Gülüşün Çürümüş Menteşesi ve savaşın imgeleri: Yerde kalmak, tökezlemek, düşmek…

Savaşın yaraladığı zihinlerimiz için orada ve burada olmak gerilimini tüm okuma boyunca canlı tutan Gülüşün Çürümüş Menteşesi, bütün karakterlerin bir anlatıya kavuştuğu noktada, kendi öznel alanını da oluşturmayı başarmış biçimde tamamlanıyor. Yakın tarihimizde henüz bir anlatıya kavuşmamış bir olgu halinde asılı duran savaşa bir anlatı kazandıran roman yerde kalana, tökezleyene ve düşene birer öykü kazandırıyor.

Hazal Çelik

“Göz kürelerim kendini çoktan terk etmiş kadın parmakların ağırlığını tartıyor hala. O gün bugündür bu gözler, tüylü kürkünün ağırlığını taşıyan bir ispinozun ezilmişliğine sahip. Tozsuz pencere camıyla ikiye bölünmüş bir gecenin kalbi atıyor onda. Cama kakılmış bu sabit bakışlarsa bir yalancı emzik, zorladıkça gecenin çürümüş menteşelerini, paslı tenekeler eprimiş bir karton gibi yırtılıyor. Açılmıyor. Devriliyor irkilen tebessüm kapıları birbiri üzerine bir, bir. “Savaş var, savaş!” Rüyamda yine de. Kız kardeşim pencereme perde, üzerime şilte. Soluğum kesilene dek onun gibi üşümeyi becerebilsem keşke. Yedi gün boyunca* onun gibi sokağın ortasında birlikte uyusak…”

Ahmet Balad Coşkun’un İspinoz, Fransız Balkon ve Acuka’dan sonraki dördüncü romanı Gülüşün Çürümüş Menteşesi Notabene Yayınları’ndan geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Okuru farklı bir okumaya çağırmaya, isminden başlayan bir metin bu… Romanın ismiyle ilgili tanık olduğum bir mevzu; sosyal medyada ismi ilk kez duyan okur tepkilerinin dikkat çekiciliğiydi. Kitabın adının ilk duyuşta hatırda kalmaması, mutlaka bir kaç kez daha yineletmeye sevk etmesi, okuru geriye döndürmesi… Tüm bu sayılanların romanda da tekrar eden özellikler olduğunu söylemeliyim.

Savaş’ı konu alan bir roman Gülüşün Çürümüş Menteşesi; Gülüş’ü ve Savaş’ı kesme işaretiyle ayırmayı gerekli kılacak kadar öznel bir hale getirmeyi başarmış üstelik. Yere düşenin imgesi bizlere savaşı anlatan güçlü bir imge haline dönüşmüş. Roman kahramanlarının yüzünden kopup yere düşen gülüşler, öldükten sonra yerde günlerce kalmanın metaforik bir anlatımı aslında. Tüm roman boyunca tekrar eden gülüş, ifadeye ve metne sabitlenemeyen, güldükçe dökülen, döküldükçe kendini yineleyen bir imge.

Gülüşü bir semptom, hatta bir imge gibi düşünürsek tekrarlayıcılığı daha kolay anlaşılır. Gülüşün sahiciliği hatta öznelliği, içinde taşıdığı boşluk, mekâna sabitlenememesi; bütün bunlar tekrarın temel sebebidir. Bir kez daha yinelersek; bu tekrarın sebebi aslında sahici, eksiksiz bir gülüş ifadesi elde edilemeyeceğindendir. Eksiksiz bir gülüşü genelleyen bir anlatıyı tahayyül edilebilmek çok muhtemeldir ki imkânsızdır. Aynı zamanda her gülüş özneldir ve trajedi içerir. Gülüşün taşıdığı boşluk daha temel bir tartışmayı da gündeme getirebilir. Bu bir soruyla ifade edilecek olursa gülüş insana yabancı mıdır?
Bu gülüş meselesine yeniden dönülebilir, ama önce romanı biçimsel olarak ele almak istiyorum.

Gülüşün Çürümüş Menteşesi, Ahmed Balad Coşkun, 136 syf., Notabene Yayınları, 2019.

