İsmail Afacan: Şiirlerim emek denizine varmak istiyor

Gazeteci-Şair İsmail Afacan'ın ilk şiir kitabı Adımlar Sağanak, Kaos Çocuk Parkı tarafından yayımlandı. Afacan ile toplumcu şiiri ve Adımlar Sağanak'ı konuştuk.
İsmail Afacan

Mustafa Çavuşoğlu

DUVAR – Kimi şairler, ilk kitabında işlediği temalarla nasıl bir şiir serüveni izleyeceğine dair ipuçları verir. “emek denizinin şiiri bu / taşıramasa da/ kıyıya vurup durdu” diyen İsmail Afacan ilk kitabında taşra kalabalığını, kent yalnızlığını anlatarak yola çıkıyor. Kimi zaman umutlanarak kimi zaman umutsuzluğa düşerek kimi zaman da arafta kalarak. Kendi sınıfından bireylerin, toplulukların ve duyguların şiirlerini yazıyor.

Toplumcu şiire mesafeyle yaklaşıldığı bir dönemde toplumcu bir çıkış yapıyor İsmail Afacan. Güncelin tuzağına düşmeden… Sınıfsal, tarihsel, sosyolojik ve mitolojik atıflarda bulunarak. Halk hikayelerine yer veriyor, atasözlerini deforme ediyor… Dil işçiliğini unutmadan… Dilsiz haritadaki isimsiz coğrafyaları yeniden keşfetmek için imgeler yaratıyor, dizler kuruyor, şiirler büyütüyor.

Adımlar Sağanak özelinde şair İsmail Afacan’la şiir-tarih, umut-umutsuzluk ve taşralılık-kentlilik ikilemlerini konuştuk. Afacan, “Kitabı bir atlasa, şiirleri dilsiz haritaya benzetirsek bu sınırsız coğrafyayı yeniden adlandırmaya çalışıyorum.” diyor.

Şair İsmail Afacan

Kitabınızın ismiyle başlamak istiyorum. Adımlar Sağanak isminde, çoğul bir vurgu olduğu görülüyor. Kitabın ismindeki bu çoğulluk içeriği ne kadar yansıtıyor?

Adımlar Sağanak’ın haritası dilsiz, dağları kırılgan, akarsuları büklümlü, ovaları uzun boylu ama denizi emek. Bütün şiirler, emek denizine varmak istiyor. Onun için aşkların, kavgaların ve güzelliklerin adımları sağanak… Kimi akarsular denize ulaşamadan kuruyor kimi akarsular taşıramasa da kıyıya vurup duruyor. Kitabı bir atlasa, şiirleri dilsiz haritaya benzetirsek bu sınırsız coğrafyayı yeniden adlandırmaya çalışıyorum. Okur da kendi yaşam pratiği üzerinden haritadaki boşlukları doldursun istiyorum. Sonuçta herkesin pusulası farklıdır.

‘TAŞRA, KİMİ ZAMAN BİR YARA KİMİ ZAMAN DA BİR MERHEM’

“Taşranın Martısı” bölümünde, çocukluktan ilkgençliğe anıların olduğu Küçük Menderes bölgesi dikkat çekiyor ve bir şiirinizde şöyle diyorsunuz: “yüreğimde hiç büyümedi küçük menderes/ sancılanır çocukluğumun yarım kalmışlığıyla”. Taşrayı işlemenizin sebeplerinden bahsedebilir misiniz?

Evet, taşra insanını şiirleştirmeyi seviyorum. Olumsuz olarak değişime açık olmayan yapısı, dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğü düşüncesi, gündelik yaşam pratiğini kutsaması, statücü yaklaşımı, olumlu olarak ise samimiyeti, paylaşımcılığı, sevecenliği… Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki benim şiirimin öznesi sadece taşra insanı değil. Şiirde taşrayla kurduğum bağ, onun kente açılan yanı. Bu noktada yaşadığım çatışma, taşra ile kent yaşamı arasındaki çatışmadır. Değişime açık olmaya çalışırken her şeyi kabullenir hâle gelmek, kendi eksenin etrafında dönmekten kurtulmaya çalışırken başkalarının yörüngesine girmek ya da düzenci yaşam algısını yenmeyi çalışırken bohemleşmek… “Taşranın Martısı”, tam da bu çatışmanın ortasında doğan şiirler; yatağını arayan, iç huzurunu yakalayamayan bireyin sorgulandığı şiirler. Bu nedenle taşra, kimi zaman benim için bir yara kimi zaman da merhem. Aslında taşra, benim gayrı resmî tarihim. Kent yalnızlığının ve taşra çoğulluğunun hesaplaşması şiirimde devam ediyor; devam edecek gibi.

‘YAZDIĞIM ŞİİRLERİN ANA HAMMADDESİ TARİH’

Şiir ve tarih ilişkinizle devam etmek istiyorum. Özellikle “Karanfil Bahçesi” bölümünde tarih vurgusu kendini hissettiriyor. Farklı bölümlerdeki “Söyle Söylence Olmadan”, “Aşkın Resmi Tarihi”, “Parşömen-Papirüs” gibi şiirlerde de bazen açık bazen üstü kapalı tarihi göndermeleriniz var. Şiirinizde tarihsel atıflar yaparken nelere dikkat ediyorsunuz?

