Rüyet: Anlatının ‘Sine’si 

Derviş Zaim'in Yapı Kredi Yayınları tarafından basılan yeni romanı, 'Rüyet' raflarda yerini aldı. Kitap için, Hüsn-ü Aşk örneğini izleyerek, ana karakter Sine’nin ifade ettiği bir biçimde, yolculuk ve arama metaforları ile örgülenmiş, iç içe geçmiş bir anlatılar toplamıdır denebilir.

Yavuz Demir

Metinler yazılı hallerinin ötesindedirler. Bunu nasıl gerçekleştirirler? Bir maceranın, bir hadisenin anlatılışından öte ne olabilir? İbretlik bir hal mi? Nasihat ve ahlak numunesi bir dillendiriş mi?Alice Harikalar Diyarında romanı şöyle başlıyor: “Bakıcısının okuduğu kitaptan sıkılmaya başlamıştı… İçinde mükâleme ve resim olmayan kitap ne işe yarardı ki?”

Alice metaforundan hareketle okur için anlatıyı değerli kılan, ortak buluşma noktalarından ve değerler manzumesinden öte neyin olduğu, olabileceğidir. Mükâleme ve resim yerine ikame edilebilecekler nelerdir? Okur bölünmüşlüğü, mukabele etmeyi test edebilir mi? Edilgen yapılanış ve okunuş artık yerini bir başkasına terk etmiş olmalıydı. Nedir naturası anlatının? Nucleus: Öz, çekirdek, cevher, zübde…

‘ANLATIDA PEŞİNE DÜŞÜLECEK OLAN NEDİR?’

Her metnin bir nucleusu vardır; anlam zannedilerek peşine düşülen. Metnin varlığı ‘anlam’a kavuşmakla sınırlıdır çoğunluk için. Temel soru; öyleyse anlatıda peşine düşülecek olan nedir? Roland Barthes peşine düşülecek olanı kuruluş itibariyle kavramsallaştırır: Fabric of the Word… Kelimenin dokusu/dokunuşu.

Şeyh Galip Hüsn-ü Aşk’ta bunu karşılayan ibareyi şöyle ifade eder: Mânâ-yı latif… Latif kelimesinin, derin, gizli, ince, hoş anlamları yanında bir diğer manası da ‘mütenasip’ oluştur. Bu bir dengeleme, estetik balans yaratma meselesi olup, Barthes’ın tarif ettiği dokunuşa karşılık gelir. Öyleyse anlatının peşine düşülecek olan hususlarının başında bu latiflik ve dokunuş olmalıdır. Metnin var ve provoke ettiği süreci bu dokuda kavrayabilmek, anlam dediğimiz şey! Geriye söylenebilecek arz-ı hal kalır. Herkes de bunu bilir zaten. Kağıt üstüne ‘ortak’ olarak kaydedilendir o. Alamettir, sadece. Kıyamet kopmaz ondan. Olacak olan yanına geldikleri ile ortak malzemenin ; Şahsi ve inkılabi bir anlam alanı yaratmasıdır. Bu özel ve öznel alan sanat telakkisi içerisinde görülür. Sanatın esasını teşkil eden kavrama ulaştırır bizi bu da: Tasavvur etmek. Zihinde canlandırmak, düşünmek: imajinasyon.

Kısaca iştigal edilecek olan: Tarz-ı hal. Ahmed Mithat Efendi bu soruyu ilk gündeme getiren yazarlarımızdan. Müşahedat romanında arz-ı halin anlatabilirliği hususunu ele alır. Soru Mithat Efendi için: Nasıl yazmak kaziyesidir?

Roman bizim için bir mesele: form ve içerik itibariyle. Tanpınar’ın ve devamında yapılan tartışmaların odaklandığı yer: bizde roman/ var mı? Batı edebiyatının bir anlatı formu olan romanın bir karşılığı olmalı mı? Biz kendi anlatabilirliğimizi hangi formda üretebiliriz?

