Zehra Çelenk: Hikâyelere tutkun biriyim

Zehra Çelenk'in ilk öykü kitabı 'Hayatta Kalma Rehberi' Everest Yayınları tarafından yayımlandı. Çelenk ile öyküleri üzerine konuştuk.

Nida Dinçtürk  nidadincturk@gmail.com

DUVAR – Köşe yazıları ile tanıdığımız Zehra Çelenk’in öykü kitabı “Hayatta Kalma Rehberi”, Everest Yayınları’ndan çıktı. 14 öykü ve iki bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde Çelenk; bir şeylere ya da birilerine ‘rağmen’ hayatta kalanların hikâyelerini takip ediyor. Bunların arasında, toplumsal kimlikler de var, kadınlık, erkeklik meseleleri de; cinsel yönelimlerini keşfedememiş ya da açıklayamamış bireyler de var hemcinslerini birer avcı olarak kodlamış ve ‘koca’ hükümranlığı altında birey olmaktan vazgeçmiş kadınlar da… Çelenk, ikinci bölümde ise bugünden edindiği öngörüler ve beslendiği ögelerle distopik öyküler anlatıyor. Böylece bugünden yarına uzanarak hayatta kalanların yaşam mücadeleleri kadar geleceğin yaşam mücadelesine göz atan, manevi bir hayatta kalma rehberi sunuyor okurlarına.

Zehra Çelenk ile “Hayatta Kalma Rehberi”ni, hayatta kalmaya çalışanları ve gelecek günleri konuştuk.

Zehra Çelenk

Seni senaryolarınla ve son iki yıldır da köşe yazılarınla takip ediyoruz. Ülkenin bu sarsıcı ve hızla değişen gündemi arasında, “Hayatta Kalma Rehberi”ni oluşturan hikâyeler nasıl ortaya çıktı? Bu hikâyelerin herhangi biri için seni masanın başına iten toplumsal bir olay var mıydı?

Bu sancılı değişim hali, “bu kadar da olmaz” dediğimiz şeylerin her gün olması, bunun karşısında sık sık hissedilen çaresizlik ve isyan, yazının da, her tür formuyla hikâye anlatmanın da başlıca itici gücü. Kaygan bir zeminde ve yarı karanlıkta sert cisimlere çarparak ışığı, yolumuzu bulmaya çalışıyoruz hayatta ve bu giderek de zorlaşıyor.

“Bir çocuk görmeyi ister. Hikâye her zaman böyle başlar…” der, çok sevdiğim yazarlardan Julian Barnes, “Arthur ve George”un ilk satırlarında. Yazmak, anlatmak kadar anlama, görme çabası da aynı zamanda. O çocuksu görme ihtiyacını yitirdiğimiz zaman hiçbir sahici ürün ortaya koyamayacağımızı düşünürüm.
İçinden geçtiğimiz her gün insanı masanın başına itmek için gereğinden çok malzeme veriyor. “Hayatta Kalma Rehberi”ni oluşturan bazı öykülerin tohumları yıllar önce atılmıştı. Tamamen son bir- iki yılda kaleme aldıklarım da var. Duvar yazılarının da bir itici gücü oldu tabii son dönem yaptığım şeylerde. Bir gazetede her hafta yazmanın, günü yakalamanın yanı sıra okurla o dolaysız karşılaşma imkânıyla, fazladan motive edici bir yanı var.

Toplumsal kimlikler, kadınlık, erkeklik meseleleri, cinsel yönelimlerini keşfedememiş ya da açıklayamamış bireyler, kadınların hemcinslerini birer avcı olarak kodlamaları, ‘koca’ hükümranlığı altında birey olmaktan vazgeçmiş kadınlar karakterlerin arasında öne çıkıyor. Bu da aile ve evlilik kavramlarını sorgulamamız için bir fırsat yaratıyor. Bu kavramlar, biz insanları nasıl etkiliyor? Medeniyetimizi bağladığımız bu kavramlar bizi nasıl kişilere dönüştürüyor?

Öykülerdeki karakterler ve boğuştukları meseleler günümüzün temel dertleri aslında, yazılarda neyin peşindeysem edebiyatta da bambaşka bir form ve anlatım içinde aynı meselelerin peşindeyim. Bulunduğumuz zamanı umutlu kılan şeylerden biri kadını, erkeği de, yaşayan her şeyi tehdit eden hegemonik erkekliğin tahtının yoğun mücadeleler sonucunda sarsılmaya başlaması. Aile, evlilik, ilişkiler, ebeveynlik biçimleri, her şey bu dönüşümden payını alıyor. Bu durumu çok olumlu buluyorum tüm sancılarıyla beraber. Bize dayatılmış rollere razı olarak yalan hayatlar yaşamaktansa lüzumunda “sil baştan” başlamayı bile göze almak, iyidir. Konfor, çürümeyi getirir genellikle. Öte yandan sürdürülebilir ve kalıcı olana da ihtiyacımız var yolumuza devam edebilmemiz için. Sürdürmek ve kalmak çok zorlaştı her tür ilişki biçiminde, bu da diğer sınavımız.

