Murat Özyaşar eserlerindeki belleksiz dil

Murat Özyaşar'ın kaleme aldığı Aslı Gibidir'deki denemeler, Sarı Kahkaha ve Ayna Çarpması’ndaki öyküler yaşanan acı, terk edilmişlik, yalnızlık ve öfke minvalinde üçüncü kişilerin tanıklıklarının hikâyesi olarak karşımıza çıkar. Randal bir topluluğun yaşadıklarının neden kayıt altına alınmadığını merak eder, öyle anlaşılıyor ki bunun nedeni kendi dilinin yazıyla kurması gereken sağlıklı bir ilişkisinin olmayışıdır. Fakat dil ve aidiyet meselesi böyledir diye yaşanan onca acının kaydı tutulmamalı mıdır? Belki bu noktada sorulması gereken en önemli soru budur.

Abdullah Aren Çelik

Jonathan J. Randal’ın Bunca Bilgiden Sonra Ne Bağışlaması? isimli kitabı, Saddam Hüseyin’in iktidarı döneminde yaşananları mercek altına alır. Randal bu kitap başlığını T. S. Eliot’ın Çorak Ülke Dört Kuartet ve Başka Şiirler kitabındaki Gerontion şiirinden alır. Randal’ın şiirdeki bu dizeyi kitap ismi olarak düşünmesi boşuna değildir. Zira Irak Kürdistan bölgesinden İran’a, İran’dan Suriye’ye, Suriye’den Türkiye’ye uzanan ve uzun yılları alan kapsamlı bir çalışma ortaya koyar. Bu süre zarfında, yıllarca Irak’ın kuzeyinde ve İran’la sınırı olan köyleri gezer. Kürt iç savaşına dair araştırmalar yapar. Irak ve İran’da insanlarla konuşur, işlenen katliamları, tecavüzleri, cinayetleri araştırır ve olup bitenlerin tek tek kaydını tutar. Topladığı onca acılı hikâyeyi kitaplaştırır en sonunda. Araştırma esnasında bir şey yazarın dikkatini çeker; yaşanan onca şey neden kayıt altına alınmamıştır? Saddam’ın ve dönemin İran hükûmetlerinin yaptıklarına dair özetle şöyle bir not düşer tarihe: Bu zulme maruz kalanlar, kendilerine bu kötülüğü reva görenleri nasıl affedecektir? Bunca bilgi edindikten sonra bu şiddeti, bu kötülüğü yaratanların nasıl olur da affedileceğini merak eder. Kitaba da Bunca Bilgiden Sonra Ne Bağışlaması? ismini o nedenle verir. Randal, İran ve Türkiye sınırına yığılan insanların, sınır boylarında kendilerini bekleyen “dilsizliğinden’’ bahseder. Ülkelerinde maruz kaldıkları onca şeyi yazamamış, kayıt altına alamamış bunca insanın sınır boylarında garip bir terk edilmişlikle yaşamları son bulur. Kayıtlar yüz binlerce insanın İran’a girmek için “sınıra” yığıldığı ve orada bekletildiği için soğuk ve açlıktan öldüğünü yazar. Bir acının coğrafik sınırları, bu insanlar için kendilerine ait olmayan bir dilin sınırında affedilmez bir nefrete dönüşür. Randal yaşanan onca acının, başka dildeki bir acıya dönüşmesinin nedenini Kürt dilinin parçalı oluşuna ve bu nedenle de birlik olunamamasına, dolayısıyla ortak bir bellek oluşturulamamasına bağlar:

“Kürtler alfabe çeşitliliği bakımından bölünmüş durumdalar. İran’daki Gorani, Fars yazısı kullanılır. Sorani, İran ve Irak’ta olduğu gibi. Fakat yurtdışındaki Türkiyeli Kürtler, Fransız Mandası sırasında Suriye’de Emir Kamıran Bedirxan tarafından düzenlenen, değiştirilmiş bir Latin alfabesiyle Kurmanci öğreniyorlar. Kaçak olarak Türkiye’ye sokulan kitaplar, gazeteler ve dergilerde bu alfabe kullanılıyor. Eski Sovyetler Birliği’ndeki Kürtler, Kril alfabesi kullanıyor. Tüm bu faktörler, genelde dağlık alanın doğal izolasyonu ve bölünmüşlüğü Kürt birliğinin tüm Kürtler tarafından kullanılan ve de anlaşılan tek dil ve tek alfabeyle daha iyi sağlanacağına kani olmuş milliyetçileri umutsuzluğa itmiştir.” (1)

