Barış Özkul: Türkiye’de kitap çevirmenliği bir orta sınıf mesleğidir

Yaptığı kitap çevirileriyle tanınan Barış Özkul, Türkiye'de yabancı diller çok iyi bilinmediği için çevirmenliği kültürel-sembolik sermaye olarak değerlendiriyor. Özkul ile çevirideki uyarlamayı, çeviriyi ve çevirmenlerin hukuki sorunlarını konuştuk.

Google Haberlere Abone ol

DUVAR - Terry Eagleton, Raymond Williams, Anthony Elliott gibi yazarlardan yaptığı kitap çevirileri ile bilinen Barış Özkul, Birikim dergisinde düzenli olarak güncel siyaset ve edebiyat yazıları yazıyor. “Sarfı ve nahvıyla Fransızcayı öğrendikten sonra Oda’dan çevirmenlik payesi alınırdı ve asıl amaç dil bilen bürokrat yetiştirmekti. Mesela Sadrazam Mütercim Mehmed Rüşdü Paşa gibi “mütercim” unvanıyla devletin en tepesine tırmanmış çevirmenler var. Türkiye gibi toplumlarda yabancı diller pek iyi bilinmediği için çevirmenlik aynı zamanda bir kültürel-sembolik sermayedir” sözleriyle geçmişin tahlilini yapan Özkul ile çevirinin Türkiye’deki biçimlenişini, sorunlarını ve hukuki karşılığını konuştuk.

Barış Özkul

Çeviri konusunda hemen herkesin bir fikri var. Siz, bir çevirmen olarak çeviriyi nasıl tanımlıyorsunuz?

Kendimi başarılı bir çevirmen olarak görmüyorum; şu anda birinci işim çeviri de değil; bu işin duayeni, onlarca kitap çevirmiş, onca yıl çeviri bürolarında dirsek çürütmüş çevirmenler var. Ama madem fikirlerimi merak ediyorsun, sorunu yanıtlamaya çalışayım: Çeviriyi tanımlarken herhalde bir yığın ayrım yapmak lazım. Tür olarak yazılı çeviri ile sözlü çeviri arasında yapısal farklar olduğu gibi yazılı çevirinin farklı alanları (kitap çevirmenliği ve teknik çeviri) arasında zorluk derecesine göre değişen farklar var. Kitap çevirmenliğinin kendi içinde de farklı kulvarlar söz konusu. Edebiyat çevirisi sanatsal yaratıcılık talep eden, son derece zor bir uğraş. Ama Foucault ve Bauman çevirmek de o kadar kolay olmasa gerek. Bu türsel meseleler dışında coğrafi-milli bağlamlar, modernleşme süreçleri de belirleyici. Son iki yüzyılda çeviri daha çok Batılılaşan toplumlarda önemli bir faaliyet olageldi. Japonya, Türkiye, Rusya bu bakımdan benzerlik gösterirler. Rusya özellikle 19. yüzyılda kendisi de büyük yazarlar yetiştirdiği için dışarıya hem yazar hem çevirmen ihraç etti. Bizdeki etkileşim ağırlıkla tek yönlüydü – Batı’dan Doğu’ya doğru. Geç Osmanlı’da Bab-ı Ali Tercüme Odası aynı zamanda bir dil okuludur. Sarfı ve nahvıyla Fransızcayı öğrendikten sonra Oda’dan çevirmenlik payesi alınırdı ve asıl amaç dil bilen bürokrat yetiştirmekti. Sadrazam Mütercim Mehmed Rüşdü Paşa gibi “mütercim” unvanıyla devletin en tepesine tırmanmış çevirmenler var. Türkiye gibi toplumlarda yabancı diller pek iyi bilinmediği için çevirmenlik aynı zamanda bir kültürel-sembolik sermayedir.

'ÇEVİRİDE SADAKAT TARTIŞMASI MİLLİYETÇİLİK ÇAĞININ ÜRÜNÜ'

Bir kültür aktarımı yolu olan çeviri, uyarlamaya ne derecede dâhil edilebilir? Kültür karşılıklarının bağlayıcı yönünü nasıl açıklarsınız?

Metin uyarlanmaya müsaitse; çevirmen de uyarladığını kimseyi yanıltmadan –yayıncıyı ya da okuru kandırmadan– açıkça ifade ediyorsa, neden olmasın. 'Türkçe söyleyen' karşılığını galiba Can Yücel bulmuştu; Shakespeare’i Türkçe söylemeden çevirenlerde de Can Yücel zekâsı ve kıvraklığı bulamıyorsun. Bana bu çeviride sadakat tartışması milliyetçilik çağının ürünüymüş gibi görünüyor. Çeviride anlam tahrif edilmediği sürece adaptasyona veya yerelleştirmeye bunca karşı çıkmakta sanki bir çağdaş 'yurttaş'lık bilinci söz konusu. 19. yüzyılda çevirmenler bu tür sorunlarla meşgul olmazlardı; Ahmet Vefik Paşa’nın Moliere çevirilerine bak, Müntehabat-ı Durub-ı Emsal’de topladığı Türkçe deyimler ve atasözlerini Moliere’e söyletir. Ama sonrasında ulus-devletlerin inşa sürecinde ulusal kökene bağlılık kutsallaşırken çeviride kaynak metne, kökensel anlatıya sadakat bir “metinsel vazife”, adeta bir vatan borcu oldu. İhanet-sadakat gibi laflar içerici olmaktan çok dışlayıcı, monolitik tercihleri çağrıştırıyor. İngiltere’de bir ara Constance Garnett’ın Dostoyevski ve Turgenyev çevirilerinin aslına ne kadar sadık olduğunu tartışmaya kalktılar ve sonuçta hiçbir şey değişmedi. Nesiller Turgenyev’i Garnett’tan okumaya devam ediyorlar. O Garnett ki Oscar Wilde’dan Henry James’e hemen bütün yazarları kendine hayran bırakmıştı. Ama tabii Garnett da tutup Ivan Karamazov’la Alyoşa Karamazov’u Pecksniff veya Oliver Twist gibi konuşturmamıştı; yerelleştirmenin de bir sınırı olmalı.

