İsmail Güzelsoy: Gezi bu ülke tarihinin en onurlu halk hareketidir

İsmail Güzelsoy’un son romanı “Öksüz Ağaçların Çobanı” Gezi Parkı olaylarından esintiler taşıyan bir aşk, mücadele ve arayış hikâyesi. Güzelsoy’un bir masalın gölgesinde anlattığı ve masalsı ögelerle beslediği romanı; karanlıkların gri gaz bulutlarına bulaştığı, Türkiye’nin yakın geçmişinden izlerin sürüldüğü, ağaçların yürüdüğü ve sevenlerin kavuştuğu, zamanlar ve boyutlar arası bir masal.

Nida Dinçtürk  nidadincturk@gmail.com

DUVAR – İsmail Güzelsoy’un son romanı “Öksüz Ağaçların Çobanı” Doğan Kitap’tan çıktı. Anlatılarını fantastik öğelerle süslemesine alışık olduğumuz Güzelsoy, bu romanında da hayal dünyamızı zenginleştirecek kapıları araladığı bir atmosfer kuruyor. Tüm akışı gözünden takip ettiğimiz kahramanımızın büyük aşkı Meryem’i tanımasıyla başlayan kitap, Mırmırı’nin bir türlü sona eremeyen yürüyen ağaç masalının, bir sevgiliyi arayışın ve bir özgürlük mücadelesinin peşinde sürüyor.

İsmail Güzelsoy

Güzelsoy’un Gezi Parkı olaylarından esintiler taşıyan ve gelecekte geçen bir alternatifiyle zenginleştirdiği bu anlatıda kadınların varlıkları ve güçleri de kutsanıyor; Türkiye’nin bitmek bilmeyen demokrasi ve bağımsızlık arayışının tarihine de müstehzi bir tebessüm salınıyor. İsmail Güzelsoy, bir masalın gölgesinde kurguladığı bu anlatıda elbette ki aşka da yer veriyor. Kahramanımızın Meryem’e beslediği aşk, her yerde, hep onu arayışı ve yeniden karşılaşma ümidinden asla vazgeçmeyişi kadar doğayla kucaklaşan insan tasviri ve doğanın kudretini kabullenişiyle “Öksüz Ağaçların Çobanı”, bir tutku romanı.

‘TÜRKİYE’NİN YAKIN GEÇMİŞİNDEN İZLER’

Yazarın kendi illüstrasyonlarıyla derinleşen “Öksüz Ağaçların Çobanı” karanlıkların gri gaz bulutlarına bulaştığı, yer altında Türkiye’nin yakın geçmişinden izlerin sürüldüğü, Taksim’in ortasında bir seddin belirdiği, ağaçların yürüdüğü ve sevenlerin kavuştuğu, zamanlar ve boyutlar arası bir masal.

‘GEZİ HAKSIZLIĞIN İFADESİYDİ’

Öksüz Ağaçların Çobanı, Gezi Parkı olayları ile doğrudan bağlantılı bir öykü sunuyor bize. Gezi, ülkede bir şehir hariç tüm şehirlerde bir hareketlenme başlattı ve bugün aslında tıpkı bir deprem gibi herkesi bir şekilde etkilemiş bir gelişme olarak kişisel tarihlerimizde yer etti. Sizin Gezi hikâyeniz nasıldı?

Öksüz Ağaçların Çobanı doğrudan Gezi Parkı ile ilgili değil aslında. Romanın bir yerinde İstanbul’un bir isyanlar kenti oluşunu dile getirir ana karakter. Bu önemli bir andır. Zaten teknik olarak da, Gezi olaylarından on yıl sonra gerçekleşiyor oradaki isyan. Bunu, Gezi’yi anmaktan kaçınmak olarak düşünmeyin. Gezi benim için bu ülke tarihinin en onurlu halk hareketidir. Ancak Gezi, bir reddiyeler tarihinin içinde okunmalı, anlaşılmalı. Bu yüzden, Gezi’yi zengin bir geleneğin bir parçası olarak görmeyi tercih ediyorum. Bu gelenek, zengin bir coğrafya üzerinde yaşayıp, onun nimetlerinden mahrum kalma halini tanımlar. Dünya üzerinde İstanbul kadar cömert kaç kent var? Peki en son İstanbul’da ne zaman denize girebildiniz? Mezgit kaçtan gidiyor şu aralar? Marulun demedi kaça? Bunlar gerçekten sinir bozucu durumlar. Böylesi zenginliğin ortasında bina dışında hiçbir şey yok, kalmadı. Gezi olmasa ne olacaktı ki? Biz buna isyan etmeyecek miydik yani? Gezi tek başına, üç beş doğa tutkununun eseri değil. Bu haksızlığın ifadesiydi. Diğer pek çok isyanlar gibi. Hakkaniyetli, adil bir dünya kuruluncaya kadar da bu kent huzur bulmayacak. Anadolu’yu dile bile getirmiyorum, onun üzerine konuşursak hiç susmayacağımdan korkarım.

