İyi olmak mı, kötü olmak mı cesaret ister?

Mehmet Eroğlu'nun ilk polisiye romanı 'İyi Adamın 10 Günü' raflarda yerini aldı. 'İyi Adamın 10 Günü', Eroğlu’nun edebi türüne farklı kalan yeni bir parça olmasının yanında, yalanlarla, hazlarla ve cinayetlerle örülü bir polisiye. Roman kahramanının bir Dostoyevski kahramanı olduğunu belirten Eroğlu ile romanındaki kavramlara ve güncel edebiyata dair konuştuk.

Adalet Çavdar  adaletcavdar@gmail.com

DUVAR – Mehmet Eroğlu’nun yeni romanı “İyi Adamın On Günü” Mart ayında İletişim Yayınları etiketiyle yayınlandı. Eroğlu bildiğimiz edebi türünden biraz uzaklaşıp ilk polisiye romanı ile okurlarının karşısına çıktı.

“İyi Adamın On Günü” günlük hayatta her daim isyan ettiğimiz, dilimizden düşmeyen kavramlar üzerinden pek çok şey anlatan bir roman. İyilik, adalet, güzellik, kötülük dört ana unsuru sayılabilir bu romanın. Meslekten atılmış, kırklı yaşlarında bir avukatın, yalnız bir adamın hikâyesi kurgunun en başında sizi etkisi altına alıyor. Sonrasında ise geçmişle hesaplaşmalar yapılırken kayıp bir gencin izi sürülüyor.

Mehmet Eroğlu ile romanın temelindeki kavramları, yalnızlığı ve arayışı konuştuk.

Mehmet Eroğlu

‘POLİSİYE USTALIK İSTEYEN BİR TÜRDÜR’

Bugüne kadar yayınlanan eserlerinizin içinde de hep bir gerilim bir bilinmezlik olsa da ilk kez bir polisiye roman yazdınız. Neydi sizi bu türe yönelten? Bu roman nasıl bir süre zarfında ortaya çıktı?

Sorunun ikinci kısmından başlayayım. “İyi Adamın On Günü” oldukça kısa bir süre içinde ortaya çıktı. Başlamamla bitirmem arasında geçen süre, yaz süresince, birkaç ay diyebilirim. Neden polisiye tarzı bir roman yazdığıma gelince romanın kurgusunu oluşturan olayı aslında verdiğim kurgu dersinde bir uygulama sinopsisi olarak hazırlamıştım. Aklımda kalmış. 2017 yazında, ondan önceki romanı, Kıyıdan Uzakta’yı bitirmiştim, ona benzemeyen bir şeyler yazayım diye düşündüğümde başladım ve hızla bitirdim. Polisiye, hakkı verildiğinde, iyi ama ustalık isteyen bir türdür. Daha da öteye geçelim: Birçok unutulmaz roman değişik açıdan bakıldığında polisiye sayılabilir. Polisiyeler kurguda, söylediğim gibi, ustalık ve akıcılık gerektiren bir türdür. Birçok yazarın, yazdıklarını derinlemesine incelediğinizde, olay anlatmakta zorlandığını görürsünüz. Olay anlatmak, yani bir şeyi ortaya koyup onu geliştirmek sonra da önermeyi vurgulayacak bir şekilde bitirmek kolay değildir.

‘İYİLİK, KÖTÜLÜK İNSAN SÖZ KONUSU OLDUĞUNDA HEP VAR OLACAK’

Temel olarak birkaç zıt kavramın sorgulaması var romanda. İyilik-kötülük, adalet-adaletsizlik, sadakat-aldatma… Bütün bu kavramlar bugünün, dünün ve yarının insanın da hayati sorgulamalara tekabül ediyor ya da etmesini umuyoruz. Bu kavramların arasındaki uçurum son yıllarda biraz daha fazla ve hızla mı açıldı yoksa biz kendimizi mi kandırıyoruz?

Hangi noktadan, yani tarihten, geriye dönüp baksanız, hep geçmişin daha iyi olduğunu, geçmişteki davranışların, insani değerlerin daha saygıdeğer olduğunu düşünürüz. Bu durum, genelde bu değerlendirmeyi bizi mutsuz eden konularla ilgili olarak yaptığımızda ortaya çıkıyor. Başka konularda gelişme kaydettiğimiz de bir gerçek. Bizi bugün mutsuz eden, bazen saçımızı yolduracak kadar öfkelendiren davranışların, yeni, yabancısı olduğumuz özellikler yüklenen kavramların, içeriğinin değişerek yabancılaşmasından, daha doğrusu taşralılaşmasından ileriye geldiğini düşünüyorum. Bugün ülkemiz hoyrat bir taşra işgali altında. Fiziksel ve kültürel açıdan… Bundan öte, iyilik kötülük insan söz konusu olduğunda hep var olacak.