MEKAN VE ZAMANIN TARİHSELLİK HİYERARŞİSİNİN BOZULMASI

Roman birbirine bağlı, fakat kronolojik bir sıralama içermeyen bölümlerden oluşuyor. Metnin mekânla ilişkisi de zamanla ilişkisine benzer biçimde yazarı tarafından bir bozunmaya tabi tutulmuş durumda. Yine romandan birkaç örnek vereceğim: Karaya yürüyen Ege Denizi, coğrafi olarak birbirlerinden uzak yerlerde ortaya çıkan aynı nesneler, farklı yaşlarında, başka statülerde, hatta cinsiyetlerde başka kentlerde karşımıza çıkan karakterler vb. gibi. Mekân ve zamanın tarihsellik hiyerarşisini bozan yazar, böylelikle bizi romanının ana karakterinin zihnindeki rüyaya davet etmiş oluyor. Roman kahramanlarının ismi yok, belli bir yaşları hatta cinsiyetleri yok, aynı kişiler sayısız kez, başka koşullarda, birden bire karşımıza çıkıyorlar. Bir rüya işleyişinde olduğunu okura en başından olacaklardan haber verişi, onun nasıl okunması gerektiğine dair bir plot (kroki) da sunmuş oluyor böylece.

Metnin diğer bir özelliği de okura deneyimlettiği okuma hızı. Genel olarak oldukça akıcı bir metinken yazarın seçtiği bazı noktalarda aniden yavaşlaması, ardından romanın adı konusunda bahsettiğim gibi okuru geriye döndürmesi, metnin daha sonra anımsanırken de tıpkı bir rüya gibi parça parça, bazı yerleri yoğunlaşmış biçimde, sıralaması bozulmuş olarak hatırlanmasını sağlıyor. Bu rüya gibi anımsayışa bazı bölümlerin diyaloglar yoluyla aşırı berraklaştırılmış olması, bazı bölümlerinse filozofik bir dille daha edebi bir üslupla, monolog halinde yazılmış olması da katkı sağlamış. Tüm bu diyalog ve monologlar arası geçişler okuma deneyimini belirleyen özel bir teknik olarak da görülebilir.

BAŞKA BİR ZAMAN, BAŞKA BİR MEKAN… 

Bu bağlamda romanın dilinin edebiyat modeline de zorluk çıkaran bir yönü olduğunu söylemek mümkün. Zihnin, mekanı hep somutlama isteğine, boşluk ve belirsizlik bırakmayan olay örgüsüne müsaade etmeyerek, okurun zihnini başka bir zamansallığa ve başka bir mekansallığa davet etmiş Ahmet Balad… Romanın dili, edebi statü açısından kusur olarak da görülebilecek bir şey… Edebi statünün söylemine karşı çıkan bir yöntemi var. ‘Gülüşün Çürümüş Menteşesi’nin okuru özne olmaya zorladığını görüyoruz. Roman boyunca da bu durum aynı şekilde geçerliliğini koruyor. Uzak bir şehirdeki bir gazete haberinden etkilenen karakterin rüyasına tanık oluyoruz aslında. Bu rüyaya tanık oluş da; okuru, metnin zihninde yol açtığı metaforik çağrışımları yeniden yorumlamasına zorlayarak onu özneleşmeye mecbur bırakıyor.

Zamanın ve mekânın yazar tarafından bozunmaya uğratılıyor olmasının, biçimsel tercihlerin yanında romanının konusuyla da alakalı olduğunu düşünüyorum. Roman yakın dönem Savaş’ı konu alıyor. Yazar savaşı ele alırken; belli bir mekânda, tarihsel olarak belli bir anda yer alan bir olgu olmasının ötesinde bir şeyle ilgilenmiş romanı boyunca. Bu romandaki savaş, hem belli bir uzaklıktan, hem de içinden tanıklık ettiğimiz bir olguya dönüşmüş. Tüm bu mekânsal ve zamansal geçişkenliğin belirginleştirdiği durum da romanın temel meselelerinden birini ortaya çıkarıyor. Orada ve burada olma hali… Roman savaşta ölen bir kadının gazetedeki fotoğrafını aklından bir türlü çıkaramayan, hatta kendi acılarını ertelemek için yere düşmüş bir beden imgesine sığınan ve savaşın coğrafi sınırlarından oldukça uzak bir şehirde yaşayan başka bir kadının zihninde geçiyor. Yakın dönemde yaşanan ve bir türlü bir yere yerleştiremediğimiz savaşa, İstanbul’da bir gazete kupüründen tanık olmanın nasıl deneyimlendiğine bakış atmamızı sağlıyor.

