Nasreddin Hoca'nın sansürlü fıkraları

Fıkralara en akılda kalıcı hikâye anlatıcılığıdır diyebiliriz. Fıkralar, belki de en bilindik kahraman olan Nasreddin Hoca’yı zamansız-mekansız bir kahramana dönüştürüp, dünyanın orta yerine bırakır. Peki Nasreddin hoca kimdir ve fıkralarına uygulanan sansür neyi göstermektedir?

Okan Çil  benokancil@gmail.com

Toplumların kültür evriminde söylencelerin yeri oldukça büyük. Benlik arayışı içinde dünyayı algılamaya çalışan insan, masalların ve destanların peşine takılarak onca zaman yürüdü durdu. Kimler yoktu ki yanında; uzun sakallı tanrılar, koca koca yaratıklar, kırk gün kırk gece süren düğünler, kan deryasına dönen savaş meydanları… Bin yıllar süren bu uzun yolculuğun her adımında, yeni karakterler, yeni olaylar da kuyruktaki yerini aldı. Teknolojinin ve felsefenin ilerlemesiyle pek çoğu tarihin mağaralarına sığınmış olsalar da topraktaki ayak izlerini görmek hâlâ mümkün.

İşte bu söylencelerin en önemli türlerinden biri de fıkralardır. Fıkralar, yergi ağırlıklı gülmeceler şeklinde özetlense de, kısa olmaları hasebiyle, en akılda kalıcı hikâye anlatıcılığıdır. Tıpkı masallar, destanlar gibi gülmecelerin de kendi kahramanları, kendi düşmanları vardır. Baron Münhayzel, Aptal İvanuşka, Jan Sarsak, Pulçinello, Behlül-ü Danende, Cüha, Bazarlı, İncili Çavuş… Hepsi birbirinden nüktedan karakterler olsalar da hiçbiri Nasreddin Hoca’nın şöhretine ulaşamamıştır.

TÜM DÜNYANIN HOCA’SI

Nasreddin Hoca sadece Anadolu’nun değil, doğu toplumlarının, hatta tüm dünyanın ortak mirasına mashar olmuş bir kimsedir. Öyle ki, hakkında yürütülen tartışmaların önemli bir kısmı nereli olduğuyla ilgilidir. Hemen her araştırmacı, Nasreddin Hoca’yı kendi vatandaşı kabul eder. O da bir Azeri olur, bir İranlı, bir Ermeni olur, bir Afgan… Hatta Türkiye’de bile onu paylaşamayan şehirler vardır. Dolayısıyla her yerde türbesi, heykeli bulunur. Böylelikle de o, hepimizin hocası olup çıkar.

Nejat Birdoğan bu durumu, doğu toplumlarının benzer yaşam kültürüne sahip olmasına yorar. Nasreddin Hoca’nın nüktedanlığı hepsine hitap ettiği için, yaşanan tartışma bitmez bilmez. Tabii bunda, Osmanlı’nın çok geniş bir coğrafyaya hakim olmasının da payı büyüktür. Haliyle anlatılar daha kolaylıkla yayılmış ve farklı medeniyetlerde kendine yer bulmuştur.

Bir başka tartışma da Nasreddin Hoca’nın yaşadığı zamanla ilgilidir. Bir kısım araştırmacılar 14. yüzyılı işaret eder, buna kanıt olarak da meşhur Timur fıkralarını örnek olarak verirler. İçlerinde Pertev Naili Boratav’ın da olduğu diğer folklorcülerse, daha eskiyi, 13. yüzyılı gösterirler. Yabancı ülkelerdeki araştırmalarda da benzer tartışmalar yürütülmektedir. Hatta Timur’un Azerbaycan’ı, İran’ı fethetmesinden dolayı, o fıkralarının dahi kendi ülkelerinde yaşandığı görüşündedirler.

Boratav tartışmaya farklı bir boyut katarak, Nasreddin Hoca’nın gerçek bir kişi mi, yoksa doğduğu iddia edilen Sivrihisar yöresinin bir temsili mi olduğu, sorusunu sorar. Ve tartışma, Nasreddin Hoca’yı zamansız-mekansız bir kahramana dönüştürüp, dünyanın orta yerine bırakır.

