Korkunun Irmağında: 90'ların Diyarbakır'ı

Suzan Samancı’nın ilk romanı "Korkunun Irmağında" doksanlı yıllarda OHAL'e maruz bırakılmış, Doğu ve Güneydoğu’nun iç savaşı andıran çatışmalı sürecinde bölgenin önemli kenti olan Diyarbakır’da yaşanan şiddet ve korku atmosferini, “isimsiz ana karakter, Yekta, Kendal ve Dara” üzerinden tarihsel bir dokuyla sunar. Bilincin yarası yüreği acıtsa da “Dudaklarımızda korkuya meydan okuyan ıslık vardı” der Samancı...

Deniz Mahabad

İnsan doğduğu topraklara özgüdür: dili, rengi, etnisitesi, ahlakı… Ancak kimi coğrafyalara/kültürlere yönelik bir yok etme biçimi olan sömürü, vicdanın sınırlarını yerle bir ederken, “İnsan kanı”nı bulaştırır. Şiddet yanlısı iktidarların el değiştirmesi ise inat ve yetenekle acıyı içselleştiren bir halk tabanı oluşturur. Henüz çıplaklıklarını idrak edemeyen toplumların, kendinden olmayana reva gördüğü baskılar, korku ikliminin en yalın halidir.

Edebiyat ve dilin arkaik ilişkisi toplumlar arası çok kültürlülüğe zemin hazırlamış denebilir; ancak dilsel olgu bir çırpıda oluşmayan bir sürece tabidir: yasak, inkâr ve kültürel yok oluş… Samancı, inkâr edilen ana dilinin her türlü acısını, ona dayatılan ve “koca karınlı kentte göğün dili” dediği dil ile anlatıyor: “Başkasının dilinde bülbül kendi dilimde kekemeydim.”

Samancı, susmayı, ölümden kurtuluşun tek yolu sayan ancak hiçbir surette yaşama hakkı tanınmayan ikinci dilin trajedisini ortaya koyar. Kuşlar bile kendi dilinde şarkı söylerken suskunluk, korkunun öteki yüzü olup çıkar:“Kendi şarkılarını söylemekte inat edenlerin mezarlarına dinamit koyuyorlardı.” İnsanların binlerce yıldır süregelen nefretleri aslında, kendi korkularının şiddete dökülmüş halidir. İşte bu yüzden korku, insanları kendi aidiyetlerinden uzaklaştırma politikasında kullanılan en güçlü argümandır.

Samancı’nın metinlerinde, korkunun darmadağın ettiği, sıkışmış ve kendini ifade edemeyen bilinçler, sessiz ve kararlı bir varoluşun peşindeler. Gri ve ölümcül atmosferin, zamanı ve mekânı bile flulaştırdığı ve kahramanın sıkça dile getirdiği “uzadıkça uzayan zaman” aslında uzadıkça uzayan, hiç bitmeyen ve insanı dumura uğratan kanıksanan şiddet ve ölüm imgesini çağrıştırır. Kimlik bunalımının labirentinde dönenen kahramanların “Surlu Kent”teki pasif ve kararlı direnişleri, var olmak ve de yaşamak için sınırın ötesine geçmekten başka çözüm olmayan bir eyleme dönüşür.

Korkunun Irmağında, Suzan Samancı, syf. 142, Sel Yayıncılık, 2011.

“Benim babam korkağın tekiydi. Yarı kentliler, dönek ve korkak olur. Memurdu. Lojmanda daha fazla oturabilmek için her sabah marş dinlerdi. Balkonda ekmeğini otlu peynire banıp anneme emirler yağdırırdı: “Radyo dinle, güzel Türkçe konuşmaya bak, unut lee loo’ları.” Hep korkuyu ve acıyı bilmeyen kentleri düşünen isimsiz kahraman, ancak üniversitede kimlik arayışının bunalımına girip, kendi geçmişini ve babasını sorgular. Babanın düzene boyun eğişi, pasifliği ve kendine yabancılaşmasına öfkesi, kendi gerçeğini geç kavramanın verdiği acının isyanıyla birleşirken var olma savaşı, annesinin ezikliğinde sorguya bazen de acımaya dönüşür. Sarı lojmanlar uğruna köçek gibi oynayan baba, utancın, dayatmaların ve umursamazlığın göstergesi olarak sunulsa da, aslında kimliksizleştirilmenin öteki yüzü olarak çıkar karşımıza. Utancından nehir sularıyla arınmak isteyen anneyse “daha büyükler”in yanındaki eğreti gülümsemesi ve eğik başıyla sadece kocasını değil kendi varlığını da silikleştiren geleneksel bir toplumun silüetidir.