Yaşadıklarımızın bizi neye ve kime dönüştüreceğini bilemeyiz ama anlama ve anlatma inadımızı sürdürürsek, kendimiz sandığımız kişiyle bağımız kopmazsa, vardığımız pek de kötü bir yer olmaz, bana göre.

Anne ve baba figürüyle mücadele eden kız çocukları da birçok öykünde dikkat çekiyor. Sen anne-kız ya da baba-kız ilişkisindeki çıkmazları nasıl değerlendiriyorsun? Buralarda aşılamayan sorunlar, yaşamın geri kalanında hemcinslerimizle kurduğumuz ilişkileri nasıl etkiliyor sence?

“Aile bir kelime değil bir cümledir.” Çok sevdiğim Wes Anderson filmi “The Royal Tenenbaums”un ana cümlesi bu. Hayatın da, kişiliğin de ilk adımlarının atıldığı yer aile. Kalbin ve aklın yurdu. Orada aşılamayan her tür önemli mesele hayatın kalanında oldukça belirleyici oluyor. Ailede ciddi travmalar yaşayanın sınavı ayrı, pamuklara sarıldıktan sonra dünyaya salınanın sınavı apayrı. Anne-kız ve baba-kız ilişkileri de hemcinslerle ve karşı cinsle olan ilişkilerimizi çok etkiliyor. İdeal aile diye bir şey yok. Görünürde en iyi aile ilişkilerinden bile tüm hayatı etkileyen yara bereler almadan çıkan yok. Ama sevgiyi almayı ve vermeyi ailede öğrendiğimizi düşünüyorum. Bu anlamda ne kadar sağlıklı, o kadar iyi.

Kitaptaki “roman fısıltısı taşıyan” öykülerinin başında Küvet’in geldiğini düşünüyorum… Biraz bu çok katmanlı, şaşırtıcı öyküden bahsedelim mi?

Küvet benim yazmaya iki-üç yıl önce başladığım öykülerden biriydi. Bir sebepten sürekli ev ve dekorasyon dergilerinin yarattığı ışıltılı, kısmen de yapay dünyalarla karşılaştığım bir dönemdi. Önce “ev”i gördüm, o nedenle o öyküde ev başlı başına bir karakterdir. Öykü zamanı birkaç saat, bu kısa zamanda aile içinde büyük bir yüzleşme yaşanıyor. Bu anlamda çok katmanlılığıyla beni de zorlayan bir öykü evet, benim için kıymeti de burada. Yazılışının zamana yayılmasının, başlayıp bırakıp dönmemin nedeni de bu herhalde. Bitiş zamanını kendisi buldu.

Öykülerin genelinde karakterler, durumlar, olay örgüsü, dil ve anlatımda dikkate değer bir denge ve mizah unsuru var. “Manzara Körlüğü” ve “Kan Bağı” gibi birkaç öyküde ise dilinin şiirle de bir akrabalığının olduğu ilgimi çekti. Bu tür öykülerdeki bu ritm duygusunu neye borçlusun? Bu duygu, senin yazım sürecini nasıl etkiliyor?

Yazmaya çok erken yaşlarda, şiirle başladım. Çok sevdiğim bir Türkçe hocam vardı, değerli şairlerimizden Muzaffer Kale. “Şiir duygu yüküyle yazılmaz,” derdi, o sözünü hiç unutmadım. Şiir gibi çokça ilham atfedilen bir formda kurgunun ve işçiliğin değerini fark ettim. Şiir imgesel düzeyde sinema ile de yakın akrabadır. Dilin güzelliğinin, olanaklarının, ritm duygusunun keşfedildiği yerdir. Polisiye gibi çok sevdiğim türler ve senaryo ise karakterlere, olay örgüsüne, tempoya yatkın kılıyor. Edebiyattan sinemaya pek çok farklı kaynaktan beslenerek ilerledi yazma maceram, hepsinin katkısı ayrıdır.

Şiir beni hiç bırakmasa da, aşağı yukarı on sekiz yaşımdan sonra yazmanın diğer formlarıyla, hikâye anlatmayla ilişkim çok daha öne çıktı. O bahsettiğin iki öyküdeki şiirselliğin iki nedeni var: “Manzara Körlüğü” bir tür ayrılık şiirini anlatıyor, formunun da şiire daha yakın olması doğru geldi. “Kan Bağı”nın şiirliliğininse rüyalarla, bilinçaltıyla, sinemayla daha çok bağlantısı var.

‘BİR HİKÂYEDEN FİLM ÇIKABİLDİĞİ GİBİ ROMAN DA ÇIKABİLİR’

Daha önce yazdığın bir senaryo sonrasında romana dönüşmüştü. Şimdi de yazdığın bir öykü romana dönüşebilir mi? Senin yaratıcısı olarak, bu kitapta romana yakın hissettiğin bir öykü var mı? Varsa hangisi ve elbette, neden?