‘İYİ İNSAN DEMEK ERDEMLİ OLMAK DEMEKTİR’

Romanın kahramanı Sadık, meslekten atılmış kırklı yaşlarında bir avukat. Hep aşık, çok aşık, evlenmiş, sonra ayrılmış, eski karısını hâlâ çok seviyor. Yaz günü bile üşüdüğü için kışlık bir ceketle dolaşıyor. Ve halen kadınların ilgisini çekebiliyor. Sürekli “iyi” olarak tanımlanıyor Sadık. Bu “iyi insan” tanımı sizce de biraz sıkıntılı değil mi?

Kendisi gibi yalnız ve kırgın biri olan Fatoş’un dışında Sadık’ın kadınların ilgisini çektiği yok bence. Fatoş’unki de anlaşılabilir bir ilgi: Sığınma ihtiyacı belki. Unutmayın aşk dediğimiz çoğu kez iki yalnızlığın buluşmasıdır. İyi insan olmanın sıkıntısına gelince, herkesin beklentilerine göre değişiyor bu ‘iyi olma’ tanımı. İyi İnsan, Rezzan için köleleştirip istismar edebileceği biri; Maide için zararsız, hatta ‘enayi’ biri anlamında kullanılıyor, her gece kurtulamadığı kocasının hayaletiyle boğuşan ve bir türlü Eskişehir’e gidemeyen Meral içinse kendisine yoldaşlık edecek biri anlamını taşıyor. Fatoş’un ise kurtulmak istediği hayattan bir çıkış umudu. Çoğu insan da Sadık’ın iyiliğini enayilikle bir tutuyor. İyi insan demek erdemli olmak demektir; iyiliği karşılıksız yapandır.

On gün sürüyor her şey. Sadık bu süreçte çeşitli yüzleşmeler yaşıyor. Ve sonunda kalakalıyoruz. Beklemek dışında elimizden bir şey gelmez artık. Sadık’ın hikâyelerinin devamı gelecek mi? Romanın sinema filmi yapıldığı doğru mu?

Bu konuda bir iki temas oldu. Bugünün şartlarında dizi olur mu bilemem. İçerdiği cinsellik, ensest gibi kavramlar yüzünden bence olmaz. Yani açık kanallarda olmaz. Belki internetten yayın yapan kanallar için iyi bir film ya da dizi projesi olabilir. Filme çekilen romanım “9.75 Santimetrekare” adlı romanım. Çekimleri bitti, sanırım montajı yapılıyor.

İyi Adamın On Günü, Mehmet Eroğlu, 243 syf., İletişim Yayıncılık, 2019.

Romanın içinde Dostoyevski göndermeleri yer alıyor? Sadık ve Dostoyevski arasında nasıl bir bağ kurdunuz? Sizin Dostoyevski ile aranızdaki bağ nedir?

Dostoyevski ile kan bağım var. Ben romanlarımda insana, insanda var olan insanlık durumlarına odaklanırım. Dostoyevski bu anlamda pirimizdir. Sadık da aslında bir Dostoyevski kahramanı. İnsanlık durumunun geniş yelpazesi içinde sağa sola savruluyor. Dostoyevski kahramanları, yazarlara romanlarındaki karakterleri kısaca tanımlamak için olanak veriyor. Nasıl ‘Don Kişot’luk yapma’, ‘Romeo ve Jülyet gibiler,’ tarzında benzetmeler yapıyorsak, Mişkin, Alyoşa ve romanda kullandığım diğer Dostoyevski kahramanları da yazara böyle bir olanaklar sağlıyor.

‘GÜZELLİK KIŞKIRTICI OLMALI’

Tevfik romanda Sadık’ın aradığı bir genç. 17-18 yaşlarında. Çok para kazanıp yoksulluktan kurtulmak istiyor. Başını belaya sokuyor. Onu ararken Sadık’ın da başı belaya giriyor. Tevfik “güzel” olarak tanımlanıyor. Güzellik ve kötülük arasında bir bağ kuruyorsunuz romanda. Nedir güzelliği ve kötülüğü birbirine bağlayan şey?

Hep söylerim, bir kez daha tekrarlayayım: ‘Edebiyat sevaptan çok günaha, iyilikten çok kötülüğe yakındır.’ Bu açıdan bakıldığında güzellik bence kötülüğe yakın olduğunda daha çekici. Güzellik, yatıştırıcı değil, kışkırtıcı olmalı. Günaha çağırmalı. Masum, temiz güzellik, masallar için.

‘İYİ OLMANIN AĞIR BİR YÜKÜ VAR’

İyi olmak mı, kötü olmak mı cesaret ister sizce? Neden?

Yerine göre değişir tabi. Ama iyi olmanın ağır bir yükü olduğunu, iyi insanların başının hep derde girdiğini söylemeliyim.

Ben kötülüğü hep zeka ile bağlantılı olduğunu düşünürdüm ama son zamanlarda bu fikrimden biraz uzakta bir yerdeyim. Sizce bütün bu kavramların hayatımızda edindiği yer, durum, duygu ile zekanın arasında nasıl bir bağ var?