90’LARIN DİYARBAKIR’INDA ŞİDDET VE KORKU ATMOSFERİ

Korkunun Irmağında, doksanlı yıllarda OHAL’e maruz bırakılmış, Doğu ve Güneydoğu’nun iç savaşı andıran çatışmalı sürecinde bölgenin önemli kenti olan Diyarbakır’da yaşanan şiddet ve korku atmosferini, “isimsiz ana karakter, Yekta, Kendal ve Dara” üzerinden tarihsel bir dokuyla sunar. Dönemin Diyarbakır’ında halk arasında baskın olan ifadeler ve “itirafçı, korucu, yakılmış/boşaltılmış köyler, faili meçhuller, yetim çocuklar, yoksulluk, çaresizlik, şiddet…” gibi belli başlı sözcükler yaşamın sığdırıldığı dar, karanlık ve kuşatılmış dehlizler olarak karşımıza çıkar.

Yazarın dili epiksi izlenim verse de kullanmış olduğu şiirsel üslup, kurgunun derinliğini güçlü tutar. Üsluptaki derinlik, okuyucuyu ilk etapta zorlasa da cümlelerin taşıdığı gerçeklik, yörenin kendine has birçok özelliğinin yansıtılması açısından son derece önemlidir. Kısa diyaloglar, iç monologlar ve bilinç akışlarıyla şekillenen anlatımda, görünüşte birbiriyle ilgisi olmayan konular bir pazılın parçası gibi bütüncül bir kimlik kazanır. Dilsel buluşlar ve ironik ifadelerle ilgi çekici hale gelen roman, yöresel sözcüklerin baskınlığı ve karakterlerin isimleriyle, aidiyet duygusunun insanın ancak doğduğu topraklara özgü seslenişi olduğunu gösterir.

Betimlemenin geleneksel ifadelerden uzaklığı ve durağan zamanların dışında kişi veya olayların oluşturduğu boşluklar kurguyu hareketlendirir. Kendini bir karmaşada bulan okuyucu -ki savaş başlı başına bir kaostur- huzurlu bir dünyanın arayışına girer. Bu yönüyle “Bize kimse özgürlüğü öğretmemişti. Sadece özgürlük adına ölmeyi öğretmişlerdi” diyen Svetlana Aleksiyeviç’i hatırlatır kitap.

Romanın karakterleri insan yüzlerinin ve aidiyetlerinin ayrıştırılması ile şekillenir. Deforme olmuş bir toplumsallığın yanı sıra, savaşın çirkin yönlerinden fuhuşun kol gezdiğini imler… Anlatılan gerçekler karşısında, okuyucularda “kadına” savaşın olmadığı bir dünya sunma duygusu uyanır ki; kadın başlı başına bir varoluştur. Sıradan insanların dayanamayacağı acıları güçlü imgelerle sunan yazar, bu anlamda kadının güçlü dünyasını anlatan Virginia Voolf’un “Kendine Ait Bir Oda”sında bulur kendini. İçten ve derin bir anlatımla yazılan roman, yaşanan olayların ve insan duygularının savaşla beraber ortaya çıkan sonuçları üzerinde gezinir.

Bertrand Russell’ın “Politikada insan doğası hep dış koşulların ona uydurulması gereken bir başlangıç noktası olarak kabul edile gelmiştir. Gerçekte ise, dış koşullar insan doğasını değiştirir; karşılıklı etkileşim ile aralarında bir uyum sağlanmaya çalışılır. Bir ortamdan alınıp birdenbire bir başka ortama konulan bir kimse özgür değildir” ifadesi diyalogun önemi ve insanın kendi özünden uzaklaştırmanın sonuçsuzluğunu vurgular. Bu bağlamda “Korkunun Irmağında” kendi doğasını yaşamak isteyen insanların, yok sayıldığını ve kendi coğrafyasında bile başkası gibi davranması/konuşması istenen bir toplumun tarihini anlatır. Kitabın daha ilk sayfasında “Dönüp dolaşıp ölüm kentlerini, bozguna uğramış coğrafyamızı anlatıyoruz cümlesi politik, ekonomik, sosyal açıdan devlet eliyle istikrarsız bırakılan bölgeyi işaret eder. Bölgenin, dağıtılan gıdaların çetelesinin tutulması ve yiyeceklere ambargo uygulanması yollarıyla da sıkı bir denetime tabi tutulduğu eserden anlaşılır.

