Aydın Selcen: Diplomaside öngörü ve sağduyu yok oldu

Aydın Selcen'in kaleme aldığı Gözden Irak'ta okurla buluştu. Selcen ile dış politika, diplomatlık günleri ve gündeme dair konuştuk. Selcen, "Diplomasi konusunda soğukkanlılık, öngörü ve sağduyu en önemli unsurlar. Ancak bunlar yok oldu" dedi.

Mühdan Sağlam  

DUVAR – Gazete Duvar yazarı Aydın Selcen, diplomasi günlerini anlatan “Gözden Irakta” isimli kitapla okur karşısında… Selcen, Gözden Irakta’da anı sınırlarını aşıyor.

Gözden Irakta’nın yazarı Aydın Selcen ile kitabını, dış politikayı, Dışişleri günlerini ve gündemi konuştuk. Selcen, “Bu bölümde genel olarak diplomasiden ne anladığımı aktardım. Diplomasi etkin bir araç ve sizin alet çantanızdaki maliyeti düşük etkisi yüksek bir araç. Türkiye’nin yüzlerce yıllık bir diplomasi geleneği var. Ancak bu etkin kullanılmıyor. Diplomasi ile halklar ilişkiler arasındaki fark ortadan kalkmış, eylemle söylem arasındaki makas açılmış durumda. Diplomasi konusunda soğukkanlılık, öngörü ve sağduyu en önemli unsurlar. Ancak bunlar yok oldu” dedi.

Aydın Selcen

Size dair bilinen unsurların başında Irak Kürdistanı’nda Erbil Başkonsolosluğu yaptığınız… Kitabınızın ismi de sizin Irak günlerinize bir gönderme mi?

Aslında kitabın adını önsözde de teşekkür ettiğim, Ruşen Çakır önerdi. Bir yanıyla diplomasi bağlamında kurumdan ayrılmama bir yönüyle Irak günlerime de gönderme yapan bir isimdi. Ben çok beğendim, editörlerim de uygun bulunca kullanmaya karar verdik. Ruşen Çakır’a tekrar teşekkür ederim.

Cezayir son olarak yönetim değişikliği ile gündeme geldi. Sizin kitabınızda Cezayir’de görev yaptığınız döneme ilişkin iki bölüm var. Cezayir’de yaşam tehlikesi de atlattığınızı yine kitaptan öğreniyoruz. Cezayir’i yazmaya, kitapta yer vermeye nasıl karar verdiniz?

Cezayir bölümüyle ilgili olumlu dönüşler aldım. Cezayir’i daha geniş bir biçimde ele almak kitabın editörü Ahmet İnsel’in önerisiydi. Bu bölümleri birkaç saatte yazdım. Doyurucu olduğuna dönük bir iddiam yok, ancak insanları Cezayir konusunda meraklandırmışsam amaç hasıl olmuş demektir.

‘TRUMP BİR NEOCON SAYILMAZ, SİLAHLI MÜDAHALE YANLISI DA DEĞİL’

İlk görev yerinizdeyken ABD’nin Irak İşgali gündeme geliyor ve siz kitabınızda bu dönemde neocon’lar üzerine olan temel metinleri okumaya başladığınızı aktarıyorsunuz. Bush dönemi için Neocon siyasetin en baskın dönemlerinden biriydi denebilir mi?

Neconlar aslında derin entelektüeller. Güç saplantıları olduğunu biliyoruz. Okumalar daha çok Antik Yunan’daki Atina Sparta çekişmesi üzerine. Bu metinleri eski Yunancadan, orijinallerinden okuyorlar. Burada ilginç olan bu kadar küçük bir grubun kısa bir dönem etkin olmaları, çünkü Bush’un sekiz yılında hep neoconlar etkin değil. Örneğin Robert (Bob) Gates’in Savunma Bakanlığı 2006’da başlıyor ve iki yıl da Obama döneminde devam ediyor. Yine 2006’da yayınlanan Baker-Hamilton Raporu’yla aslında Amerikan siyaseti neoconların elinden kaydı. Dahası 2001-2009 arasında görev yapan Dick Cheney için de Donald Rumsfeld’in saldırgan bir politika izlemesi de onu neocon yapmaz.