Zekanın bir tanımı da gördüğümüz nesneleri, durumları ve sorunları kavramak, anlamak ve çözebilme yetisi. Deha nesneler ve durumlar arasında başkalarının göremediği bağları görebilme, kavrayabilmek demek. Duygu eğer anlamak, varlığı sezebilmekse duygu ile zekanın arasında bir bağ olduğunu söyleyebiliriz.

Sadık’ın iyi, merhametli, adaletli olmasında geçmişinin, yalnızlığının, yoksulluğunun ne kadar payı var? İstese o da Tevfik gibi “yırtmayı” düşünemez, kendince planlar yapamaz mıydı? Onu hangi kimliği kötülüğe bulaşmaktan alıkoydu ya da koyuyor?

Merhamet bütün erdemlerimizin anasıdır ve vicdan dediğimiz yerde büyür, boy atar. Acıma, başkalarının acılarına kendi benliğimizin kapılarını açmakla oluşur, başka benliklerle birleşme arzudan doğar. Sadık merhametli birisi. Belki acımaya kendinden başlamıştır. Bunu bilmek zor. İnsan dediğimiz mahluku anlamak mümkün mü? Öte yandan kötü olmak çaba gerektirir. Kim bilir belki de kötü olmayı denemeyecek kadar tembel ya da yüreksizdi.

‘İNSAN, KÜLLERİNDEN DOĞAN BİR VARLIK’

Peki “İyi Adamın On Günü”nden uzaklaşıp soruyorum bu soruyu. Romanınıza yansıttığınız kavramlar için bugün gündelik hayatta ne düşünüyorsunuz? İnsan içerisine çıkmak, sokaklarda dolaşmak size neyi gösteriyor? Nelerin değiştiğini, hangi kavramların artık anlamlarını yitirdiklerini düşünüyorsunuz?

İnsan sokakta dolaşsa, gazete okusa, televizyon seyretse sadece bir sonuca ulaşır. En azından ben ulaşıyorum. İnsan, insanlık ölçütlerine göre değerlendirildiğinde yok edilmesi gereken bir tür. Kendi türüne, öteki canlılara ve gezegenimize yaptıklarına bakınca böyle bir karara varmak insanı şaşırtmıyor. Ancak sonra yine erdemli bir insan çıkıyor, öyle bir şey yapıyor ki, yeniden umuda kapılıyoruz. İnsan küllerinden doğan bir varlık.

‘YALNIZ İNSAN, OLMAYANA GÖRE DAHA ÖZGÜRDÜR’

Sadık’ın ve aslında romanın kahramanlarının yalnızlığı ortak. Bu yalnızlık hissi politik olarak sıkışan ülkelerin başında gerçek bir dert. Sokaklar endişe verici olmaya başladığında ya da ekonomi kötüye gitmeye başladığında yani işler bizim konuşabileceğimizden daha çok büyüdüğünde, çirkinleştiğinde bu his sanki bütün ülkeye yayılıyor. Yalnızlık ne yapar insana? Sadık’a ne yaptı? Olduğu halden sizce memnun mu Sadık?

Yalnızlık, eğer katlanılabiliyorsanız ve yaratma eylemiyle ilgiliyseniz, aslında bence gayet iyi, hatta bulunmaz bir şey. Öncelikle yalnız insan, olmayana göre daha özgürdür. En kıymetli şeyini, vaktini başkasıyla paylaşmak zorunda kalmayandır diye düşünürüm. Tabii benim yalnızlığımla, sokaktaki bir kişinin yalnızlığından farklı olduğunu göz önünde tutmak gerekli. Yoksul ve güçsüz insanın yalnızlığı dehşet vericidir. Sadık’a gelince, o halinden memnun ve mutluysa bunun kısa vadeli bir memnuniyet ve mutluluk olduğunu söyleyebilirim. Çünkü mutluluk her zaman geçicidir ve çoğu kez geçmişteki bir anıyla bağlantılıdır. Ayrıca İyi Adamın On Günü’nün devamını (Kötü Adamın On Günü) yazdığım için de Sadık’ın mutluluğunun niteliği hakkında bir fikrim de var.

Güncel edebiyatı takip ediyor musunuz? Sizce bugünün yazarları üretimlerinde neyden uzak ya da neye yakınlar? 2000’lerin edebiyatı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Artık değerlendirme yapmıyorum: Ben edebiyatın isyana açılan bir kapısı olması gerektiğine, bir anlamda toplumsal bir eylem olduğuna, sorunların üzerindeki kabukları kaşıyarak yaraları kanatıp böylelikle farkındalığımızı arttırması gerektiğine inanan bir yazarım. İyi yazarların olgunluğa ancak çileli bir ergenlikten sonra eriştiğini, hayatının bir döneminde acı çekmeyenlerin, mayasında kendini suçlama yeteneği olmayanların yazdıklarını okumadığımı de ekleyeyim, değerlendirmeyi siz yapın.