SUZAN SAMANCI’NIN TANIKLIKLARI: SÜRGÜN, UMUTLARDAN TRAVMALARA, ÖLÜME SÜRÜLÜŞ

Suzan Samancı, toplumsal ve coğrafi her koşulun savaş tarafından şekillendirildiği bir ortamda yaşamıştır. İnsanların kendi özlerinden, umutlarından koparılarak travmalara, sürgüne, ölüme sürülüşüne yakından tanık olmuştur. İç savaşın insanları zorunlu olarak sürüklediği birçok noktada bu tanıklığın izleri görülür. İnsandan ve insan olmaktan umut kesilir. Bölge sefalet, yoksulluk, üretimsizlik, eğitimsizlikle bilinçli olarak yüzleştirilir. Savaş bir bakıma kaçınılmazdır. Mücadele için gerekçeye dönüşen baskılar, romanın ana karakterleri üzerinden güçlü metaforlarla verilir.
Acının insanı aşmayan tarafı yaşama mücadelesini sürekli kılar. Toplumdaki huzursuzluğun hayatı her anlamda çökerttiğini, ayrıca politik çarpıklıkların bölgede kaosa neden olduğunu şu ifadeden anlıyoruz: “Karanlığa bakıyordum. O ıslak küf kokulu evler… Dut ağacında sallanan gövdeler… Ölüm ne ki! Hep bir ağızdan ölüm ne ki! diye fısıldıyorduk.”

Romanda dul kadınlara yönelik çeşitli vurgular, çoğunlukla erkeklerin öldürüldüğünün habercisidir. “Boşuna kırıtmayın, kocasız kalacaksınız, erkek mi kaldı?” Dul kalan kadınların yanı sıra, yeni yetişen kızların ve diğer kadınların nasıl kullanıldığı, cinsel istismara maruz kalanların acı gerçeklikleri de somut görüntülerle aktarılır. İşkencede tecavüzlere ve hakaretlere uğrayan, sivil giyimli mezar ayaklıların ağız dolusu iğrençlikler savurması yüzünden, sokaklarda rahat dolaşamayan kadınlar bu görüntülerin yansımasıdır.

Romanın başında Mizgin’in güçlü yapısı, yöresinden/geçmişinden getirdiği özellikleri, erkek tanımayacak kalın beli ve bülbül gibi konuştuğu ana dili isimsiz kahramanın gözüyle ele alınır. İsimsiz kahraman, varlığından güç aldığı Mizgin’in ölümünü kabul edemez bir türlü ve onu mezarı bilinecek bir ölü haline getirir kendi hayallerinde.

Kadınlar farklı yönleriyle bütünlük oluştururlar eserde. Umut, direnme ve öz değerler Mizgin’in kararlı duruşunda sergilenirken, inanç, yetenek, merhamet ve isyan Akriman’ın heykellerinde hayat bulur. Ağzı dualılardan, boyalılara, ayaklarına taş bağlayıp nehre atlayanlardan, işkencelerden sağ çıkanlara kadar, romanda yer alan tüm kadınlar isimsiz kahramanın “konmamış” adını tamamlamaktadır. Bu yüzden kahraman isimsiz olsa da kimliksiz değildir.

