Devran kimin için döner?

Selahattin Demirtaş'ın kitabı Devran okurla buluştu. Devran, Demirtaş'ın ilk kitabı Seher'e göre kurgusu ve akıcı diliyle edebi bir yerde bulunuyor. Devran'da birbirinden bağımsız öyküler bulunurken kitabın içeriği ne Demirtaş’tan, ne günümüzden, ne de geçmişten bağımsız değil...

Janet Barış

Selahattin Demirtaş, cezaevine girmese öykülerini okuyamacaktık muhtemelen. Demirtaş’ın bugün, ilk kitabı Seher’in ardından, ikinci kitabı Devran’la okuyucuyla buluşması tam da bu yüzden. İlk kitabı Seher’de bir iç dökümü gibi ortaya çıkan, bir noktada öyküye evrilerek kendini sağaltan cümlelerle karşı karşıyaydık. Devran’da ise artık biraz daha yetkin bir kalemle karşı karşıyayız.

Öyküler birbirinden bağımsız ama içerik ne Demirtaş’tan, ne günümüzden, ne de geçmişten bağımsız değil. Özel bir metafor yok her şey nasılsa, sanki nasıl hissedilmiş, içselleştirilmişse öyle. İlk öykü mesela ‘Gün olur devran döner’ çok yıllar öncesiyle, karda kışta hesaplaşmak zorunda kalan bir savcıyla ilgili gibi görünüyor ama öyle değil. Başında, sonunda gidişatında memleket tarihi dışında, bireysel bir suçluluk duygusu da var. Vaktiyle işkenceye, yok yere gelmiş bir ölüme suç ortağı olmuş olmanın karşı konulamaz bir sonu olduğunu söylüyor adeta Demirtaş.

Selahattin Demirtaş

Yüzleşme ve hesaplaşmalar kolay değil, ne insani ne de memleket tarihi açısından. Bu süreçler, bir karakterin yaşadıklarını tarihsel bir arka planla anlatmak, çok sıradan bir edebiyat hamlesi gibi görünse de Demirtaş’ın kaleminde zorlama olmuyor hiç. Yıllardır aynı ülkede yaşayıp yanı başında olan bir Kürtçe’den haberi olmayan, en azından birkaç kelimeden, cümleden anlamayan bir savcının hâli, özeleştirisi bunun bir özeti sanki.

‘KARANLIK VE SERT ÖYKÜLER’

Devran, Selahattin Demirtaş, 138 syf., İletişim Yayıncılık, 2019.

Bazen sıcak bir yün yorgan, bazen yere serili bir sofra, bir evi ev yapan ayrıntılar, ayazı ya da kışın karın kapattığı yolları, insanın içine işleyen soğuğu… Yazları inşaata, çalışmaya gidip kışın kahvede oturanı, cebindeki çeyrek altını takıp takmamayı hesap edeni Demirtaş biliyor en çok. Buradan bakınca bir halkın gündeliğini anlatan naif öykülermiş gibi görünebilir ama tam tersine karanlık ve sert. Yoksulluğun, soğuğun, işkencenin iç içe geçtiği, bir yaz günü mevsimlik işçiliğe giderken ölen işçilerin, çocukların ancak soluk bir haber olduğu, çaresizliğin kol gezdiği öyküler…

Demirtaş’ın öykülerinde anlattığı uzun, kara bir kışın içinde, tabir ettiği dünyada o’ndan, kapatılmışlığından da çok şey var. Aslen fizik öğretmeni olduğu halde, atanamadığından servis şoförlüğü yapan ve işçi Sevtap’a aşık olan hoca, sendikalılar minibüslerle götürülürken Sevtap’ı da taşımak zorunda kalınca, “gurur duyacağınız bir şey yoksa da, utanç duyacağınız bir şey olmasın en azından hayatınızda” diye anar o günü, direnmenin, mücadelenin özgürleştirdiğinin farkındadır artık.

‘DEMİRTAŞ SESLENMİŞ DE DUYUYOR OLMA HİSSİ’

Yine de tüm karanlığına, soğuğuna karşın Demirtaş’ın kendine has mizahı zaman zaman öykülerinde de dolaşmıyor değil, insanı önce kendi kendine gülümseten ya da kahkaha attıran eğretilemeler, karakterlere ya da Demirtaş’ın kendisine özgü ayrıntılar. Kobay öyküsünde, aşık olup her seferinde kaybeden ve öykü boyunca adını öğrenemediğimiz, özne olamayan, kaybedip, tutunamayan adam ya da Kapkaç öyküsündeki Gazanfer mesela “devrimci hayat tam olarak nedir çözebilmiş değilim ama güzel bir şey sanırım” derken insanı sıcak tutan şey neyse o, sanki Demirtaş seslenmiş de duyuyor olmak hissi.

En başa ve kitaba ismini veren Devran’a dönersek, oğlunun işkencede öldüğü halde yanlış otopsi raporunu veren savcıyı tanıyıp, sessiz, sedasız bağrını açan Hasan Sürgücü belli ki Demirtaş için çok tanıdık. Mücadelenin de, affetmenin de, ketumluğun da ne demek olduğunu iyi biliyor çünkü. Demirtaş’ın cümlelerinde en çok bu var; mücadelenin de affediciliğin de, ketumluğun da güçlü olduğu ve güçlü olduğu kadar da haklı olduğu bir dili ziyadesiyle kuruyor.

Mizahından, avukatlığından, mahpusluğundan, o’ndan beslenen çok şeyle örülmüş, akıcı bir dil var Devran’da. Seher bir tökezleme ve Demirtaş’ın cezaevinde yazdığı öykülerden oluşan bir öykü silsilesi olarak anılabilir, tabir edilebilir belki ama Devran, kurgusu, akıcı dili ve karakterlere olan yaklaşımıyla çok başka, çok daha edebi bir yerde duruyor.