Pınar Öğünç'ün insan manzaraları

Pınar Öğünç, insan manzaralarına gazeteci titizliğiyle yaklaşırken, bunları hayranlık uyandıran bir dile dökme hüneriyle edebi bir forma dönüştürüyor. Bugünün söylencelerinin nasıl sosyal medyadan doğduğuna; ülkenin, özellikle son dönemde içine düştüğü sinir harbine, bu gergin ortamın gün geçtikçe daha da besleyip büyüttüğü linç kültürüne; öde öde borçları bir türlü bitmeyen yolları çamurlu TOKİ evlerine; “erkeklik” patlamalarına; iş cinayetlerine; beton yığınları arasında nefes almak için umutsuzca aranan yeşil alanlara olan ihtiyaca odaklanıyor.
Pınar Öğünç

Iraz İnanç Demir

Pınar Öğünç, uzun yıllardır imzasını takip ettiğimiz deneyimli bir gazeteci. Ülkede yaşananları en iyi bilenlerden, yakından takip edenlerden isimlerden o. Ne var ki Öğünç’ü sadece gazeteci kimliğiyle tanımak ona haksızlık olacaktır. Zira ‘edebiyatçı Pınar Öğünç’ de onun bilinmesi, tanınması gereken önemli bir yanı…

Aslında gazetecilerin edebiyat serüvenine önyargıyla yaklaşan okurlardan biri de bendim. İtiraf etmeliyim ki Öğünç’ün yine İletişim Yayınları’ndan çıkan ilk kitabı Aksi Gibi’ye de bu önyargıyla başlamıştım. Gazetecilerin tanık olduklarını edebiyat dolayımıyla anlatma girişimlerinin çoğu -nadiren karşılaştığımız bazı örnekler dışında- ne yazık ki didaktizmin şefkatsiz kollarına teslim olmaktan kurtulamıyor. Öğünç’ün edebi yeteneği ise işte bu noktada ortaya çıkıyor. Didaktik bir dille tepeden konuşan, beylik laflarla örülü, “yavan” metinlerin çok uzağında bir kitap Beterotu… Günümüz Türkiyesi’nde yaşananları, bu denli titiz bir gözlemle öyküleştirebilecek çok az yazar var. Tabii ki burada gözlem yeteneği tek başına bir şey ifade etmez. Pınar Öğünç, kalemiyle öykülerine ruh katıyor. Bir gerçekliği alıp, kaleminin gücüyle besleyip, o gerçeklikten daha fazlasını okura sunuyor.

Beterotu, Pınar Öğünç, 122 syf., İletişim Yayınları, 2019.

ÖĞÜNÇ’ÜN İNSAN MANZARALARI

Yazar, insan manzaralarına gazeteci titizliğiyle yaklaşırken, bunları hayranlık uyandıran bir dile dökme hüneriyle edebi bir forma dönüştürüyor. Bugünün söylencelerinin nasıl sosyal medyadan doğduğuna; ülkenin, özellikle son dönemde içine düştüğü sinir harbine, bu gergin ortamın gün geçtikçe daha da besleyip büyüttüğü linç kültürüne; öde öde borçları bir türlü bitmeyen yolları çamurlu TOKİ evlerine; “erkeklik” patlamalarına; iş cinayetlerine; beton yığınları arasında nefes almak için umutsuzca aranan yeşil alanlara olan ihtiyaca odaklanıyor. Kitap boyunca, her gün gördüğümüz ama aldırış etmeden yanından geçip gittiğimiz sıradan dünyalara eğiliyor, küçük ve önemsiz gibi görünen detayları yakın plan yaparak büyütüyor, bir çerçeve içine yerleştiriyor. Toplumun farklı sınıflarından, kültürlerinden gelen, farklı kimliklere sahip pek çok bireyini ve onların hayatlarını anlatıyor.

Kitabın bir noktasında, “Ağrı Eşiği” adlı öyküsünde Öğünç “Hazırlıksız yakalandığımız çok şey var” derken, aslında bu ülkede yaşamımızı sürdürmemizin bile başlı başına bir mücadele olduğunu, hayatın bu ülkede nasıl da pamuk ipliğine bağlı olduğunu gösteriyor: “Hazırlıksız yakalandığımız çok şey var, sevdiğin biri bindiği trenden inemeyebiliyor, kaldırımda yürürken bir kamyon ezebiliyor, tepesine yıldırım düşebiliyor… Bir bomba patlıyor… Ya da bir cinayete tanık oluyorsun, önünde oluyor her şey, kan pembe değil, tam kan rengi… Ölmüyorsun ama aynı da kalamıyorsun.” Elbette ki aynı kalamıyoruz. Normal kalamıyor, normal olamıyoruz. Bu koşullarda normal kalmak, iyi olmak ne mümkün? Bunun tek yolu belki de tüm yaşananlara başımızı çevirmek, görmezden gelmek, üzerine kafa yormamak… Ama Öğünç bunu yapmıyor, elini taşın altına koyuyor, tanık olduklarını edebiyatın gücüyle birleştiriyor. Gözümüzün önünde işlenen suçların üstünün nasıl örtüldüğünü ve örtülmesine seyirci kalanların da aslında suça ortaklık ettiklerini, yeni yeni suçların işlenmesine zemin oluşturup devam ettirdiklerini sarsıcı bir biçimde aktarıyor.

ÖGÜNÇ’ÜN MİZAHI

Bir noktada mizahı da kullanıyor Öğünç ve bunun dozunu çok iyi ayarlıyor. Memleket insanının “komik hallerini” parodileştirmeden, özgün halinden çıkarıp sırf okurun yüzünü güldürüp gönlünü almak gibi bir samimiyetsizlik tuzağına düşmeden, olduğu gibi aktarıyor. Trajik bir hikâyeyi anlatırken de aynı şekilde bu duruşu hiç bozmuyor. Halihazırda trajik olan bir şeyi ajitatif cümlelerle daha da trajikleştirerek anlatan yazarlarla sıklıkla karşılaştığımız bir edebiyat ortamında, elleri tertemiz işin içinden çıkmayı başarıyor. Duygularının sömürülmesini edebi bir hüner zanneden okura da kapısını kapatıyor. Sakin sakin, çığlık atmadan, soğukkanlılığını koruyarak gözlemlerini fotoğraf kareleri gibi net bir şekilde kâğıda döküyor.

Bu anlamda Beterotu’nda kendi öykücülüğünün çıtasını epeyce yukarı taşıyor Pınar Öğünç. Hem içerik hem de dil ve üslup açısından öykü severleri memnun edecek bir metin bu.