Haberdeki sinsi istikrar ölüme dair: “Kadın vurulmuş. Bir haftadır öylece yerde yatıyor.” Ben de… Ağrıdan kurtulmak için… Sancı dinse bile yerden kalkmak niyetinde değilim. İstanbul, ısısı her gün artan bir fırın… Cehennemin ortasında tavrı değişmemiş, taze bir sabah imgesi aklımı çelmeye yelteniyor. Kandıramıyor, çünkü geç kaldı; daha önceden yıkılıp yakılmış bu sahte uyanışın parmaklarıma bulanmış nemli küllerini ovuşturuyorum. Başımı kaldırıp avuçlarıma bakmadan, diriliğini hissettirecek bir kül zerresinin varlığından emin olmakla meşgulüm…”

ÖZNENİN TRAVMATİK ANLA DENEYİMİ

Romanın konusu olan savaş, öznenin travmatik anla deneyimini ve bu travmatik anla nasıl başa çıktığı üzerine düşünmeyi gerekli kılıyor. Bu yüzden romanla bağlantılı olarak imge ve belirti üzerine yazmak önemli görünüyor. Gülüşün Çürümüş Menteşesi’ndeki gülüş nasıl bir gülüştü? Tüm metin boyunca bize eşlik eden bir imgeyken, roman karakterlerinin yüzünden dökülen, kırılıp yerlere düşen haliyle bir belirti gibi de görünüyordu.

İmgeler deneyimi kaydetmenin en eski biçimidir, bilinçdışına daha yakındırlar. İmge köken olarak imago’dan gelmektedir. İmago antik Yunan’da atanın ölüm anında, gömülmeden önce yüzünden kalıp olarak alınan masklara verilen isimdir. İmge’yi de böyle düşünmek gerekir. Nesne’nin tam kaybolacağı anda, yani yas anında, oluşturulan temsilidir. (Rolland)

Psikanaliz literatüründe imago kelimesi ilk önce Jung’un yazılarında 1912’de ortaya çıkmıştır. Psikanaliz bu terimi edebiyattan ödünç almış aslında. İsviçreli şair Carl Spitteler’in 1906’da yayınlanan İmago adlı romanından oldukça etkilenen Jung daha sonra bu terimi arketiple değiştirmiştir. İmago romanın başkahramanı olan kadının adıdır. Romanda Viktor adlı bir şair İmago isimli bir kadını hayal etmektedir. İlk başta ona ilham veren bu hayal daha sonra bir şekilde onun mahvına yol açmıştır.

Buradan hareketle İmge’nin bilinçdışı bebeksi arzuyu hem temsil eden, hem de doyuran bir şeyken, içi boş, bir hayalet gibi, doyurdukça aç bırakan bir yönü olduğunu vurgulamak gerekiyor. Bu şekliyle sürekli kendini tekrar etmeye ve o eksikliği yeniden üretmeye yazgılı görünüyor. İmgenin varlığı, nesnenin yokluğuyla bağlantılıdır. Bebeklikte ilk doyum deneyiminin, arzunun hallüsine edilerek doyurulması yoluyla yeniden inşa edilmesinin kaynağında bu yokluk yer alır. Başka bir biçimde ifade edersem; imge bir yokluk anısıyla, bir yanılsama arasında kalan andan, o aralıktan, doğar. İlksel doyum durumunun yeniden kurulmasının kaynağında o yokluk vardır. İmge sürekli bir yokluğu imlemektedir.