Hayatta kalma ve çıkış yolu bulmak için sıkça değiştirilen evler, dilsiz sığınağın kaleleri gibi olsa da, romanın ortalarında, güçlü, farklı karakteriyle komşu Süryani Akriman’ı tanırız. Akriman’ın kocası, sistemle iş birliği yapan tetikçi ve sonradan öldürülendir. Çamurdan heykelcikler yaparak gücünü toplamaya çalışan Akriman, kışın ortasında beyaz ayakkabı giyerek umudunu diri tutar. Beyaz ayakkabı Akriman’a aydınlık günleri anımsatsa da dernekte çalışan, devlete muhbirlik yapan ve dernekte kadınları sıkıştıran şüpheliye göre o “Beyaz ayakkabılı kaltaktır!” Akriman’a kocası gibi muhbirlik dayatılır. “Eşşek beyni yiyen kocamın izinden yürümemi istiyorlardı. Onlar kulağımın dibinde marş çaldıkça, ben de kendi şarkımı söylüyordum” diyen Akriman, “Aptallar ölmüyor!” diyecek kadar da bilinçlidir.

Uykular, Samancı’nın deyişiyle ‘Kaf Dağı’ndadır artık’. Aşkı düşünecek zamanları yoktur. Kurşunlar aşkları delik deşik ederken Akriman’ın posta kutusuna atılan tehdit mektubu, korkularını gülme krizine dönüştürür. Kenti terk etmeye karar verdiklerinde, Akriman da ortadan kaybolur. Kaçmış mıdır, öldürülmüş müdür, bilinmez; sanki uzadıkça uzayan zaman bir anafor gibi çekip almıştır onu.

Caddelerden homurdanarak geçen askeri araçlar, insan yutan dev analarına benzer. Kentin soluğu, her türlü kımıltısı, ıssızlığı, nesneler, insanlar korku imgesine saplanırlar. Kahramanlar ufacık bir sese, perdenin kenarına, pencere pervazına duyarlı hale gelirler. Şüphe ve paranoya soluk alınan hava kadar normalleşir. Piyasa kitapçısına öfkelenir isimsiz kahraman, “Piyasa kitapçısı o uçtum akıllı adam, kafa ütüleyen kitapları özenle diziyordu vitrine. Durdum. Beni görünce kaşları çatıldı. Muşmula suratlı herif sanki bok var yüzümde.” Boyalı kızları görünce elleri kemerine giden ve “kitap” değil “satmak/yanaşmak” derdinde olan “kitapçı (!)” gibi adamlar midesini bulandırır isimsiz kahramanın. Çünkü o, kemerine sıkıştırdığı kitaplarla daha dik durduğuna inanır ve bilincinin karanlığını, çaresizliğin girdaplarını kitaplarıyla aydınlatanlardandır.

KORKU-TERCİH-ACI ÜÇGENİ

Korkunun Irmağında, Suzan Samancı, syf. 152, Metis Yayınları, 2004.

“Birleşen ellerimize alışmaya çalışıyoruz. Bazen donup kalıyoruz; donukluğumuzun karamsarlığa dönüşmemesi için kendimizi zorluyoruz. Farklı bilinçlerle karşılaşmak sarsıyor, yeniliyor; nedenlere niçinlere sürüklerken, oluşu tercihi dayatıyor. Gelişmek acının ırmağına dalış…” Baskının bireyi geliştirdiği anlatılırken, bu süreçte var olan zorunlu tercihlerin korku-tercih-acı üçgenini bütünleştirdiği duyumsanır. Korku ikliminin hâkim olduğu coğrafyalarda bilinçsel farkındalıklar bireyleri yorgun düşürse de hayati durumların söz konusu olduğu noktalarda iradenin gücü öğrencilerin örgütsel yanı ile anlatılır.

“Bazıları ceplerinde kurumuş kulak taşıyormuş; hatta kulakları boyayıp anahtarlık da yapıyorlarmış. Konuşmalarında kelle çetelesi, mark ve dolar varmış.” Egemen seçkinlerin insan kültürünün yok oluşuna tanık/neden olması, önyargıları dinç tutan propagandaların sürekliliği anlatılan birçok olayın kaynağında görülür. Yazar, diyalog karşıtı uygulamaların kalın duvarlar şeklinde örülmesini, boyun eğme ediminin toplumun her kademesine kabul ettirilmesini nehir kıyısında, köprü altında, ağaç dallarında hatta elektrik direklerinde sallanan ölülerle dile getirir.