‘GEZİ’NİN SONUCU ON YILLARA YAYILACAKTIR’

Orada yaşadığımız beraberlik duygusunu sürdürebildiğimizi, Gezi’nin hepimizde köklü bir etki yaratabildiğini düşünüyor musunuz?

Gezi tarzı hareketlerin etkisini birkaç yılda göremezsiniz. Bakın 68 öğrenci hareketi hepi topu üç gün sürmüştü, hâlâ etkileri görülebiliyor. Gezi’de Avrupa’nın en büyük meydanlarından biri, belki de en büyük meydanı 45 gün işgal edildi. On milyonu aşkın insan aktif olarak yer aldı. Bugün Gezi’ye yönelik itibarsızlaştırmalar, kara çalmalar gülünç geliyor bana. Bekleyin bakalım. Gelecekte tarih kitaplarında nasıl yer alacak, görün. On milyon insan bir lider çıkarmadı, bir örgüt çıkarmadı. Bir araya geldi, amacını gerçekleştirip efendice evine barkına gitti. Bunun sonuçları on yıllara yayılacaktır.

‘GEZİ, KADININ KORKU EŞİĞİNİ ATLAYIŞ DESTANIDIR’

İlk kez slogan atarken kadın sesinin erkek sesinin önüne geçtiğini söylüyorsunuz. Gezi’nin kadınlar açısından kıymeti nedir?

Bunu uzun sayılabilecek bir makale olarak da yazmıştım o aralar. Gezi özünde bir kadın hareketiydi. Türkiye’de kadınlar daha yeni sosyal hayatta yer edinmeye başladı. Ucundan ucundan, denebilecek kadar. Beyaz yakalı kadın kimliğini hazmetmede çok zorlanıyor Türkiye. Bunun filanca partiyle, falanca ideolojiyle alakası yok bence. Hepimize ayar veren bir durum yaşanıyor ve biz buna direniyoruz. Muhafazakarlaşmayı ivmelendiren nedenlerden biri de bu korku. Hiçbir şey özgürleşmiş kadın kadar korkutmuyor bazı çevreleri. İşin güzel yanı, kadınlar da bunun çok iyi farkında. Ya özgürleşecekler ya da şuracıkta, Ortadoğu’nun karanlığında boğulup gidecekler. Gezi bu anlamda kadının korku eşiğini atlayış destanıdır. Hatta yazdığım makalede, “İsyanı yapan üç kadın”dan söz etmiştim. İlki, ‘Kırmızılı Kadın’dı. Saldırıyı en az hasarla atlatmaya çalışan pasif bir direniş. İkinci aşamayı ‘Siyahlı Kadın’ oluşturuyordu. Toma’nın önünde kollarını açmış, “Senden korkmuyorum!” diyen bir direnişçi ruh. Üçüncü aşama, çocukların öldüğü dönemi anlatan, ‘Sapanlı Teyze’ fotoğrafıydı. Bence Gezi’nin kadınları bu üç figürle özetlenebilir.

Meryem’in onca yıl sonra tam da Gezi zamanı ortaya çıkması, bir gençlik ateşi olarak alevlenen özgürlük tutkusunu anımsamak gibi bir özdeşim mi ifade ediyor?

Elbette. Meryem önceki dönemde özgürlüğüne tutkulu bir ruhtu. Kaybolup yeniden ortaya çıkışıyla bu durgun, statik yanı daha etkili, aktivist bir hale dönüşüyor. Zaten romanın da ilk bölümü Meryem’in ruh haline uygun bir biçimde, “munis” bir anlatımla akar. Buğulu bir hikâye olarak başlar ancak yeniden ortaya çıktığı zaman, o isyanın ateşiyle romanın dili de değişir.

Öksüz Ağaçların Çobanı, İsmail Güzelsoy, 216 syf., Doğan Kitap, Mart 2019

‘BİR KEZ BAŞKALDIRMAYI DENEMİŞ BİR İNSANA BOYUN EĞDİREMEZSİNİZ’

Burada alternatif de bir Gezi öyküsü anlatıyorsunuz ve çok daha fazla kişinin hayatını kaybettiği bir tablo çiziyorsunuz. Buna rağmen başarıya ulaşan bir girişim olmuyor. Siz, Gezi Parkı olaylarının sonuçsuz kaldığını düşünüyor musunuz? Gerçek yaşamdaki alternatif akıbeti ne olabilirdi sizce?