Peki Trump’ı nereye koyuyorsunuz?

Ben Trump’ın askeri müdahaleden yana olduğunu düşünmüyorum. Aksine Suriye’den çıkmak gibi mevcudiyetleri sonlandırmak, sonlandıramadıklarının giderlerini de bulunduğu ülkeye yıkmak gibi bir yaklaşımı olduğunu düşünüyorum. İran konusu da dahil, Trump’ın yüz binlerce askerle bir ülkeye girip yönetim değişikliği yapmayı istediğini düşünmüyorum.

Kitapta özellikle kendi gözünüz ve gözlemlerinizle Dışişleri Bakanlığı’nı anlattığınız bölümlerde Irak konusunda askeriyenin baskın konumda olmasını ve hariciyenin onun ardına dizilmesinden bahsediyorsunuz. Diplomasi neden böyle bir duruma düşüyor?

Aslında orada vesayeti, herkesin kendi konumuyla tanımladığı, neyse onu anlatmaya çalışıyorum. Vesayet dediğimiz şey, Osmanlı’ya kadar uzanıyor. Keza Cumhuriyet dönemi için de öyle. AKP iktidarıyla beraber iki hortlak sahneye çıkıyor: İslamcılık ve Kürtçülük. Burada hariciye hem kendisine kuşkuyla yaklaşan iktidara şirin göstermeye çalışıyor hem de askeri idare ediyor. Bunları yaparken de onun kendi işi olan diplomatlığı yapmasına müsaade edilmiyor. ABD Irak’a yerleşmeye başlandığında örneğin kimisi askeri konu diyor, kimisi arka kapıyı kullanalım diyor. Burada bu sıkıntılı duruma işaret etmeye çalıştım.

‘DIŞ POLİTİKADA HESAP VERİLEBİLİRLİK YOK’

Ancak son bir kaç yılda asker-sivil ilişkilerinde bir dönüşüm var. Eski Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar şu an Milli Savunma Bakanı… Bu dönüşüm ne anlama geliyor?

Genelkurmay yeniden Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanıyor ki bu ilk defa olmuyor. O sırada Genelkurmay sivil otoritenin altına alınıyor derken aslında illüzyon, göz aldatması oluyor. Aslında olan Genelkurmay Başkanı’nın şapkası değişiyor, ‘Sen şimdi Milli Savunma Bakanı oldun’ deniyor. Mevcut Genelkurmay Başkanı bu durumda ikinci başkan oldu. İşin doğrusu bu. Amaç hasıl olmuş mudur, bilmiyorum. Bütüncül bir dış politika olmadığı kesin…

Örneğin S-400 konusunda ABD, Rusya konusunda Milli Savunma Bakanlığı ayrı bir alanda, MİT Başkanlığı Suriye’de ayrı bir alanda… Bu süreçte Dışişleri Bakanlığı yazmanlık yapan bir kurum gibi çalışıyor. Bir taraftan da Saray’da İbrahim Kalın gibi Fahrettin Altun gibi isimler de dış politika yapım sürecine doğrudan dahil oluyor. Burada yaşanan bir dağınıklık…

Bürokrasinin tepeden gelen emirlere uyar hale gelmesi, Meclisin devre dışı kalması, medyanın sindirilmesi, Barış Akademisyenleri başta olmak üzere akademinin devre dışı kalması, sivil toplum örgütlerinin etkisizleştirilmesi hesap verilebilirliği yok ediyor. Bu hata payını artıran bir durum.

Kitabınızda yine dikkat çekici bölümlerden biri, “Diplomasi” başlığını taşıyor. Temel diplomasiyi ve sınırlarını aktarıyorsunuz. Türkiye diplomasiyi biraz kulak arkası etmiş olabilir mi?