Kaydı tutulmayan pek çok toplumsal olay, cinayet ve yıkım tarih sahnesinden silinip gitmiştir. Bunda tarihi yazanların, kazananlar olmasının payı çoktur. Millet olmanın, dahası güçlü olmanın en önemli yapı taşlarından biri belki de oluşturulan toplumsal bellektir. Bu da dille mümkündür. Güçlü devletlerin işgal ettikleri ülkelerde yaptıkları ilk şey, arşivleri ortadan kaldırmak, tarihî mekânları yok etmek, kütüphaneleri yakmak olur. Dünya tarihi bu ve buna benzer trajedilerle doludur. Dolayısıyla “bellek” denen şey öldürenin ve yok edenin dili üzerinden kendi lehine işleyen tarihsel bir süreç şeklinde cereyan eder.

Murat Özyaşar’ın “Aslı Gibidir,” denemesi de bellek, hatırlama, unut(a)mama minvalinde okunacak bir metin. Kitaptaki bütün denemeler bizi bir toplumun gündelik yaşamına, belleğine, acılarına, kayıplarına, yalnızlığına ve en çok da sahipsizliğine götürüyor. Kitabın ikinci denemesi Muhteşem İmkânsızlık sanki yalnızca bu sahipsizliği anlatır gibidir.

Aslı Gibidir-Diyarbakır Hikâyeleri, Murat Özyaşar, 116 syf., Doğan Kitap, 2019.

‘KİMSİZ KALDIM, KİMSİZ KALDIM, DERDİME YANAK YOK’

“Çayan Demirel’in Dersim ‘38 Belgeseli’ni seyredenlerin gözünden kaçmasını istemediğim bir anı var. 38 Dersim Felaketi’ne tanıklık eden Dünya Ana, belgeselde tanıklığını anlatırken önce saf bir Zazaca ile konuşmaya başlar, devamında Zazaca sözcüklerine Türkçe sözcükler karışır ve en sonunda ise konuşmasını kır edilmiş, kırılmış Türkçe bir cümleyle bitirir: ‘Kimsiz kaldım, kimsiz kaldım, derdime yanak yok.’”
Bir trajedi bundan daha iyi özetlenebilir mi acaba? Özyaşar’ın Dünya Ana üzerinden dile getirdiği yalnızlık yani “kimsizlik” aynı zamanda yaşanan bir trajediyi işaret eder. Dikkat edilirse, saf bir Zazacayla başlayan Dünya Ana’nın konuşması, bir noktada Türkçeye döner. “Kimsesiz” sözcüğünün, “kimsiz” şeklinde Dünya Ana’nın dilinden dökülmesi bize iki şeyi anlatır. Bunlardan birincisi sözü kullanan kişinin Türkçeyi bilmediği, ikincisi, kendisine acıyı yaşatan gücün “Türkçe” dilinin içinde muhafaza edilen ve iktidarını o dil üzerinden kuran bir güç olduğudur.

Dünya Ana’nın konuşmasının sonunda Türkçe ifade ettiği “Kimsiz kaldım, kimsiz kaldım, derdime yanak yok,” sözleri aslında bir tavır, bir öfke, bir haykırıştır. Bunun da nedeni, Dünya Ana’nın bir türlü kendi dilinde oluşamayan belleğidir. Zira bellek aynı zamanda içinde “topluluk” olma fikrini de taşır. Acısını “topluluğuna- toplumuna” anlatamayan, beklediği çareyi kendi dilinde bulamayan bir insanın, pekâlâ başka dilde konuşması ve tepkisini o dilde ifade etmesi normaldir. Oysa her ağıt kendi dilinde yakılır, ağıt başka bir dile nakledilince öfkeli bir tepkiye dönüşür yalnızca.

Özyaşar, Muhteşem İmkânsızlık’ta yalnızlığı, çaresizliği, belleksizliği, en çok da bu olamama halini dil üzerinden kurar. Çünkü dil, bir topluluğun içine yerleştiği anlamdır. Dünya Ana’nın sözleri biçimsel açıdan bu imkânsızlığa, dahası belleksizliğe işaret eder.