Hikâyelere tutkun biriyim ben. Hayatta ve edebiyatta sürekli “güvenli bölgede” kalmaktansa yeniyle sınanmayı, buluşmaları, çarpışmaları tercih ederim. Umut içermekle beraber zihne bir miktar huzursuzluk da salan, mizah duygusu içeren anlatıları seviyorum. Türlerin ve formların dansına, geçişkenliğe inanıyorum. Bir hikâyeden film çıkabildiği gibi roman da çıkabilir, neden olmasın?

Kitaptaki her öykü birer öykü ama Küvet ve (spoiler vermeyeyim!) başka birkaç öykünün romana da dönüşebilme potansiyelleri var, evet. Ele aldıkları meselelerin, karakterlerin çeşitliliğinin de etkisiyle galiba…

Kitabın sonunda bir de “Gelecekte Biten Hikâyeler” başlığıyla üç hikayelik bir bölüm var. Burada günümüzden beslenen öğelerle, distopik öyküler yer alıyor. Kendimize nasıl bir gelecek hazırladığımızı düşünüyorsun?

Çağcıl öğretiler bize hep “anı yakalamayı” öğütlüyor ama bu göründüğü kadar kolay değil. Geçmiş geçmiyor, gelecekse bugünden kuruluyor. Zaman üç perdelik değil. O öykülerde bir tür duyguların bilimkurgusuna giriştim, bugünden bakarak en çok merak ettiğim şeylerin peşine düştüm. Duygular, aşk, yakınlık nasıl bir hâl alacak? Görünürlük çılgınlığı bizi nereye götürecek? Olası siyasi, toplumsal dönüşümlerle birlikte bunları hayal etmeye, aktarmaya çalıştım. Kendimize hazırladığımız gelecek konusunda çok parlak şeyler söylemek mümkün değil. Ama çıkan kısmın özetinde de, henüz gelmemiş olanda da umut var. Yeter ki geleceğin başımıza gelecek değil inşa ettiğimiz bir şey olduğunun farkında olalım.

Hayatta Kalma Rehberi, Zehra Çelenk, 111 syf., Everest Yayınları, 2019.

“Şafakta” öykünde Twitter’ı duyguları zararsızca boşaltmaya yarayan bir emniyet sübabı olarak değerlendiren bir kısım var. Bu çok zihin açıcı bir yaklaşım. Sence Türkiye’deki kaotik atmosfere rağmen tepki gösterme noktasında fiziksel eylemlerimiz eskiye göre azalıyor mu? Bu satırların günümüze bir gönderisi var mı?

Yüksek oranda günümüz göndermesi içeriyor o satırlar, evet. Twitter’ın müthiş olumlu bir yanı var: Bilgi kirliliği de çok artsa da, medyanın bu halinde pek çok bilgiye ulaşmamızı ona borçluyuz, malum. Son yıllarda yaşadığımız bazı olaylarda Twitter gibi bir paylaşım alanına sahip olmasak kafayı yiyebilirdik. Öte yandan, içimizle dışımızın birliğiyle çok övünsek de pek çok konuda kaçak güreşmeyi, lafı sokup kaçmayı, risk almadan, bazen de hedefi şaşırarak duygu boşaltmayı seven bir toplumuz. Hırs, haset, mutsuzluklar, tatminsizlikler gizlenmenin de çok mümkün olduğu o yerde zeytinyağı gibi üste çıkıyor. Duygu boşaltmaya yarayan yanının böyle olumlu ve olumsuz sonuçları var. Emniyet sübabı da aynı zamanda, evet, en korkunç şey iki dakikada geyik malzemesine dönüşüp normalleşiyor sözgelimi. Yine de iyisiyle kötüsüyle çok önemli olduğunu ve geleceğe de kalacağını düşünüyorum.

Son olarak, her şey güzel olacak mı, ne dersin?

Olacak. Geçen yılın sonunda sevgili Tuğrul Eryılmaz’la Duvar TV için çok güzel bir yılbaşı sohbeti yapmıştık. Onun anlamlı sözleriyle bitirmek isterim: “Tarih geri gitmez. İnsan mutluluğa, güzelliğe doğru yürür, bunu da kimse engelleyemez.” Teşekkür ederim güzel söyleşi için.


Nida Dinçtürk kimdir?

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümü mezunu. 2008 yılında Dünya gazetesinde editörlük ve muhabirlik yaptıktan sonra TRT Türk’te yayınlanan Açık Şehir programında içerik üreticisi ve koordinatör olarak yer aldı. Bu sırada İyi Kitap Çocuk ve Gençlik Kitapları Dergisi'nin yanı sıra Milliyet Kitap Eki için kitap tanıtımları yazmaya başladı. Son olarak Sputnik Haber Ajansı’nda yine muhabir ve editör olarak görev yaptı. Kapalı devre bir yayın sisteminde içerik üreticisi olarak emek veriyor; İyi Kitap, Milliyet Kitap Eki ve Agos'un yanı sıra Gazete Duvar'da edebiyat yazıları yazmayı ve söyleşiler yapmayı sürdürüyor.