Yazdığım şiirlerin ana hammaddesi tarihtir. Şiirime yansıyan ister kişisel ister toplumsal tarih olsun, tekille tümel olan arasında gidip gelir. Yazılan ne salt kişisel tarihimdir ne de başlı başına tarihî bir olgunun yansımasıdır. Şiirimde kimi zaman bireyden tarihsele kimi zaman da toplumsaldan tarihsele bir zaman akışı bulunur.

Tarihsel atıf, şiirde anlatmak istediğim duyguyu çarpıcı kılma amaçlı. Paydaşlık kurmak istediğim-istemediğim karakter, duygu ve eleştirideki sürekliği sağlamak için geçmişin ve bugünün imajlarını yan yana getiriyorum.

Tarihsel bir veriyi değerlendirirken en temel kaygım ise sınıfsal bakış açısı. Çünkü tarih, en nihayetinde ezen ve ezilen sınıfların mücadele alanı. Yaptığım tarihsel atıflardan oluşan imajlarda ve imgelerde, turnusol kâğıdımı bu bakış açısıyla hazırlıyorum.

Adımlar Sağanak, İsmail Afacan, Kaos Çocuk Parkı, 2018.

Şiir ve güncellik meselesi üzerinden “Zarifince”ye gelmek istiyorum. “Zarifince” bölümü, “bin yüz yirmi yedi artı bire” ithafıyla başlıyor. Sayfaları çevirip okuduğumuzda, Barış Akademisyenleri için yazıldığı anlaşılıyor. Biraz Zarifince’den bahsedebilir miyiz?

Şeklen Barış Akademisyenleri’ne değil, bir barış akademisyenine yazılmış serinin adı “Zarifince” bölümü. Onun için “bin yüz yirmi yedi artı bire” ithafıyla başlıyor. Açmazları ve kırgınlıklarına rağmen inandığı güzel günlerin idealine sarılarak emek denizine ulaşmaya çalışan Zarifince’nin ve Zarifincelerin şiirleri… Bir yönüyle kurgusal bir yönüyle gerçek bir karakter; aşkı, dostluğu, barışı, öfkesi, sınıfsallığı, hüznü ve gururuyla artık şiirimde yaşayan bir karakter. Biraz sufle verecek olursak yaranın kanayan yamacında beyazlar kuşanan, bizim sınıfın kızıdır Zarifince.

‘ŞİİRİMİN KABZASINDA KAKTÜS ÇİÇEĞİ AÇIYOR’

İşçi sınıfı mücadelesinin zayıfladığı, baskıların aydınlar ve sanatçılar üzerinde arttığı dönemlerde, bazı toplumcu şairlerde kaçış, mutsuzluk, içe dönme ve intihâr gibi temaların şiire yansıdığını gözlemliyorum. Sizin “Asma Ağacı” ve “Kaktüs Çiçeği” isimli şiirlerinizi bu çerçevede değerlendirebilir miyiz? Ayrıca toplumsal koşulların şiirinizi umutsuzluğa ve karamsarlığa yönelttiğini düşünüyor musunuz?

Şiir tarihimizde bunun birçok örneği bulunuyor. Burada “umut” kavramını tekrar düşünmekte yarar var. Hayalî bir geleceğin umut dolu şiirini yazmayı sevmiyorum; aynı şekilde bugünün mistik karamsarlığını da. Umut ve umutsuzluk, insan organizması gibi yaşayan şeyler. Sonuçta güzel günler mücadelemiz ölçüsünde bize yakın ya da uzak… Yazdığım şiirlerde bunu yansıtmayı çalışıyorum. Bazen umut kazanıyor bazen umutsuzluk; bazen de arafta kalıyor. Ama burada bir tarafsızlıktan söz ettiğim anlaşılmasın, tuttuğum tarafı bu şekilde anlatmayı tercih ediyorum.

Bu nedenle yazdığım şiirlerin bir kaçış, içe dönüş olduğunu düşünmüyorum. Kaçan birinin şiirini yazmak, iç dünyasına çekilen birini şiirleştirmek, gerçeklerden kaçtığımız anlamına gelmiyor. Tam tersine benim için karamsarlığın üstüne gitme şekli. Sonuçta ideallerimizi gerçekleştiremediğimiz için kimi zaman üzülüyoruz kimi zaman da verdiğimiz mücadelenin mutluluğunu yaşıyoruz. Bu kadar parçalı ve katmanlıyken duygu ve düşüncelerimiz olaya ve olguya başlı başına umut ve umutsuzlukla yaklaşmayı hem dönemi hem de bireyi yansıtma anlamında gerçekçi bulmuyorum. “Kaktüs Çiçeği” şiirimin final dizesine atıf yaparak ve birazda deforme ederek söylersem bu nedenle şiirimin kabzasında kaktüs çiçeği açıyor.