İLK DERLEMELER

Nasreddin Hoca’yla ilgili bilgileri edindiğimiz ilk kaynak, 1480’de yayımlanan, Ebû’l Hayr-ı Rûmî’nin kaleme aldığı Saltuknâme’sidir. Orada yazana göre; Nasreddin Hoca, 1269’da Akşehir’de ölmüş olan Seyyid Mahmud Hayrânî’nin bir dervişidir. Yer yer ağzı bozuk laflar etse de aslında keramet sahibi, ermiş bir kimsedir.

Hakkındaki ikinci kaynaksa, 16. yüzyılda şair Lâmi’î Çelebi’nin yazdığı Letaif-i Lâmi’î’dir. Aslında Lâmi’î bu kitabı tam olarak bitirmemiştir. Derlediği çeşitli hikâyeleri yazıya geçirirken, eserinin edep dışı şeylerle dolduğuna kanaat getirerek yarım bırakmış, hatta yakmayı düşünmüştür. Akabinde yazdığı cüzleri oğlu Abdullah’a devretmiştir. O da mütevazılık gösterip, uygun bir önsözle kitabı tamamlamıştır. İçinde Nasreddin Hoca’nın üç fıkrası yer alır.

Bunların yanı sıra; Boratav’ın Avrupa’da yaptığı araştırmalar neticesinde bulduğu, Nasreddin Hoca’nın fıkralarının yer aldığı, otuz iki Türkçe yazma vardır. Bunların en eskisi, Oxford Bodleian Kütüphanesi’nde, 16. yüzyıldan kalma, kırk üç hikâye içeren yazmadır. Ancak batılı aydınların Nasreddin Hoca’yla ilgilenmeleri 17. yüzyılı bulmuştur.

HANGİ NASREDDİN HOCA?

Nasreddin Hoca hakkında anlatıla gelen binlerce fıkra vardır. Ve bizler onun kişiliğini, fizyolojisini, dünyaya bakışını hep bu fıkralardan derlediğimiz bilgilerle öğreniriz. İşte tam da burada başka bir tartışma devreye girer. Nasreddin Hoca gerçekte nasıl biriydi?

‘SAF, SALAK BİR ADAMCAĞIZ’

Fıkraların bir kısmında saf, salak bir adamcağız olarak görürüz onu. Öyle ki, ne eli iş tutar, ne de sosyal ilişkilerden anlar.

İttifâk günlerde bir gün Nasraddîn Hoca’nun evine uğrı girür. Bu, evde, buçakda, yaçakda bulduğın serîka edüp omuzına urup çıkup evden giderken Nasraddîn Hoca dahı ol hînde hırsızun ardına düşüp bile gitdi, gördi. Herîf ardına bakdı, gördü ki Hoca dahı bir köhne yorganın omuzına almış, kendüyile bile gider. Hoca’ya aydur: “Kanda gidersin?” der. Hoca uğrıya aydur: “N’olsa gerek? Sizün ile sizün eve göçevüz.” deyü cevâb verdi. – Kıssa dahı bunda tamâm oldı.

‘ZEKİ VE SARKASTİK’

Başka fıkralardaysa son derece zeki ve sarkastik olarak görürüz onu. Olayları hiç kimsenin bakmadığı bir perspektiften değerlendirerek, etrafındakileri ağzı açık bırakır.

Bir gün Nasraddîn Hoca yolda bir ölmiş tavuk bulup ittifâk bunı yolar, âteşe koyup kebâb eyler. Halk Hoca’ya aydurlar: “Hay Hoca! Bir murdâr tavuk hiç yenür mi? Âdem boğazlamadı.” derler. Nasraddîn Hoca aydur: “Hey bâtıllar! Sizün boğazladuğunuz temizdür de, ve sizün öldürdüğünüz temizdür de Tanrı öldürdüği murdâr mıdur?” demiş.

‘KAHRAMAN’

Bazen kötülerin ipliğini pazara çıkaran bir kahramana dönüşür. Toplumdaki çıkarcı insanların pisliğini, hiç çekinmeden yüzlerine vurur.

Nasraddîn Hoca’ya: “Bir suhte (softa) suya gark oldı; nice çıkaralum?” demişler. Hoca da ayıtmış: “Hiç birünüzde bir taraklık, ya’nî akça kesesi yok mı? Gösterün; içinde akça var sanur, gelür, çıkar.” demiş.