Yazar, denemenin devamında şunları söyler: “Dünya Ana’nın Felaket’i anlatırken önce Zazaca, sonra Zazaca-Türkçe ve en sonunda kırılmış bir Türkçeyle konuşması, onun böyle dilden dile geçişi, bana kalırsa Felaket’in yarattığı tahribatı ve Felaket’in dildeki tezahürünü de gösterir.”

Burada bahsedilen felaketi iki dilin de arasında kalmak olarak düşünmek gerekiyor. Maalesef kendi dilinin yabancısı olunca insan, başka bir dilin yerlisine de dönüşemiyor haliyle. Dünya Ana’nın felaketi tam da budur. Fakat burada bu felaketin kaynağına inildiğinde, başka bir dil kadar kendi dilinin topluluğu olamamanın da etkisi görülür. Haliyle kendi dilinin topluluğu olamamak, kendi topluluğunun dilinden yoksun kalmaktır. Dünya Ana’nın konuştuğu Zazacanın binlerce yıllık mazisi olmasına rağmen yazılı kaynaklarının en eskisi sadece 150 yıl önce kaleme alınmıştır. Felaketin burada, sözün mürekkebe dönüşememesinde başladığını söylemek yanlış olmaz herhalde.

1875 yılında Osmanlı-Rus savaşında Diyarbakırlı iki Zaza Rus güçleri tarafından esir alınır. Rus subaylardan biri bu iki Zaza’nın konuşmasına tanıklık eder. Rus subay onları konuşturup söylediklerini olduğu gibi iki sayfalık bir kâğıda not alır. Dünya Ana’nın konuştuğu dilin yazılı kaynaklardaki geçmişi işte bu kadardır. Henüz uluslaşamamış, kendi dilinde eserler vermemiş ve belleğini kendi dili üzerinden yaratamamış bir topluluğun-toplumun başka bir dilde ağıt yakması anlaşılırdır.

‘SİZİN GÖREVİNİZ BU: HİKÂYE ANLATMAK’

Özyaşar, El Eli Tanır denemesinin girişinde, Kürtlerin hikâye anlatmadaki meziyetinden bahseder. Bunda yazıyla bir bellek oluşturamamanın payı çoktur. Galiba Kürtlerin toplumsal belleği anlattığı hikâyeleri kadardır, hikâyeleri uzatması ve çoğaltması da daha çok hatırlamak içindir. Muhteşem İmkânsızlık denemesindeki “Felaket” denen trajedi belki de yazıyla kurulamayan ve yalnızca sözlü geleneğe dayanan bu bahtsız ilişkidir:

“Bana öyle geliyor ki, Kürtler sanki hikâye anlatmak için gelmiş dünyaya. Allah onlara, ‘Hadi, sizin de göreviniz bu: Hikâye anlatmak’” demiş gibi, Kürtler de ömrü hayatı boyunca hikâye anlata anlata, hikâye olmuş sanki. Özenle bakınız etrafa, yediden yetmişe bütün Kürtler hikâyeye inanmış sesleriyle hikâyeler anlatıp durur. Üstelik bu hikâyeleri, öyle efendiye, ötekine anlatıyormuş gibi yaparken aslında kendilerine, kendi kendilerine yorulmayacak bir sesle anlatırlar.” (2)

Rus subayın yazdıklarıyla günümüze kalan iki sayfalık Zazaca metnin, binlerce yıllık tarihi olan bir toplumun ilk yazılı metni olmasından daha büyük bir felaket olabilir mi? Dünya Ana’nın trajedisinin, iki dil arasında sıkışmasının ve belleğinin hiçbir yere ait olmamasının nedeni bu değil midir? Destanların, atasözlerinin, deyimlerin, hikâyelerin, masalların ve halk efsanelerinin bir kültürün kendi varlığını sürdürmesi açısından pekâlâ önemi büyüktür. Fakat bütün bunların başka bir dilin/dillerin saldırısı altında varlığını uzun süre devam ettirmesi mümkün değildir.