Bu bölümde genel olarak diplomasiden ne anladığımı aktardım. Diplomasi etkin bir araç ve sizin alet çantanızdaki maliyeti düşük etkisi yüksek bir araç. Türkiye’nin yüzlerce yıllık bir diplomasi geleneği var. Ancak bu etkin kullanılmıyor. Diplomasi ile halklar ilişkiler arasındaki fark ortadan kalkmış, eylemle söylem arasındaki makas açılmış durumda. Söylediğiniz sözün ağırlı olmalı ki etki doğursun. İşte bu en değerli sermayedir, itibar, güvenilirlik. Diplomasi konusunda soğukkanlılık, öngörü ve sağduyu en önemli unsurlar. Ancak bunlar yok oldu.

‘S-400 ALACAĞIM DEMEK TEK BAŞINA BAĞIMSIZ BİR DIŞ POLİTİKA ÖRNEĞİ DEĞİL’

Son dönemde gündemde olan S-400 konusunu bu bağlamda nereye oturtursunuz?

S-400 konusu Türkiye ile Rusya arasında yaşanan ‘Uçak Krizi’nin ardından 9 Ağustos 2016’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Rusya Devlet Başkanı Putin ile St. Petersburg’da görüşmesiyle ilk defa gündeme geldi. Toplantı sonrasında S-400 alınacağı ifade edildi. Yani derin bir stratejik vizyona dayandığına dönük ciddi bir ipucu yok.

S-400’ler alındığında NATO’dan yalıtılmış bir Türkiye, ABD yaptırımlarına uğramış bir ülke söz konusu olacak. S-400 stratejik gereklilik mi bilmiyorum, ancak F-35’ler öyleydi. Dahası S-400 aldığınızda yalnızca F-35 değil, F-16 da uçuramaz duruma geliyorsunuz. Bu durumun ekonomik, savunma ve dış politika maliyeti düşünüldüğünde sanırım kimse ‘bu bağımsız dış politikanın gereği ve en uygun yoldur’ diyemez.

‘DİPLOMATLIK YALNIZLIĞI DA GÖZE ALMAKTIR’

Kitapta Noel bölümü ve birkaç bölümde bir diplomatın özel günler ve bayramlarda yurtdışındaki yalnızlığını da anlatıyorsunuz. Diplomat olunca sanki insani duygular uzaklaşıyor ama siz diplomat kıyafetini çıkardığınızda memleketten uzak kalmanın, aileden uzak olmanın etkilerini de aktarmışsınız…

Aslında buradaki bazı hikayeler benim başımdan geçenler, bazıları da kurgu. Buradaki amacım biraz da hariciyeye gönül veren gençler varsa, bu mesleğin böyle yanlarının da olduğunu göstermekti. Davulun sesi uzaktan hoş gelir ama diplomasi bu yönüyle zordur da. Dünyanın en iyi yerinde bile olsanız, ailenizden uzaktasınızdır. Hele ki ilk tayinlerde daha önce yurtdışı deneyimimiz yoksa zorlanırsınız. Ben zorlukları göstermek amacıyla yazmasam da bu yönlerin olduğunu bilsinler isterim. Ayrıca Dışişlerinde disiplin ve hiyerarşi askeriyle yarışır.

‘TÜRKİYE IRAK KUZEY BÖLGESİ YERİNE ARTIK IRAK KÜRDİSTANI DİYEBİLMELİ’

Irak’ta Erbil Başkonsolosu olduğunuz dönemde Irak Kürdistanı’nın resmi yazımı ve hitabı konusunda bir sıkıntı oluştuğu görüyorsunuz. Nitekim Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi konusunda Türkiye’nin Kürdistan Irak’ta da olsa demekten kaçındığını görüyoruz.

Bugün, 2019’da dahi ‘Kürdistan’ telaffuz edilmiyor. 31 Mart Yerel Seçimleri sürecinde Cumhurbaşkanı Erdoğan, kampta yürütürken çok olumsuz bir şekilde “defolun gidin, Türkiye’de yok Kürdistan, Irak’ta Kürdistan” diyordu. Bunun baş kısmı, Türkiye Kürtleri üzerinde çok kırıcı bir etki yarattı. Şimdi bu söylem terk edildi ama burada başka bir şekilde cumhurbaşkanının ağzından Kürdistan sözcüğünü duyduk. Ve Irak’ta bir Kürdistan bulunduğunu teyidinden öğrenmiş olduk. Cumhurbaşkanı bunu söylüyorsa bizim Bağdat Büyükelçimizin konuşurken “Irak Kürdistan’ı” diyebilmesi gerekir. Artık Irak’ın Kuzey Bölgesi I.K.B gibi sözcüklerin bir kenara bırakılması gerekir.