‘SADECE KENDİNİ DÜŞÜNEN BİRİ’

Bazen de sadece kendini düşünen biri olup çıkar. Bana zarar gelmesin de n’olursa olsun diye düşünür.

Nasraddîn Hoca her gün evden çıkarmış. Kapısınun öninde sıçarlarmış. Bir gün, iki gün … Görür hâsıl olmaz. ” ‘Aceb kim ki?” deyü bir gün gözlemiş. Görmüş ki bir oğlan gelür, kapunun öninde kim sıçmağa oturur, hemândem Nasraddîn Hoca çıkmış, ayıtmış: “Bire anasın sikdüğüm! N’eylersin? Kimin oğlısın?” demiş. Oğlan herzesin söyleyüp ayıtmış ki: “Ben Tanrı’nun kız kardaşınun oğlıyın.” demiş. Hemân Hoca getürür mescid kapusı önine; aydur ki: “Birez dahı dayın kapusı önine sıç!” der.

‘KERAMET SAHİBİ, EVLİYA’

Bir kısım fıkralarda son derece dindardır, hatta keramet sahibidir. Evliya diye anılır.

Hoca Nasraddîn, Rahmetullâh-i ‘Aleyh Hazretleri dünyâ sârayından dâr-ı bakâya rıhlat etdikleri ‘asırda, aradan bir kaç eyyâm mürur edüp ammâ türbe-i şerifleri kurbında bir câmi’-i şerif var idi. Bir cum’a güni halk cum’a namâzına câmi’e gelüp namâz kılarken bir sadâ zuhur eyledi kim: “Ey ümmet-i Muhammed! Hoca Nasraddîn Efendi mezârdan çıkup mezârı üzerinde olan sandukaya at gibi binmiş oturur.” deyü sadâ gelince halk câmi’den taşra olup: “Varalım, bakalım!” deyüp cümlesi taşra çıkınca hermân ol mahalde câmi’-i şerifin kubbesi yıkıldı. Aslâ bir kimseye ziyân olmadı.

İmdi, yârân-ı safâ! Bu Hoca Nasraddîn Efendi ne büyük mertebede devletlü ve evliyâ’ul-lâhdan imiş kim merhum olduktan sonra dahı kerâmâtı zuhur etmişdir.

‘TANRI’YLA ÇEKİŞİR’

Başka bir yerdeyse dinle imanla alakası olmadığı gibi, Tanrı’yla çekişir durur.

Meğer bir gün Hoca’nun akçasın uğurlamışlar. Hoca aydur: “Yâ Rabbi! Şu senün neye ihtiyâcun var ki benüm akçamı ellere aldurasın?” deyüp kalkar, mescide varur. Buldığı hasırı, halıyı devşürür, evine getürür. Meğer ol demde deryâda bir gemi giderken rüzigâr muhâlif olur. Bunun içindeki kişiler Hoca’ya akça adarlar: “Eğer bu belâdan kurtulursak. .. ” deyü. Kudret-i ilahi râst kenâra çıkarlar. Gelüp ol akçayı Hoca’ya verürler. Hoca aydur: “Allâh, Allâh! Bu gece açuk yatmağıla yine akçamı gönderdün!” demiş.

Anasının karnından gülerek çıktığı iddia edilen Nasreddin Hoca, fıkralarda farklı hallerde bulunsa da nüktedanlığını asla kaybetmez. Toplumun farklı kesimlerinin bir araya gelmiş hali gibidir adeta. Onu çok sevmemizin, şakalarına hâlâ daha gülmemizin altında yatan sebeplerin başında da bu geliyor zannımca.

SANSÜR

1480 yılında yapılan ilk derlemeden bu yana, Nasreddin Hoca fıkralarının oldukça fazla bir bölümünün bağrı açık, ağzı bozuk olduğunu görürüz. Fıkralar dilden dile aktarılıp durur. Çeşitli ülkelere, hatta söylenen kimsenin ruh haline göre çeşitli varyantlar şeklinde ortaya çıkar, ama anlatılan hikâyenin mesajı pek değişmez. Bu, önemli bir göstergedir aslında. Sadece buradan yola çıkarak bile, 13-14-15. yüzyıldaki insanların sokak kültürüne dair çeşitli çıkarımlarda bulunabiliriz. Kadın-erkek ilişkilerindeki tartışmaları, kadıların ve softaların çıkarcı tavırları yüzünden adaletin çarpık işleyişini, batıl inançları, dolandırıcıları… İşte bunların hepsi bir araya gelince, dönemin zihniyetini bizlere gösterir.