ÖZYAŞAR’IN DİLLE KURDUĞU İLİŞKİ

Şehitler, Şahitler, Sonra İşte Kelimeler ve Parçalı Bulut İstasyonlar: Diyarbakır Tren Garı denemeleri yine aynı izlek üzerinden sürekli dille kurulan ilişkiye dair göndermelerle doludur. Ayna Çarpması ve Sarı Kahkaha öykülerinde, Aslı Gibidir denemesindeki izleklerin benzerine rastlanır. Dolayısıyla dil ve dil bağlamında “toplumsal bellek” meselesinin her üç kitapta karşımıza çıkması, yazarın bilinçli bir tercihle metnini bu istikamette kurduğunu gösteriyor. Zira kişinin kendi dilinden uzaklaşması, başka bir dilin sancısına dönüşmesi belleksiz bir topluluk yarattığı kadar, kendine, kültürüne yabancılaşmayı da beraberinde getirir. Bu noktada bir yazarın kendi dilinde eserler verememesi, başka bir dilin parçası olmasının nedenlerinin altı özellikle çizilmeli. Bu meselenin ayrıca başka bir yazının konusu olduğunu söylemek gerekiyor.

Ayna Çarpması’nın, Gece Silgisi isimli öyküsünde bir oğlun annesine dair düşündüklerini okuruz. Çocuğun söyledikleri çarpıcıdır:

“Ben o yaşta, annemden utanırdım o zaman: Başındaki yazmasından, altın dişlerinden, alnındaki dövmeden, en çok en çok da Türkçe bilmeyişinden, öyle çok utanırdım. Sırf bu yüzden; annemin okula gelmesini istemez, sınıf arkadaşlarımdan hiçbirini evimize götürmez, sokağımızın yakınından bile geçmezdim. Öğretmenimizin ünite dergisinde gösterdiği anneler, neden farklıydı benim annemden? Benim annem, neden şişman ve hep siyahtı?”

Burada bahsi geçen anne sanki Dünya Anadır. Dil üzerinden kurulamayan ilişki, anne ile oğlu iki yabancıya dönüştürmüştür. Oğlunun kendisinden utandığı, arkadaşlarını evlerinin uzağından bile geçirmediği, başkasına ait dili bilmediği için oğlunun kendisinden utandığı annenin trajedisi “felaket” değil de nedir? Hikâyenin devamında evde arama yapan polislerin, billur bir Türkçeyle, “Yukarıda Allah, yerde biziz” sözlerini okuruz. Annenin kederi ve oğulun anne utancı bu sözlerle daha bir belirginleşir. Devamında oğlun dilinden annenin sözlerini okuruz. Annenin dilsizliğinde, yaşamındaki felaketlerden devşirip kırık bir Türkçeyle söylediklerinde, Dünya Ana’nın dille kurduğu yabanıl öfkenin benzeri vardır. Her iki anne de belleksiz bir topluluğun acısını haykırır. “Kimimiz, kimsemiz yok, derdi annem. O an inandım.” (4)
Hemen hemen bütün denemelerde, konuşulan dilin makas değiştirmesine özellikle vurgu yapılır:

“Aslında sadece bunu demeliydim galiba:
İki ray arasındaki yakınlık ya da uzaklık kadardı her şey.
Oldu, bitti.
Oldubittiye geldi her şey.’’ (5)

“Bazı sözcükleri söylemenin bedelini ağır ödetirler size. Çünkü bazı sözcükleri öğrenmenin yaşı olduğu gibi, bazı sözcüklerin de yaşının olduğunu yıllar yıllar sonra öğrenirsiniz sözcüklerin bu topraklarda ne kadar eski ve hâlâ taze, ne kadar yaşlı ve hâlâ genç olduğunu: ‘Bijî!’ ve ‘Bimire!’ mesela, ya da ‘Kahrolsun!’ ve ‘Yaşasın!’” (6)

Randal’ın kitabında geçen onca şeyi okuyunca, kitabının adının neden Bunca Bilgiden Sonra Ne bağışlaması? olduğunu anlamak zor değil. Her acı kendi dilini ve kimliğini yaratır çünkü. Randal’ın kitabının yapıtaşları ile Özyaşar’ın Aslı Gibidir denemesinin yazılış amacı benzerlik gösterir neredeyse. Nitekim Sarı Kahkaha’nın Yan öyküsünde Aslı Gibidir’de geçen denemelerin yazılış nedeni anlatılır sanki.