“Yılan gibi kıvrılan yollar, uçsuz bucaksız tarlalar, sisli morumsu dağlar, basık yoksul evler, basma perdeli pencereler, çalı çırpı tezek dolu avlular… Dar sokaklar, yapışık evler”, bölgenin kadim kenti ne sırlar taşıyordur rahminde. Doğmamış, bin yıllardır biriktirilen sırlar. Ölüleri soğan çuvalları gibi taşıyan genç çocuğun dilinde kent konuşturulur aslında: “Ölü taşımak soğan çuvalı taşımaktan daha kolay. Karnını patakladı. Bunun içinde ne sırlar var, gittikçe şişiyor taşıyamıyorum artık.”

Okuyucuyu bilincinden ve kalbinden yakalayan roman, yakın geçmişe dair hem tanıdık hem yabancı/yabanıl birçok unsuru barındırıyor. George Orwell’ın “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” ünde faşizan yönetimi andıran koşullarına “Korkunun Irmağında” da rastlıyoruz. Gözaltları, faili meçhuller, işkenceler, göç, devletin her kurumda kılık değiştiren mezar ayaklıları, insanların en özeline kadar tutulan defter kayıtları…

TÜM OLUMSUZLUKLARA RAĞMEN SAMANCI’NIN UMUTLARI VAR: SANAT VE EDEBİYAT

Denetleyici ve şekillendirici uygulamalar bireylerin istenilen toplumsallığa uyumunu sağlar. Bu nedenle devletin tek tip toplum oluşturma amacı işkence merkezlerine dönen hapishaneleri yaygınlaştırmıştır. Devletin bu anlamda kontrol mekanizması ise sokak aralarındaki tetikçilerdir.

Tüm olumsuzluklara rağmen Samancı’nın insana dair umutlarının kaynağında edebiyat ve sanat vardır: “Sanat onarıcıdır, kurtarıcıdır; renkler bilincimde dans ediyor, yüreğimizin rengini tuvale akıtmalıyım.” Gün geçtikçe büyüyen sessizliğe karşın edebiyatın insani sorumluluğunu duyumsayan yazar gelecekten umut kesmez. Belki de içindeki umutları bir tuvale değil ama yüzlerce sayfalık kitaplarla kentine, bölgesine ve dünyaya sunar.

Bilincin yarası yüreği acıtsa da “Dudaklarımızda korkuya meydan okuyan ıslık vardı” der Samancı. Islık, sesten öte, örselenen ruhun sonsuz gücünü taşır ölüme direnen dimağlara. Varlığa kimlik kazandırır ezgisi. Yaşar Kemal’in “Kırmızı Sakallı Topal Karınca”sı filler karşısında devleşir dilinde bir türkü olunca. Karınca olduğu unutturulan ve fil olduğuna inandırılmaya çalışılan milyonlarca karınca tek bir şeyi silemez hafızasından: türkülerini! Zamanın kadim mirası ve emanetidir ezgiler çünkü. “Korkunun Irmağında” da sus(turula)mayan tek gerçeklik marşlarla, ıslıklarla kimi zamansa ağıtların yangısıyla çoğalan “ses”tir. Bu ses, insan bilincinin yok edilemeyeceğini anlatır. İşte bu yüzden kendi ezgisine sığınanların umudu her daim parlaktır.

“İnsanı yoran, bitiren amaçsız olmak… İnanmak, her ne olursa, bir şeylere inanmak diri tutuyor insanı.” Korku ve kuşku da uyanık tutar insanı ancak yaşama değer katan, “hayatı yaşanabilir kılacak” bir anlam bulmaktır. Anlam arayışıyla atılan adımlarda “ölüm” dahi bir cevaptır. Samancı’nın vurguladığı gibi ‘delirmek de kolay değildir çünkü ölümü seçmek de!’ Hiçlik, atom parçacıkları gibi bölünse de yok olamaz çünkü insan. “Yok, oluş var mıdır ki?”

Kimileri korkularının ırmağında boğulurken içlerindeki bu duygunun doruklarına kadar çıkma cesareti gösterebilenler zirve noktasında insanı var eden “anlam”ı bulur. Simurg misali arayışa çıkanların Kaf Dağı’nın ardında karşılaşacakları yine kendi suretleri olacaktır. Bu nedenle şiddet, baskı ve kimliğini unutturma çabalarıyla kızıla kesen suların kanayan tablosu olsa da “Korkunun Irmağında”, “kendi ezgisini unutmayanlara” acıyla yıkanan ruhların, tüm korkulardan arındıktan sonra varacakları okyanusların yol haritasını çizer.