Tabii bu bir niyet meseledir. Ne yazık ki Nasreddin Hoca çalışan bazı araştırmacılar bu resmi görmeyi reddettikleri gibi, okurlarına karşı da büyük bir vebal altına girerek sansüre meyletmişlerdir. Nasreddin Hoca’yı bir kalıba sıkıştırmak, toplumsal normlara uygun hale getirmek için kıyıma girişmişlerdir. Beyhude çabayla oluşturdukları kitaplar, piyasada kendilerine yer bulsa da lezzeti kaçmış hikâyeler bütünü olmaktan kurtulamazlar. Bunun en büyük nedenlerinin başında sözlü kültürün etkisi yer alır. Çünkü fıkralar, günümüzde bile, yazılı olarak değil, kulaktan kulağa yayılmaya devam etmektedir.

Önce yazma nüshalar üstünde yapılan değişikliklerden birkaç örnek verelim. Bu değişiklikler bazen derleyenin, bazen de okurun tepkisi şeklinde yorumlanmaktadır. Her iki durumda da Nasreddin Hoca’yı dindar bir alim, şakacı ama ahlaklı bir kimse olarak görme çabasının ürünüdür.

Oxford I yazmasında (No. 35), yolculuğa çıkarken çömezi ‘İmad’a, Nasreddin’in: “Karını kime ısmarladın?” diye sormasına: “Allah’a” karşılığını alınca “İyi kişiye ısmarlamışsın. Yüz kişiyle yatsa kalksa kimse duymaz” diye takılması, başka yazmaların (Cambridge, No. 56; BN X, No. 50; BN XI, No. 44) derleyicilerince “küfür” sayılmış olacak ki, onlardaki çeşitlenmelerde ‘İmad’ın cevabı: “Beye ısmarladım” biçimine sokulmuş.

Berlin lll’deki (No. 20) hikâyeye göre, hırsızlar tarafından çırılçıplak soyulduktan sonra bir de şiddetli doluya tutulup kocaman dolu taneleriyle kafası yarılan Nasreddin yolda Tanrı’ya acı acı yakınır. Eve varınca da eline aldığı havan elini kapıdan dışarı uzatarak doluya: “Sıkıysa bunun da kafasını yar?” diye haykırır. İbareye bu çeşitlenmede “doluya” kelimesinin eklenmesi; hocanın niyetinin “Tanrıya meydan okuma” olmadığını belirtmek olsa gerek.

Yukarıdaki iki örnek Boratav’ın yaptığı araştırmalar neticesinde ortaya koyduğu tespitlerdir. Yine Boratav’ın söylediği üzere; fıkraları edepli hale sokma çabası, daha çok çağdaş araştırmacılarda görülmektedir. Ya fıkralar komple atılmış ya da üstünde yapılan çeşitli değişikliklerle ahlaklı hale getirilmiştir. Şimdi örneklere bakalım.

Laimi’i Çelebi’nin Letaif’indeki, Şeyyâd Hamza’nın, kerametleri ile öğünmesini anlatan hikâyede, Hoca, Şeyyad Hamza’ya “Birinci kat göğün sınırına vardığında eline yumuşak bir şey dokundu mu?” diye sorar. Hamza’nın; “Evet” demesi üzerine de: “O benim taşaklarımdır” der. Baha’i derlemesinde (herhalde ondan aktarılarak, Azerbaycanlı Tahmasib’in kitabında da) bu ‘ayıp’ söz ‘eşeğimin kuyruğu’ biçimini almıştır.

Eflatun Cem Güney, Hoca’nın abdest alırken suya düşen pabucunu alıp götüren dereye karşı osurup; “Al abdestini, ver pabucumu” diyerek seslenişini, sadece: “Dere boyu pabucun arkasından giderek: Al abdestini, ver pabucumu…” biçimine sokmuştur.