Kürdistan ismine takıntı yalnızca Irak’la sınırlı değil. Örneğin İran’ın ‘Kurdistan’ diye bir şehri var. Bu şehir adı bir uçağa verilmişti. Bizim ülkemizde de veriliyor. Örneğin uçağın adı Mersin olabiliyor. Kürdistan isimli İran’a ait uçak Atatürk Havalimanı’na indiğinde sorun olmuştu. Keza Erbil’de görev yaparken, adı Kürdistan olan kişilerin Türkiye’ye girerken sorun yaşadıklarını biliyorum.

Gözden Irakta, Aydın Selcen, İletişim Yayınları, 262 syf., 2019.

‘DAVUTOĞLU DÖNEMİNDE DIŞİŞLERİ’NİN BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ ZARAR GÖRDÜ’

Sizin Dışişleri süreciniz aynı zamanda Ahmet Davutoğlu’nun bakanlık yaptığı döneme denk geliyor. Davutoğlu nasıl bir iz bıraktı?

FETÖ, personel ve haberleşme şebekelerine, özel kalemlere girerek bu ülkeye çok büyük zararlar verdi. 15 Temmuz’da da artık bu bir facia haline geldi. Ancak FETÖ’nün siyasi ayağına bugün dahil doyurucu bir yanıt verilebilmiş değil.

Ben kimseye FETÖ’dendir, Ahmet Davutoğlu için ‘FETÖ’cüdür ya da onlara kol kanat gerdi demiyorum. Ancak onun yönetim stilinin buna cevaz verdiğini, onun yerine daha fazla geleneksel yapıya güvenilseydi, Dışişleri böyle bir mikroba karşı kendini koruyacak antikoru kanında taşıyordu, onu söylemeye çalıştım. Dışişleri’nin pek çok eksiği ve reforma ihtiyacı var ama bütün bu eksikliklere rağmen kendini FETÖ virüsüne karşı koruyabilirdi. Ancak kurumun tüm bağışıklık sistemi çökünce bu durumdan etkilendi.

Dışişleri personeline dönük operasyonlar var. Operasyonlar 2010-2013 arasında girenlerin bir kısmını hedef alıyor. Bu sizce Davutoğlu döneminden bakanlığı arındırma mı?

Burada Ahmet Davutoğlu’na dönük “Senin özel kalemin dahil, Personel Daire Başkanlarını içeri kaldık, şimdi senin döneminde alınan kim var kim yok hepsini alıyoruz, parti kuracaksan bu sana bir mesajdır” mı denmek istiyor, bilemiyorum. Ancak yapılan operasyonun münhasıran o döneme yönelik olduğu da ortada. Bakanlıktan o ekip dışında istifa eden, ayrılan yok, benim hikayem zaten kendine özgü.

‘MONŞERLER DE TAKIM TUTAR’

Sosyal medyadan sizin sıkı bir Galatasaray taraftarı olduğunuzu biliyoruz. Kitabınızın ‘Parken’ isimli bölümünde Galatasaraylılığınızda babanızın ve dayınızın etkisi olduğunu görüyoruz. Keza Arsenal maçı öncesinde holiganların sizi dövdüğünü ve maç sonunda babanızla hüzünlü bir konuşma yaptığınızı…

Evet Galatasaray Avrupa Şampiyonu olduğunda babamın son günleriydi. Benim dönemimdekiler 14 yıllık şampiyonluğun olmadığı kıtlık sürecini bilir. Genç arkadaşlar hep kazanan bir Galatasaray gördü. Anlattığım futbol tarihi bilenler için özgün değil. Özgün olan o dönemde Dışişleri için monşerler tanımı yapılıyordu. Leeds United maçı öncesinde sıkıntı olmuştu. Oysa Dışişleri’ndeki çalışanlar da insan, onlar da takım tutarlar ve maça giderler, maç yaparlar. Aslında metni yazarken bir yönüyle babama da selam yollamış oldum.