küçük İskender için notlar

Tüm maceralara yelken açmış bir asi yeni sesi, sırtını sağlam duvarlara dayamadan nasıl kabul ettireceksin o vakit? Şiiri nasıl okumak gerektiğini bizatihi göstererek, icabında, ülke bir devasa futbol sahasıymışçasına, okurları teke tek markaja alarak…

Vivet Kanetti

“bu şehir bana çok şaşıracak!” diyordu, “Chopin Akşamları”nda… Hakikaten küçük İskender’e acayip şaşırmıştır bu şehir, şehirde kullanılan dil, bu dilde düşünen, boğuşan, yazan ve bozan kim varsa, gençleriyle ve daha az gençleriyle.

Benim İstanbul’dan uzak olduğum yıllardı, ne yazsa merak eder, onları çuvallara doldurup inime taşırdım.

“İlerki kavşağa kadar sür peugeot’yu
ilerki kavşağa kadar sür alkolü. Bütün uzuvları
lanetli yemişler veren sıradışı bir okaliptüs
ihanetin altında avına yaklaşan zenci timsah walkman’da jay-jay johanson’dan humiliation gerilim dozu yüksek bir imparatorluğun çöküşü ilerki kavşağa kadar sür alkolü. Jay-jay,
aklın varsa bana batıdan biraz
saat farkı çal,
Kan çöktü mü dibine, üstte serum kalacak,
Aşk çöktü mü dibine, üstte hüzün kalacak,
İmparatorluk çöktü mü cinayetimize ne olacak…” (Sürat Çocuğu, Klarnet, 2001, Om şiir)

Birçok konuda acıtıcı ve hazmı zor olanın ancak battaniyeler ve kat kat giysiler (mecazlar ve diğer kabuklar içinde, bin dereden su getirilerek ifade edildiği uzun bir Franco dönemi ardından çıkagelen tek kişilik bir Movida hareketi gibiydi küçük İskender. Onca örtü, sis, süs ve bilmeceden sonra “kelimeler iç çamaşırı giymez” alanına dalıyorduk. Çıplak ve kırıtmasız, hem de sofistike bir şiir. Sevdiğimiz nice isyankârla, oyunbazla akraba (Allen Ginsberg’den Boris Vian’a) ve tamamen kendini büyütmüş bir yetim.

Yola serpiştirdiği çakıl taşlarını (metinlerinde henüz izleri yokken) tahmin etmeye çalışırdım: “Hayalini uç sınırlara sürerken bedenine, sıhhatine de çok mu hoyrat? Neleri deniyordur acaba? Genç Sartre gibi meskalin kürü? Ona yakın başka bir şey? Birçok şey?”

Konuşmadım ama düşündüm; doğru. Esas çekirdeğinin som yalnızlık olduğunu da hep düşündüm. Hâlâ da.

“gece gemileri yalnızca gölgeleri taşırlar, sahipsiz, sakat gölgeleri.” (…)
“gece gemileri! Ölüler için düdük öttürür, sis bombası üfler.”

Genç hayranlarıyla, amatörlerle, hatta futbolseverlerle handiyse bire bir kurduğu dostluğa, ahbaplığa rağmen (ki bu iletişim, dünyayla temasının, metinsel evreninin malzemesiydi de), esas, yalnızlığında (“yalnızlığın cemaatsiz!”) bulmuş olmalı, masayı devirme gücünü. Zaman içinde masanın kırık ayaklarını, kimi kırık kalpleri az çok onarmaya çalışsa da…

Tüm büyük yalnızlar gibi, küçük İskender çokça yanlış anlamaya da sebep verdi. Bu yanlış anlama/yanlış anlaşılmalardan biri, alçakgönüllü olduğuydu, ki cenaze töreninde kulaklarımızla duyduk.
Güler misin ağlar mısın: küçük İskender alçakgönüllü? Yok deve! Develerden bir kervan. Nasılsa hayvanları da çok yakın.

“Yeryüzündeki tüm ırmakların adlarını/ onlardan su içen hayvanlar koyarmış”. (“İt inceliği” şiirinden, Teklifsiz Serseri, 1. Basım 2006)

Lisesinin mezunlar derneğince düzenlenmiş törende İstiklal Marşı’nı da dinledik bu arada, hiçbir meskalin kürünün kolayca öngörüp tasarlayamacağı bir gerçeküstücü film şeridinde beraberce (o sahnede karanfilli kutusu içinde, bizler karşısında ayaklanmış olarak) rol almışız gibi. “istikbal savaşı gazisiyim” dizesini yanlış mı okumuşlardı?

