüs gerebileceği… Ayrıca metin bizi, bir hayatı neyin yaşanmış kılabileceği, ütopik bile gelse amaçlar için çaba harcamanın neden önemli olduğu, acı çekilse bile, ölüme çağırsa bile bir hiç olarak varolmaktansa, denemiş olarak varolmanın insanın dünyadaki varlığını nasıl anlamlı kılacağı üzerine düşündürüyor. Çünkü “rüzgârlar gibidir hayatımızın imkânları, yine de insan niye cesaret edemez ki yelken açmaya?” Belki rüzgârın imkânına kapılmanın zamanı gelmiştir, neden derseniz biraz da dünyanın büyüsünü yeniden bulmak için…

Kaynaklar

Chul Han, B., (2018), “Zamanın Kokusu ‘Bulunma Sanatı Üzerine Bir Deneme’, (Çev. Şeyda Öztürk), İstanbul: Metis.

Eagleton, T., (2013), “Hayatın Anlamı”, (Çev. Kutlu Tunca), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.


Emek Erez kimdir?

"Yaşam kitap ve sinema üzerine çeşitli portallarda karalamacı".