Bizleri besleyen dereler başka olsa da hepimiz aynıyız

Selahattin Demirtaş'ın ikinci kitabı Devran, İletişim Yayıncılık etiketiyle yayımlandı. Bir vicdan öyküsü olan Devran'da toz duman kenarlardan, taşradan ve kuytulardan, memleketten yoksulluk halleri, utananlar, âşıklar, hazin ve uzakta kalan hayatlar anlatılıyor. İnsanlar Demirtaş’tan gelen her sesi, bir umut olarak görüyorken Devran da bu umudu sürdürüyor...

Özgün E. Bulut

“Gurur duyacağınız bir şey yoksa da, utanç duyacağınız bir şey olmasın hayatınızda. Yoksa bu şey, taşıyamayacağınız kadar ağır gelir ve onun altında ezilirsiniz.”

Açıkçası Selahattin Demirtaş’tan ikinci kitap olarak şiir bekliyordum. Ancak Demirtaş yine öyküyle yoğunlaşmış ve ezilenlerin, ötekilerin, dışlanmışların, hak arayanların, kenar mahallede düş çoğaltanların pencerelerini açarak bazen onların yanına girip sohbet ediyor, bazen de onları dışarı çıkararak nefes almalarını sağlıyor. Öyküler insana yabancı değil. Mahallemizin yaşantıları, kapı komşularımız, akrabalarımız, ailemizden birileri.

Kitabın kapağından başlamalıyım. Kapak resmi Bahar Demirtaş’a ait. Ben ilk gördüğümde İnce Memed diye düşündüm. İsmail Gülgeç’in çizdiği İnce Memed geldi gözlerimin önüne. Sonra Selahattin Demirtaş’ın gençliğini gördüm. Belki de ilk öyküde anlatılan, işkencede katledilen Devran Sürgücü’dür kapaktaki resim. Ataması yapılmayan ‘Fizik Öğretmeni’, ‘Kapkaççı Gazanfer’, ‘zengin olma düşleri kuran Ziraat Mühendisi Serhan’dır. Belki de benim, bizlerin gençliğidir. Yine kitabın ismi beni başarılı bir romancı olan ancak, az bilinen, hak ettiği değeri görmeyen Seyit Alp’e götürdü. Seyit Alp’in Devran isimli romanını anımsadım. Kürt Destanı Siyabend û Xecé’deki kahramanları başka zamana taşıyarak, destan geleneğini roman diliyle ören Seyit Alp’i anımsattı yeniden. İnsanı sarsan şiirsel, destansı bir dili olan, okuyucu bir atın sırtında, bir trenin penceresinden tarihsel gezintiye çıkaran Seyit Alp’i.

‘DEMİRTAŞ, ÖYKÜLERİNİ EDEBİYATIN İÇİNDE TUTUYOR’

Selahattin Demirtaş’ın öyküleri insana dokunuyor. Zaten amacı da o. O nedenle kasmadan, içinden geldiği gibi yazıyor. Uzaklara gitmiyor, okuyucuya samimiyetiyle birlikte geçiriyor öykülerini ve öykülerinin kahramanlarını. Mevsimlik işçilerin dramını, AVM emekçilerinin sorunlarını, devrimcileri, aşkı, evlilikleri, korkuları, hayalleri, kadınların dik duruşunu, insanların tutunmaya çalışmalarını o samimiyetin içinden geçirerek hafızalara taşıyor. Bununla da kalmıyor, öykülerini siyasetin dilinden uzak, edebiyatın içinde tutuyor Demirtaş. Gerçi onun siyaset dili edebi metinlerden taşmış bir dildi. “Bizleri besleyen dereler başka olsa da hepimiz aynıyız.”, “En karamsar olduğunuz anlarda bile ayak ucunuza değil, ufka bakın. Umudu göreceksiniz mutlaka. Göremiyorsanız bir daha bakın, görene kadar bakın.”, “Biz göğsünün içinde insan kalbi taşıyan o kalbin içinde de vicdanı olan herkesle kardeşiz.”