Subaşı, Hoca’nın üzerinde kocaman bir pala bulmuş. Silah taşıma yasağını umursamamış olan Hoca’yı sorguya çekiyor. Hoca: “Pala ile kitaptaki yanlışları kazıyorum” der. Eflatun Cem Güney, kelli felli Hoca’ya saldırma taşımayı yakıştıramamış olmalı ki hikâyeyi biraz genişletme gereğini duymuş; şöyle başlatmış: “Nasreddin’in mollalık (delikanlı öğrencilik) zamanı… Kafasında kavak yelleri ediyor. Yasağı, masağı sayar mı? Yatağanını yanından ayırmazmış…”

Allah’tan 100 altın isteyen Hoca’yı denemek için, Yahudi’nin bacadan 99 altın atmasını anlatan ünlü fıkranın Eflatun Cem Güney çeşitlenınesi (No. 11), Yahudi’nin davayı kaybedip, Hoca’nın ‘murada ermesi’ ile sona ermez. Nasreddin, sadece Yahudi’ye bir ders vermek istemiştir. Dava bittikten sonra götürüp altınları sahibine teslim etmiş, ama ona: “Bir daha Allah’la kul arasına girme” demeyi de unutmamıştır.

Boratav’ın verdiği örnekler ve yaptığı eleştiriler, kırk iki yıllık bir emek sonucu hazırladığı Nasreddin Hoca kitabındandır. Kitap iki kısımdan oluşur. Birinci bölümünde, Boratav’ın yurt dışındaki çeşitli sempozyumlarda sunduğu dokuz adet makale vardır. İkinci kısımdaysa el yazmalarından ve çeşitli kaynaklardan derlerdiği beş yüz doksan dört fıkra mevcuttur.

İşin ilginç kısmı; Nasreddin Hoca kitabının yayımlanma sürecindedir aslında… Kitap, YKY tarafından 1995’te basılır. Tam dağıtılacağı esnada, banka yönetimi tarafından müstehcen bulunur ve piyasaya sürülmeden ortadan kaldırılır. Yayınevinin kendi kitabına uyguladığı bu sansür hayli enteresandır. O vakitler YKY’nin başında olan Enis Batur, bunun üzerine yayınevinden ayrılır. Bu olaydan sonra kitap, Edebiyatçılar Derneği tarafından basılır.

Kültür Bakanlığı Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğünün Ankara’da düzenlediği V. Milleterarası Türk Halk Kültürü Kongresi’ndeyse başka bir olay cereyan eder. ABD Indiana Üniversitesi’nde görev yapan, Boratav’ın öğrencilerinden Prof. İlhan Başgöz bu kongreye “Nasreddin Hoca Fıkralarının Tarih İçindeki Değişimi” başlıklı bir bildiriyle katılır. Ancak Türkleri ve Türk kültürünü aşağıladığı gerekçesiyle yarıda kesilerek, kürsüden apar topar indirilir. Tarih 25 Haziran 1996’dır. UNESCO 1996’yı Nasreddin Hoca Yılı olarak ilan etmişken üstelik.

Hasılı; Nasreddin Hoca’yı sadece bir fıkra kahramanı olarak görmek zor. O, aynı zamanda kabul görmüş zihniyete karşı çıkan ve lafını esirgemeyen bir yergi ustasıdır. Onun laflarını kırparak, veya tamamen yok sayarak, fıkraları kendi fikirlerine göre değerlendirme çabasının, hangi görüşte olursa olsun, sansürcü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu tatsız bir çabadır, çünkü Nasreddin Hoca’yı kırpmak, onun kavuğunu çalmaktan, eşeğini kaçırmaktan farksızdır.

Kaynakça
Pertav Naili Boratav, Nasreddin Hoca, Kırmızı Yayınları, 2006
Nejat Birdoğan, Azerbaycan Gülmeceleri ve Nasreddin Hoca, Kaynak Yayınları, 1997
Ebû’l Hayr-ı Rûmî, Saltuknâme, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 2015
Lami’i Çelebi, Letâif’i Lami’i, Büyüyenay Yayınları, 2015
İsmail Engin, Nasreddin Hoca, Cumhuriyet Kitap Eki, Sayı: 396, Syf: 12, 18.09.1997
Özdemir İnce, Petev Naili Boratav’ın Nasreddin Hoca’sı, Hürriyet Gazetesi, 19.11.2006