Bence Türkiye tarihinde en başarılı halk hareketlerinden biri Gezi’dir. Burada alternatif bir Gezi’nin ölümcül olacağını söylediğimi düşünmüyorum. Aksine, iktidarın daha öfkeli, saldırgan ve tahammülsüz olabileceği konusunda bir şey mırıldanıyorum kendi kendime. Gezi’nin başarılı olduğunu anlayabileceğimiz kadar süre geçmedi henüz. Bir kez başkaldırmayı denemiş bir insana boyun eğdiremezsiniz. Elli yıl sonra haysiyetine dil uzatılır ve bakarsınız insanlar aynı meydanda yeniden ayağa kalkar. Öğrenilmiş çaresizlik gibi, öğrenilmiş bir de çare vardır.

Öksüz Ağaçların Çobanı fantastik ögelerle de bezeli. Mırmıri’nin hep yarım kalan masalı, bir şekilde karakterimizle bağlantıları doğan karakterler okurun gerçeklik algısıyla oynayan unsurlar. Bu ögelerle Gezi gibi toplumsal bir gerçeği neden ve nasıl bir araya getirdiniz?

Romanlarımda gerçekliğin yalın unsurlarıyla büyülü ve buğulu sahneleri, hikâyeleri bir araya getirmeyi seviyorum. Çünkü insan dediğiniz varlığın özü tam da budur. İnsanlık tarihi Dianisos ile Apollon arasındaki gerilimden beslenir. Lirik bir esriklikle bilgelik arasındaki çatışma çok değerlidir. İsterseniz müzik ile matematik, sol lob ile sağ lob deyin buna. Ne derseniz deyin, iki ayrı ruh halinin oynaşmasının yarattığı tablo çok hoşuma gidiyor. Bir ninni ile ağıt arasında geçen bir hikâyeden ibaretiz. İçinde masalların da, somut kaygıların da olduğu çalkantılı bir yolculuk hayat. Bu durumu biraz uçlara taşımak onu daha görünür kılıyor sanki.

‘BU ÜLKENİN DEMOKRASİ VE HUKUK MÜCADELESİ, BİLDİĞİM EN HÜZÜNLÜ AŞK MASALI’

Karakterimizin Memduh ile dolaştığı yeraltı tünelleri adeta Türkiye yakın tarihinin bir müzesi gibi. Burada çıkarmamız gereken bir karanlıklık ve çürümüşlük mesajı varmış gibi hissediyorum, yanılıyor muyum? Türkiye başarısız kalmış devrim ve demokrasi girişimleri mezarlığı mı sizce?

Evet, haklısınız. Kursağımızda nice hevesler öldü. Tünellerde görülen nesneler bizim bilincimize ve belleğimize gömdüğümüz karanlık yanlarımızın resimleri bir yanıyla da… Bu ülkenin demokrasi ve hukuk mücadelesi, bildiğim en hüzünlü aşk masalıdır.

Son olarak bu romanda siz de bir karaktere dönüşüyorsunuz çünkü Değil Efendi karakteriniz ile derin bir bağınız olduğunu hissediyoruz. Değil Efendi ile nasıl bir bağınız var?

Değil Efendi benim alter egomdur diyebilirim. Özellikle Değil Efendi’nin Renk ve Korku Meselleri isimli romanımda bunu belirgin bir şekle getirmiştim. Olmayı isteyebileceğim o haylaz meddahı çok seviyorum. Zeki ama zekasını bir iktidar aracı yapmak yerine onu bir oyun malzemesine dönüştürür. Eğlenceli bir oyun kurucusudur onun keskin zekası. Can Direği adını verdiğim bu serinin her romanında kendime de küçük bir rol verdim. Diğer romanlarda da görürseniz şaşırmayın hani.


Nida Dinçtürk kimdir?

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümü mezunu. 2008 yılında Dünya gazetesinde editörlük ve muhabirlik yaptıktan sonra TRT Türk’te yayınlanan Açık Şehir programında içerik üreticisi ve koordinatör olarak yer aldı. Bu sırada İyi Kitap Çocuk ve Gençlik Kitapları Dergisi'nin yanı sıra Milliyet Kitap Eki için kitap tanıtımları yazmaya başladı. Son olarak Sputnik Haber Ajansı’nda yine muhabir ve editör olarak görev yaptı. Kapalı devre bir yayın sisteminde içerik üreticisi olarak emek veriyor; İyi Kitap, Milliyet Kitap Eki ve Agos'un yanı sıra Gazete Duvar'da edebiyat yazıları yazmayı ve söyleşiler yapmayı sürdürüyor.