Editör-çevirmen ilişkisi nasıl yürüyor?

İyi yürüyordur herhalde. Burada da genel bir çerçeve çizecek durumda değilim. Bireysel özellikleri ve yetenekleriyle belli çevirmenlerden ve bireysel özellikleri ve yetenekleriyle başka birtakım editörlerden söz edilebilir ancak. İyi huylusu vardır, kötü huylusu vardır, yeteneklisi vardır, vasatı vardır vs.

Sizin için bir metnin “çevrilebilir” olmasının gerekçesi nedir?

O metnin yazılmış ve yayımlanmış olması "çevrilebilir" olması için yeterlidir. Ama bazı metinleri çevirmek çok zordur. Kimsenin altından kalkamayacağı işlere soyunmak bazen çocukça bir önemli görünme arzusunun dışavurumu olabilir. Doktoramı İngiliz edebiyatı üstüne yaptım ve bir ara Joyce hakkında tez yazmayı düşünmüştüm, 20’li yaşlarda insanlar Joyce gibi yazarları gözlerinde büyütürler, sonra vazgeçtim, çünkü Joyce’un bazı kitaplarını, mesela Finnegans Wake’i anlayabilmek için Arapça’dan Danca’ya, Fransızca’dan Gaelic’e onlarca ulusal ve yöresel dili bilmek gerekir. Böyle kitapları yakın okumak, haklarında bir şey yazmak bile çok zorken sadece İngilizce ve Fransızca bilgisiyle çevirmeye kalkmak olmayacak bir iş.

'FİKİRLERİN, SİYASİ TAVRIN, YÖNELİMLERİN YÜZÜNDEN BASKI GÖRÜRSÜN'

Ülke kurulduğu günden beri çevirmenin kontrol altında tutulmaya çalışılmasının, sıklıkla yargılanmasının sebebi ne sizce? Sistem, çevirmenden neden korkuyor?

Sistemin çevirmenlerden korktuğunu düşünmüyorum. Çevirmenler çeviri yaptıkları için hangi sıklıkla yargılanıyorlar, elimde onunla ilgili bir veri yok ama devletin çevirmenlere yönelik özel bir baskı politikası olduğunu sanmıyorum. Burada nedensellik bağını doğru kurmak gerek. Çevirmen, yazar veya kasiyer olduğun için baskı görmezsin; fikirlerin, siyasi tavrın, eylemlerin, yönelimlerin yüzünden baskı görürsün.

'PROLETER ÇEVİRMEN DİYE TOPLUMSAL BİR TİP YOK'

Geçmişe nazaran yayınevi sayısının artmasının çeviriye/çevirmene olan faydası ya da zararı nedir? Ek olarak, ekonomik dalgalanma çevirmeni ne oranda etkiliyor?

Yayınevi sayısının artmasının çevirmenlere olumsuz bir etkisi olmuyordur herhalde. Sözleşme şartları iyi olduğu sürece çevirmenler mümkün mertebe farklı yayınevleriyle çalışmak isteyeceklerdir. Çünkü kitap çevirmenliği sonuçta bir serbest meslek ve bazen birden fazla alternatifi el altında bulundurmayı gerektirecek kadar esnek-güvencesiz koşullarda icra edilebiliyor. Ekonomik dalgalanma çevirmenleri ne oranda etkiliyor sorusuna verebileceğim kesin bir yanıt yok, ama bir saha araştırması yerine kişisel bir gözlemle şunu söyleyebilirim: Türkiye’de kitap çevirmenliği bir orta sınıf mesleğidir, yolun başında birtakım kayıt dışı ekonomik güvencelere sahip olan (aile desteği gibi) ya da zamanla peş peşe baskı yapan kitaplardan elde ettikleri gelir sayesinde kendi boş zamanlarını satın alabilen insanlar bu mesleği icra ederler; oturdukları semtlere, sosyalleşme kanallarına, yaşam tarzlarına bakınca görünen tablo bu. Yani “proleter” çevirmen diye bir toplumsal tip yok. Proletarya hiçbir zaman kendi boş zamanını satın alamamıştır. Onu diğer sınıflardan ayıran temel özellik budur. Kitap çevirmenleri ise kendi zamanlarını satın alabildikleri gibi çok satan çevirileriyle iyi kazanan çevirmenler de biliyoruz. Kazansınlar elbette ama şu durumda kölelik koşullarından bahsetmeleri biraz tuhaf. “Ben proletarya koşullarında yaşıyorum” dediğin zaman “öyle misin değil misin?” diye bakarlar ve ister istemez bir samimiyet sorunu baş gösterir.

Hukuki olarak bakıldığında çevirmenin en nesnel sorunları nelerdir? Hak ettiğiniz güvenceye kavuştuğunuzu düşünüyor musunuz?