“Vaktiyle buranın çevre köylerinde aksi, ters istikamette giden bir şeyler olduğunda; sözgelimi yağmur vaktinde yağmadığında, hükümet topuyla tüfeğiyle saldırdığında, nehirler kan rengine büründüğünde ya da bin yıl sonraya gömülen kuyulardaki kemikler bulunduğunda, köyün ahalisi eline silahını alıp köyün en yüksek tepesine veya dağın en dik yamacına çıkıp gökyüzüne, Allah’a kurşun yağdırırmış. İşte gökyüzü birikmiş o kurşunlar üç gündür karla karışık yağıyordu bu şehre.” (7)

İKİ DİLİN DE YERLİSİ OLAMAMAK

İki dil arasında kalmak, iki dilin de yerlisi olamamak değil midir? Başka bir dilde karşılık bulan, belleği başka dilde yaratılan her topluluk, kendisine yabancılaşır. Dilinden kopmasının acısını taşımayan, başka bir dilde yaratılan belleğini kendi dilinin ırmağında yıkayıp, sonsuzluk denizine akıtma gayreti içinde olmayan her topluluk, kendisine yabancılaşmaya ve yok olmaya mahkûmdur. Özyaşar’ın Sarı Kahkaha’sının ve Ayna Çarpması’nın kendi diline çevrilmiş olması, başka dillerde kaleme alınmış ve çevrilmeyi bekleyen ciltler dolusu metnin olduğu düşünüldüğünde, oldukça önemli.

Aslı Gibidir‘deki denemeler, Sarı Kahkaha ve Ayna Çarpması’ndaki hikâyeleri yaşanan acı, terk edilmişlik, yalnızlık ve öfke minvalinde üçüncü kişilerin tanıklıklarının hikâyesi olarak karşımıza çıkar.

Randal bir topluluğun yaşadıklarının neden kayıt altına alınmadığını merak eder, öyle anlaşılıyor ki bunun nedeni kendi dilinin yazıyla kurması gereken sağlıklı bir ilişkisinin olmayışıdır. Fakat dil ve aidiyet meselesi böyledir diye yaşanan onca acının kaydı tutulmamalı mıdır? Belki bu noktada sorulması gereken en önemli soru budur.

Dünya Ana’nın “kimsizliği” ile Randal’ın bahsettiği dilsiz kimsesizler aynı acının farklı zamanlarda yaşayan insanlarıdır. Tarihe düşülen bu notlar, başka dilde de olsa yaratılan bu belleği eninde sonunda kendi kökleriyle buluşturacaktır. Hayati olan, hâlihazırda yaşanan acıların kaydının tutulmasıdır.

Belki de bütün bu yaşananları şiirsel bir duyarlılıkla mürekkebine akıtan Eliot’ın dizelerine bırakmak gerekir. Acılar azalacaksa, insanlık az da olsa ümidini içinde taşıyacaksa, bunda şairlerin ve bu yazıya vesile olan yazarların yarattığı miras sayesinde olacaktır.

“Bunca bilgiden sonra, ne bağışlaması? Düşün ki
Tarihin aldatıcı yolları, yapay dehlizleri çoktur,
Ve iletir, aldatır fısıldayan aşırı hırslarla,
Yönlendirir bizi boş şeylerle. Düşün ki
Verir o, dikkatimiz ne zaman dağılsa
Ve ne verirse verir öyle esnek bir şaşkınlıkla
Ki bu veriş aç bırakır özlemleri. Çok geç verir
İnanılmayan ne varsa, ya da hala inanılıyorsa,
Yalnız anılarda, uyanan tutkuyu. Çok erken verir
Güçsüz ellere, ne gelirse aklına sonsuz olunabilecek,
Bir korkuyu üretinceye dek reddediş. Düşün
Ne korku, ne de ataklık kurtarır bizi. Acayip huyları
Yaratan bizim kahramanlığımızdır. Erdemleri
Üstümüze salan bizim arsız suçlarımızdır.
Bu gözyaşları silkelenmiştir öfke ağacından.” (8)

Dipnotlar

  1. Jonathan C. Randal, Bunca Bilgiden Sonra Ne Bağışlaması, Çev. Faysal Nerse, Avesta Yayınları, S.41
  2. Aslı Gibidir, Murat Özyaşar, Doğan Kitap, S.51
  3. Ayna çarpması, Murat Özyaşar, Doğan Kitap, S. 28
  4. a.g.e. S. 28
  5. a.g.e. S. 101
  6. Aslı Gibidir, Murat Özyaşar, Doğan Kitap, S.51
  7. Sarı Kahkaha, Murat Özyaşar, Doğan Kitap, S.22
  8. orak ülke Dört Kuartet ve Başka Şiirler, T. S. Eliot. Çev. Suphi Aytimur, Adam Yayınları, 2. Baskı, S. 39