Nerede kalmıştık? Alçakgönüllü değildi kanımca küçük İskender. En başından. Yaratacağı karmaşanın gayet farkında, tıp eğitimini beşinci sınıfta terk ediyorsa, aşırı farkındalık ve özgüvenledir bu kopuş. Hekimliğin getireceği kaçınılmaz sosyal itibar, sağlam maaş, hastalar ve muayenehaneler: tüm bunlar onu, öncelikle kendi gözünde, şair olarak ikincil bir kümeye düşürmeye aday değil miydi?
Ya Rimbaud ya hiç. Bir mesleki ceket ve önlükle, erkle, yönetici koltuğuyla (kültür alanında dahi olsa) Rimbaud, hatta Ginsberg mi olunurmuş?

“ben öteki yüzyıla geçiyorum kıvrık
kelimelerimle.”

Tüm maceralara yelken açmış bir asi yeni sesi, sırtını sağlam duvarlara dayamadan nasıl kabul ettireceksin o vakit? Şiiri nasıl okumak gerektiğini bizatihi göstererek, icabında, ülke bir devasa futbol sahasıymışçasına, okurları teke tek markaja alarak…

Gerçi istediğin kadar okuru yazarı markajla, “yüz yüze temas”ı öncele, okuma seansları düzenle, durmaksızın yaz ve yeni yollar kaz, öldüğün gün gene dolaşıma ilk şiirlerinden dizeler sürülecek. En lirikleri… Çünkü burası Türkiye, yok öyle!

Burası çetin cevizimiz. “Aklım!/ İçini bırak – kabuğunu ye cevizin.”

Kimilerinin ilk şiirlerini tercih etmesini küçük İskender şöyle açıklar Semih Gümüş’e, 2014 tarihli bir söyleşilerinde:

“Sağlamcılık ve takipsizlik. Şairle beraber onun edebi yolculuğuna çıkmayıp karada kalmanız sağlamcılıktır; onun sonraki yazdıklarının ‘tamamı’nı izlemeyip savsaklamak da takipsizlik kararını kuvvetlendirir. (…) Sizi bugün bile sadece ilk kitabınızla değerlendiriyorlarsa eleştirmenlerdeki tutuculuğun ve tembelliğin tartışmaya açılması gerekir. ‘Gençliğimde sizi çok okurdum; ama şimdi iş güç’ diye sızlananlarla çevrili her şair. Çünkü şiirin sunduğu bağımsızlıkla ve özgürlükle bağı kopmuş onların. Sisteme entegrasyon kolaylarına gelmiş. Vicdan azabı çektiklerinde de akıllarına Gözlerim Sığmıyor Yüzüme geliyorsa hayıflanacak olan ben değilim herhalde. GSY bir panoramaydı; gitgide muhalif bir dilin oturtulması zaman aldı. (…) Pek ilgilenmiyorum açıkçası. İlgilenirsem şekillenmeye başlarım.”

O hâlde, ilk baskısı 1996’da Parantez’den çıkan “The Kırmızı Başlıklı İstasyon Şefi”’ndeki Metin Göktepe’ye ithaf edilmiş “Süratli kalpler, /Hisli duruşlar,/ Manalı kalemler” den birkaç alıntıyla bu teşekkür yazısını tamamlayayım:

* Büyük bir cast ajansına bağlıyız adeta. Hepimiz karakter oyuncusuyuz. Sıramız gelmeden ölüyoruz, öldürülüyoruz. Bir kedi, çişini yapmak için toprağı eşelese kan fışkırıyor.
(…)
* ’Arkadaşıma Dokunma’ deyince duruyor sanki akan sular, cesetler. Ortaboru’da bir delik yüreklerimiz. Öldürülen gazeteci annelerine doğru kalkıyor aletleri bazı müzisiyenlerin. Düzenlemeci Angut’un makineli tüfek sesiyle örtülüyor umutlarımız, yarınlarımız, gerisi dünlerimiz…
* ‘Beni vur, beni onlara verme’ derken sevgilisini katil yapıp kendisi yırtan Ahmet’leri anlamakla başlamalı herşey!
* Başka bir gezegende iş imkanım olsa, belki bu gece yola çıkarım. Ya da azınlık olarak bir uyduya yerleşirim. Sağlıklı bir başlangıç için ben de şehit düşerim. Yarasaları görüyor musun anne! Uyuma sakın! Uyan anne!
* Gazeteciler leblebi çekirdek değildir. Gerçek gazeteciler, onur öğretmenleridir.

(Bu arada, birkaç yıl, küçük İskender öyle yazıyor diye her şey’i bitişik yazdım galiba ben de. “Her Şey Ayrı Yazılır” kitabından çok önceydi tabii…)