Heteroseksüelliğin şaşırtıcı derecede kısa ve karmaşık tarihi

Hanne Blank’in kaleme aldığı Düzcinsel: Heteroseksüelliğin Şaşırtıcı Derecede Kısa Tarihi adlı çalışması, ön kabullerimizi ve önyargılarımızı sorguluyor. Blank, dışarıdan “heteroseksüel” bir birey olarak görülme ve etiketlenme ihtimalinin yüksekliğine bağlı olarak, “heteroseksüel ayrıcalık” ile hesaplaşıyor.

Kerem Yılmaz

Yazar ve tarihçi Hanne Blank’in İletişim Yayınları tarafından yayımlanan Düzcinsel: Heteroseksüelliğin Şaşırtıcı Derecede Kısa Tarihi adlı çalışması, heteroseksüel kavramının doğuşunu ve evrimini mercek altına alarak, bizi biyolojik ve toplumsal cinsiyetle ilgili varsayımlarımızı, ön kabullerimizi ve önyargılarımızı sorgulamaya davet ediyor.

Blank’e göre, kendimizi bir çırpıda iki cinsiyette sınıflandırmamız ve buna paralel olarak sınırlı sayıda cinsel yönelimin varlığını tanımamız, tıbbın, biyolojinin ve toplum kuramlarının bugüne nazaran çok daha yetersiz olduğu önceki yüzyılların yapay bir olgusu olarak karşımızda duruyor. Oysa 21. yüzyılın önümüze koyduğu biyoloji, tıp, hukuk ve insan davranışı manzarası, farklı kuram ve anlayışları devreye sokmamızın elzem olduğunu ortaya koyuyor. Zira hiç şüphe yok ki içinde bulunduğumuz yüzyılı iki yüzyıl öncesinin, 19. yüzyılın zihinsel kalıplarıyla anlamamız mümkün değil.

Yazar, kategorik olarak heteroseksüel olmanın hakim ideoloji ve pratiklerin bir bileşeni haline geldiği dönemin 1869 gibi oldukça yakın bir tarihe denk geldiğini ve bu tarihten önce yaşayan erkeklerin ve kadınların da evlendiklerini, seks yaptıklarını, aileler kurduklarını, ama kendilerini “heteroseksüel” olarak tanımlamadıklarını belirtiyor. Buna göre, “heteroseksüel” kavramı ve “heteroseksüellik”, “belirli, ayrı ve iyi belgelenmiş bir yer ve zamanın buluşları” olarak açıklık kazanıyor.

Düzcinsel: Heteroseksüelliğin Şaşırtıcı Derecede Kısa Tarihi, Hanne Blank, çev: Tuğçe Ellialtı Köse, 278 syf., İletişim Yayınları, 2019.

CİNSEL ARZULARIN SINIFLANDIRILMASI 

Şayet cinselliği, “normal-sapkın” ikiliğine saplanmadan düşünebilme gibi bir yeti kazanabilirsek, tarihin bize cinsel yönelimler ve arzular konusunda heteroseksüellik dışında birçok alternatif sunduğunu görebiliriz. Hanne Blank’e göre bu dikotomik ve sınırlayıcı bakış açısının Batı kültürü içinde yerleşmesi, 19. yüzyılın sonunda gerçekleşen bir süreç. Jonathan Ned Katz’ın “heteroseksüelliğin icadı” dediği şey de işte bu dönemde, belirli tarihsel, kültürel, ekonomik ve sosyal değişimlerin “benzersiz iç içe geçişlerinde” ortaya çıkıyor.

Blank’e göre, şehirlerin giderek büyümesi ve yeni sanayi ekonomisinde değişen sınıf hiyerarşileri sonucu, kitlelerin yönetiminde yeni araçlara ihtiyaç duyuluyor: Geniş bir ölçekte yürütülebilecek sistematik, yeniden üretilebilir, evrensel toplum yönetimi sistemleri. Bu evrensel toplum yönetimi sistemlerinin yöneltileceği alanların başında da insanların cinsel davranışları geliyor. Burada, yönetimlerin yardımına “bilim” ve onun “adlandırma ve kataloglama pratikleri” koşuyor. Yazara göre, bilimlerin bu göreve uygun olmalarının en önemli sebeplerinden biri, -öyle olmadıkları zaman bile- politik olarak tarafsız görünebilmeleri ve bunun kendileri etrafında güçlü bir koruyucu hale yaratması.

İlk kez ünlü Fransız sosyal bilimci Pierre Bourdieu tarafından 1972 yılında “Esquisse d’une théorie de la pratique” (Bir eylem teorisi taslağı) başlıklı çalışmada kullanılan “doxa” terimi, Yunanca “herkesçe bilinen”den geliyor ve bu çalışmanın yazarı tarafından kısa ve berrak bir biçimde tanımlanıyor: “Yerel kültürümüzden öğrendiğimiz ve dünyayı anlamlandırmak için kullandığımız anlayışlar.” Vurgulamak gereksiz, cinsellikle ve heteroseksüellikle ilgili bildiğimiz ya da bildiğimizi sandığımız her şey de işte bu doxanın ürünü. Doxanın zihinlerimize nüfuz etme süreci doğumda başlayan ve “kaçınılmaz” bir süreç. Bu süreç kolektif bir biçimde işletiliyor. Bunun anlamı, bireylerin, tıpkı Simon de Beauvoir’ın kadınlar için belirttiği gibi, heteroseksüel doğmadıkları, zamanla heteroseksüel oldukları.n deforme edilmiş biçimlerinin binlerce kez tekrar edilmesi sonucu heteroseksüelliğin nasıl “normal olan” olarak zihinlere kazındığını belirtiyor.

ERKEKLERİN AYRICALIKLARI TEKELLEŞTİRDİKLERİ BİR SİSTEM

Cinsel yönelim ve dünya algısı anlamında heteroseksüelliğin, ataerkil sistemin, yani “kutsal aile”nin, erkek egemen politik, ekonomik ve sosyal yapının lokomotifi olduğuna şüphe yok. Hanne Blank çalışmasının sonunda, dışarıdan “heteroseksüel” bir birey olarak görülme ve etiketlenme ihtimalinin yüksekliğine bağlı olarak, yukarıda sayılanlara ve devasa bir “kültürel makine”ye bağlı olarak ortaya çıkan “heteroseksüel ayrıcalık” ile hesaplaşıyor. Sonuç olarak Blank, saygınlık, belirli ahlaki güvenceler ve kuşkusuz çoğu zaman ekonomik anlamda bir rahatlık da getiren heteroseksüellik etiketi üzerinde iddia edebileceği haktan vazgeçiyor ve kadın düşmanı, erkekegemen bir sistemin mirasını reddediyor.

Bu çalışmadan çıkarmamız gereken belki de en önemli sonuç, heteroseksüelliğin insanlık tarihinde geçerlilik kazanmış duygu, arzu ve cinsel yönelim açıklama şemalarından yalnızca biri olduğu, yani bir gün, tıpkı diğer şemalara olduğu gibi bu şemaya olan güvenimizi ve inancımızı da yitireceğimiz gerçeği. Kaldı ki, yaşam tek bir şemayla açıklanamayacak kadar çok çeşitlilik, zenginlik ve değişkenlik içeriyor ve özellikle yaşamın bu sonuncu özelliğinin kaçınılmaz kıldığı bir şey varsa o da, “normal”in karşılıklarının da er ya da geç değişecek, dönüşecek olduğu…