İçinde edebiyat tadı olan böyle bir siyaset dili vardı onun. Siyasette nezaket dilinin son temsilcilerinden biriydi Demirtaş. Eski meclislere bakıldığında, edebiyat dünyasından insanların olduğu görülecektir. Ne yazık ki o insanlar olmadığı gibi, edebiyata ve nezaket diline yakın kimseler de bulunmamakta artık. Sıradan bir dilin, küfürlerin, argonun, posta koymanın siyaset sanıldığı ve oraya taşındığı bir yerde Selahattin Demirtaş’ın dili oldukça kıymetlidir.

Devran, Selahattin Demirtaş, 138 syf., İletişim Yayıncılık, 2019.

‘ÖYKÜLER YOKSULLARIN DÜNYASINDAN ÇIKARILIYOR’

Devran bir vicdan öyküsüdür. İşkencede katledilen bir gencin, Devran Sürgücü’nün çatışmada ölü ele geçirildiğine dair tutulan raporda ve otopside imzası olan, dönemin genç savcısı Salim Bey’in yıllar sonra oğlunun geçirdiği kazadan etkilenerek, Erzurum’da görev yaptığı yıllara dönmesi ve Devran Sürgücü’nün ailesinden helallik istemesi için Erzurum Karayazı’ya gitmesi ve vicdanıyla hesaplaşmasını anlatır. Evlat acısını yüreğinde hissettiği an, başka bir babanın evlat acısını anlayabilmiştir Salim Bey. Yaşlı bir babanın 25 yıl süren hukuk mücadelesini, ama hepsinin sonuçsuz, takipsiz kaldığını görecektir ona verilen çantadan çıkan belgelerden.

Selahatin Demirtaş yoksulların dünyasından çıkarıyor öykülerini. ‘Yoksulların duygu dünyası zengindir, yürekleri bonkör. Kulak misafiri olup hikayelerini dinlerdim bazen hüzünlü, neşeli, garip, sıcak hayatlarının hikayelerini.’ Bir Fizik öğretmeninin atanması yapılmadan önce, servis şoförü olarak çalıştığı günlerde yoksullara dair düşünceleridir bunlar. Fabrikada çalışan ve hoşlandığı kızın sendikal faaliyetlerinden dolayı gözaltına alınmasına tanıklık eden fizik öğretmeninin sessizce izlemesi ve bir şey yapamamasını, kadının mücadelesini işler Demirtaş, Direnmek Güzeldir isimli öyküsünde. ‘Sevtap içeri sokulunca, iki büklüm bir haldeyken polislerin arasından bana baktı, göz göze geldik. Gülümsedi, acı acı, gamzesini gördüm. Dünyanın en derin çukuru gibiydi, içine düştüm kayboldum. Bir daha da o çukurdan çıkamadım.’

‘SİYASET DİLİNE GİREN EDEBİ TAT’

Hüzün yer yer mizaha değiyor ve insanı bir gülümseme dalgası sarıyor. AVM ve Kobay öyküleri bende böyle bir tat bıraktı. İçim acırken, bir yandan da gülümseyerek okudum öyküleri. Bu kadar yoğun savunma arasına edebi metinler sığdırmak başlı başına güzellik. İnsanlar Selahattin Demirtaş’tan gelen her sesi bir merhaba, bir umut olarak görüyor ve o sesin ritmine göre pozisyon alıyorlar. Devran yine böyle bir hava yarattı. “Gurur duyacağınız bir şey yoksa da, utanç duyacağınız bir şey olmasın hayatınızda. Yoksa bu şey, taşıyamayacağınız kadar ağır gelir ve onun altında ezilirsiniz.” Bahsettiğimiz siyaset diline giren edebi tat buydu işte.

Selahattin Demirtaş’ın üretimleri insanları heyecanlandırıyor. Onlara bir güzellik katıyor, gözleri ışıldıyor insanların. Şimdi sıra şiirlerinde. Bir sonraki selamlama onlarla olsun. Çünkü Demirtaş’ın hatırı her zaman büyüktür, kıymetlidir.