PENCEREDEKİ GAZETE KUPÜRÜ

Ancak imgenin oluşabilmesinin imkânlı hale gelebilmesi için bahsedilen yokluğun travmatik olmayacak denli, -öznenin anlam üretebileceği şiddette-bir yokluk olması gerektiğini belirtmekte fayda var.
Savaş da öznenin deneyimleyebileceği bir yokluğun sınırını aşarak, öznenin deneyimleyemeyeceği bir olgu olmasıyla romanda yerini alıyor. Tüm roman boyunca karakterlerin her birinin mutlaka yere düşmesi, yerde bir süre kalmaları, binaların, gülüşlerin, bedenlerin eklem yerlerinden ayrılmaları, roman karakterlerinin semptomları gibi görünürken, bize savaşın ne olduğunu anlatan güçlü imgelere dönüşüyorlar. Tüm roman boyunca orada ve burada olmak meselesi peşimizi bırakmıyor. Ölüm anını bir rüya anıyla eşleştiren yazar dikotomik zihinsel işleyişe çelme takarak, okurun zihninin de yerlere düşmesine yol açmış. Biri bir yerde yere düştüğünde, orada da olabilirsin. Bir yerde bulunduğunda, fikrinle birçok yerde ve zamanda var olabilirsin… Roman bu anlamıyla zihni karmaşaya sürükleyen bir söyleme sahip çıkıyor. Yerde yatan biz miyiz, annemiz mi, ona bakan bir oğul muyuz? Tüm bu soruları okura sordururken mülteci olmayı, savaş zamanında çocuk olmayı, hatta vurulan bir kuş olmayı hayal etmemize imkân tanıyor.

Savaşla bağlantılı olarak göç ve mülteci meselesi de aynı şekilde ele alınıyor Gülüşün Çürümüş Menteşesi’nde. Göç yollarında karşılaşan karakterlerin nezaketli diyalogları sayesinde Yeşilköy’e yürüyen bir Ege Deniz’i, yıllar öncesinden göç eden kusursuz bir cinayet ya da roman karakterlerinin bir diğer yerde karşımıza çıkan ikizleri gibi sayısız göç imgesine tanık oluyoruz.

Roman karakterlerinin aldığı bu mesafe, öznenin dehşetli olanla arasında bulunması gereken, bir anlam, bir imge üretebilmek için vazgeçilmez olan mesafeyi de düşündürüyor. Roman karakterlerinin gülüşleri de böylesi gülüşlere benziyor. Savaşın yaraladığı zihinlerin, acıyla arasına bir parça olsun mesafe koymayı denemeleri gibi aslında, ama gülüşlerinin menteşeleri çürümüş, her güldüklerinde daha çok canları yanıyor, fakat durmadan tekrar etmekten başka şansları bulunmuyor sanki…

Okurun zihni için savaşın bir imgesi haline dönüşen, roman karakterleri açısından bir semptom gibi görünen tüm o gülüşlerin, karakterlerin diyalogları yoluyla, bir anlatıya dönüştüğünü göstermeyi tercih etmesi de romanın yazarının travmatik olanla nasıl baş edileceğine dair görüşünü ifade ediyor böylece. Romandaki diyaloglar iki kişinin karşılaştığı rastgele konuşmalar gibi düşünülemez. Onlar geçmişi yeniden kurmanın bir yolu gibi görünürken, geleceği de özneleşerek yeniden inşa etmenin yönteminin semptomun edebiyatlaşması sayesinde gerçekleşebileceğine de işaret ediyor.

Savaşın yaraladığı zihinlerimiz için orada ve burada olmak gerilimini tüm okuma boyunca canlı tutan metin, bütün karakterlerin bir anlatıya kavuştuğu noktada, kendi öznel alanını da oluşturmayı başarmış biçimde tamamlanıyor. Yakın tarihimizde henüz bir anlatıya kavuşmamış bir olgu halinde asılı duran savaşa bir anlatı kazandıran roman yerde kalana, tökezleyene ve düşene birer öykü kazandırıyor. Romanın başkahramanın bir pencereye astığı gazete kupürü gibi, yerde kalanın imgesi de romanın sonuna kadar okurun zihninde asılı kalıyor.

*Taybet İnan ile gazete kupürü.