‘ŞARKIN ANLATISI’

Metaforlar dünyasından hareketle bunu kısa ve hızlı bir şekilde cevaplayacak olursak; mitolojideki Atlas figürüne bakmak gerekir; zira romanın temeli entrikaya dayanır, örneğini Atlas mitolojisinden alan. Şark anlatısının bir entrika metaforu yoktur.Şehrin ve entrikanın çocuğu olan roman karşısında anlatıyı karşılayacak ve biçimlendirecek olan nedir? Bunu karşılayacak olan metonimik yapıda oluşmayı örnekleyecek, kültürel kodlar itibariyle karşılığını bulabileceğimiz kelebek metaforudur. Entrik örgünün içerisinden çıkan bir anlatıdan çok, kelebeğin kanatlarında inşa edilmiş bir dokunuş olmalıdır. Şarkın anlatısı…

Postmodernizm aslında herkesin kendi hikayesine dönüp bakmasını ve onu yeniden yazmasını isterken ve sınır ihlallerini meşrulaştırarak metin kimliği sorununu da aşarak bize bir şans tanır aslında kurmaca için. Bu kapıdan tasavvur ederek girenlerden birisidir Derviş Zaim. Denilebilir ki hem sinemasında hem de romanlarında bu anlatabilirlik sorununu form ve içerik olarak aşmaya çalışır. Plato’dan 1960 yıllara kadar sorulan ben kimim mantıksal sorusunun üstüne çıkarak, ontolojik olanı yeğleyen postmodernist yaklaşım, çoğulluğu tercih ederek, tarihsel gerçekliği anlatının içerisinde ideolojik ve politik olanın da farklılaşmasını tetikleyerek, tasavvur kelimesinin öncülük ve kışkırtıcılığında olan şey değil, bizim olduğunu düşündüğümüz şey olarak algılatır ve yapılandırır.

Anlatıda çoktan ipin ucu kaçtı.

Rüyet, Derviş Zaim, 264 syf., Yapı Kredi Yayınları, Mayıs 2019

‘RÜYET, POSTMODERNİZMİN HERC Ü MERC ETTİĞİ BİR ZİHİN ÜLKESİNDE GEÇER’

Ares Harikalar Diyarında romanından sonra bu kez okur karşısına Yapı Kredi Yayınları tarafından basılan Rüyet romanı ile çıkan Zaim, ‘anlatabilirlik’i postmodernist kurmacanın bütün sınırları ile ihata ettiği bir biçimde oluşturur. Denilebilir ki, anlatıda ipin ucunun kaçtığını örnekleyen bir romandır Rüyet. Yani, postmodernizmin herc ü merc ettiği bir zihin ülkesinde geçer her şey. Eğer bir karşılık aranacaksa; mekânlar, isimler ve olaylar ne güne duruyor diye bakmayın sakın, sonunda halk ibaresine düşecektir yolunuz: benim oğlum bina okur, döner bir daha okur! Varsa bir karşılık, kâğıt varlık ve mekânlarda aranmalıdır.

Anlatının başlangıç kısmı bir masumiyet göstergesidir adeta: Kural dışı hiçbir şey yoktur aslında; görülen aykırı bir tasavvur hamlesidir, Sine’nin peşine düştüğü rüya kaydı!

‘…Şimdi sanatsal bir performans planlıyorum ya. O gösteri için birkaç kişinin belli mekânlarda uyuması lazım. Uyanınca onlara rüyalarını anlattıracağım. Videoya kaydedeceğim rüyalarını.’

Anlatı bir gaye ile o gayenin peşinde olan öznenin arasındaki ilişkiler toplamıdır. Sine, bir tür objeye dönüşen ‘rüya’nın peşinden giderek anlatının varlık alanı içerisine çekilir, bu mânâsıyla roman, kurmaca dünyanın biçimleniş ve niyetler toplamını gösteren Hüsn ü Aşk’ın sebeb-i telif kısmında ifade edilen hükmü yineler karmaşık ve oyun esaslı yapısıyla:

Daim bunu der ki elde hâme
Âfet bana itibar-ı amme

‘RÜYET BİR TÜR TECRİT ANLATISIDIR’

Rüyet, Hüsn-ü Aşk örneğini izleyerek, ana karakter Sine’nin isminin de ifade ettiği bir biçimde, iç içe geçmiş bir anlatılar toplamıdır aslında, yolculuk ve arama metaforları ile örgülenmiş. Hız ve hafiflik, şark anlatısına ait bu iki ana detay, Rüyet romanının ana eksenini oluşturur. Anlatı boyunca çoğalan olay dizisi, karmaşık hal ancak kendisini hız ve hafiflik ile dengeler; Hüsn ü Aşk’tan mülhem, Rüyet bir tür tecrit anlatısıdır, diyebiliriz.

Bu anlatıya yön veren nedir?

Calvino’nu ifadesiyle:

‘Anlatıya yön veren ses değil kulaktır.’
Mevlana’nın Mesnevi başlangıcı gibi:
‘Dinle neyden kim, hikayet etmede’

Rüyet, peşinde olunan rüya gayesi, Hüsn ü Aşk yapı ve simgeleriyle; o kulağı arama işidir! Mukabele etmeye varsanız, ne iyi!