Erdal Öz'e mektuplar: Söylenmiş sözden kurtul!

Sevgili Erdal / Erdal Öz’e Mektuplar kitabı okurla buluştu. Mektupların temasını; hasret, özlem, istek, temenni, ekonomik ilişkiler ve siyasi meseleler oluştururken, kitabın içinde edebiyat dünyamızdan pek çok isim geçiyor...

Soner Sert  soner_sert17@hotmail.com

DUVAR – Yayıncı, editör ve her şeyden önce yazar Erdal Öz’ün, ellili yılların ortasından seksenlerin sonuna değin aldığı mektupların derlendiği, içeriğini elli kuşağı yazarların yazılarının oluşturduğu, Sevgili Erdal / Erdal Öz’e Mektuplar kitabı çıktı. Selim Bektaş’ın yayıma hazırladığı kitabın önsözünü kaleme alan Erdal Öz’ün oğlu Can Öz’ün belirttiği gibi “…bu mektuplar, geçmişe bakıp hayıflanmaktan çok günümüze bakıp bu insanları daha iyi görmemize yardımcı olabilirler.”

Öncelikle şunu söylemekte fayda var: Skala ziyadesiyle geniş tutulmuş. Kitabın içinde pek çok isim var ve kitabı bitirip kapağını kapattığınızda, kendinizi, Cumhuriyet tarihinin en iyi yazarlarına/şairlerine dokunmuş gibi hissediyorsunuz. İçinde kimler yok ki! Yaşar Kemal’den Aziz Nesin’e, Yusuf Atılgan’dan Edip Cansever’e, Ülkü Tamer’den Onat Kutlar’a, İlhan Berk’ten Bilge Karasu’ya… Kitapta, hemen herkesin tutkuyla sevdiği bir yazarın/şairin kelimelerine denk gelmek mümkün. Üstelik kapakta da belirtildiği gibi bu kitap, serinin ilk cildi. Dahası, şimdiden merak konusu…

Sevgili Erdal / Erdal Öz’e Mektuplar, Erdal Öz, Selim Bektaş, 416 syf, Can Yayınları

‘BİR DÖNEMİN ANLAMLAŞTIRMA ÇABALARINA TANIKLIK EDİYORUZ’

Öz’e yazılan mektupların temasını; hasret, özlem, istek, temenni, ekonomik ilişkiler ve siyasi meseleler gibi kavram ve hadiseler oluştururken, kitapta, belirli bir dönemin toplumsal ve bireysel yaşayışına, psikolojisine ve anlamlaştırma çabalarına da tanıklık ediyoruz. Ayrıca bu mektuplar, konu edinilen dönemin yayın dünyasının ekonomik ve stratejik ilişkilerini de masaya yatırıyor. Bu bağlamıyla bakıldığında, içeriğin tarihsel yanını da odağa aldığımızda “Sevgili Erdal”, yayıncının el kitabı olmaya adaydır.

Tutkuyla sevilen, bir dizesi ya da bir cümlesiyle hayatla olan saf ilişkimizi niteleyen, onu eğip değiştiren yazar ve şairleri tanımak, onların günlük sorunlarına yakından bakmak ve yaratıcının ruh halini anlamak açısından da kitabın ziyadesiyle önemli olduğunu düşünüyorum. “50 Kuşağı” olarak nitelenen yazarların, aynı dönemde çıkıp, nasıl birbirlerinden farklı ruh hallerine bürünüp, iş ürettiklerini görmek de gözlerinizi kırpmadan bir sonraki mektuba geçme arzusu uyandırıyor.

‘ÖLÜP GİTTİKTEN SONRA MI KADRİMİZİ BİLECEKLER?’

Bir yazarın/şairin başka bir yazara kalbini açtığını, dostluğunu ve samimi ilişkisini o çok sevdiğimiz karakterlerinin değil de kendi ağzından yazıyor oluşu, hayattan ve sanattan yakınışı, günü ve geleceği niteleyişini, toplumun kendine biçtiği değeri okurken bizi hüzünlendirdiğini söylemek mümkün. Gülten Akın’ın 10 Ekim 1979 tarihli mektubunun sonuna iliştirdiği son sözler, ince bir sitemden öte, yazarın bu ülkedeki biçimlenişinin de sürekliliğinden dem vuruyor. “Yayınevinin bana artık yeterince ilgi ve özen göstereceğini umuyorum. Bu ikinci yeni kitaptan sonra, eskilerinin basılacağını filan. Ölüp gittikten sonra mı kadrimizi bilecekler.”

Keza bana kalırsa, kitabın en dikkate değer bölümlerinden birini oluşturan Yaşar Kemal mektuplarında, dönem edebiyatının eleştirisini de büyük yazarın ağzından okumak mümkün. Kemal Tahir için söylediği, “O da kendisini iyi romancı sayarak öldü.” veya Milliyet Sanat’ta yer alan Aziz Nesin, Oktay Abdal ve Füruzan’ın kaleme aldığı öykülerini topa tuttuktan sonra, “Bana ne, Allah belalarını versin hepsinin. Ben bir edebiyatın bu hale gelmesine yanıyorum.” diyerek mektubunu tamamlaması da tarihe düşülmüş bir kayıt maiyetindedir.

Yine bir başka bölümde Yusuf Atılgan’ın mektuplarını okurken, onun kişiliğine dair de pek çok şey görüyoruz. Sanata ve hayata bakış açısını ustaca kaleme alıp, kendi üslubuyla dile getirirken, edebiyat üzerine söyledikleriyle bugünün sorunlarını da sahiplendiğini gösteriyor. “Aynı theme’i işleyen iki yazarın kimi zaman aynı deyimleri, hatta aynı cümleleri kullandıkları oluyor. Dünyada söylenmedik söz yok, derler; evet ama söylenmiş sözden mümkün olduğu kadar kurtulmaya çalışmamız da gerekliymiş gibi geliyor bana.”

‘YENİ YALNIZLIKLAR BULMALI Kİ İNSANIN ANLATACAK ŞEYİ OLSUN’

Henüz bölümün başında Edip Cansever’in mektuplarının içeriğine dair iki temel tema belirleyen Erdal Öz, sıkıntı ve yalnızlık mefhumları üzerinde duruyor. Cansever’in, rakı masalarından, muhteşem yalnızlığından ve samimi dostluğundan süzülerek dökülüp Erdal Öz’e ulaşan sözcükleri, ruhunuzu ele geçiriyor. “Eskittiğimiz yalnızlıklar işe yaramıyor. ‘Yeni yalnızlıklar’ bulmalı. Bulmalı ki, insanın anlatacak şeyleri olsun.”

Kitap, günümüz okurunu muhakkak bir yerinden yakalayacak ve sarsacak, diye düşünüyorum. Yazılan mektupların tarihsel karşılıklarını, o yazarın/şairin hangi yılda hangi eserini yazdığını düşündüğünüzde karşınıza çıkan psikolojik durum, o dönemde ortaya çıkan eseri farklı bir gözle görmenizi sağlayacaktır. Bir edebiyat alıcısının bir edebi eserle bireysel ilişkisi vardır. Mektup gibi edebi eser olarak nitelenen bir türün de her okur için farklı karşılıkları olacaktır. Son sözü, yine Erdal Öz’ün oğlu Can Öz’e bırakıyorum: “(Erdal Öz) Metni kendi yalınlığıyla bırakmamız gerektiğini söylerdi hep ve bunu öyle güzel anlatırdı ki. Neticede her okur kendi evreninden okuyacaktır öyle değil mi?”

 


Soner Sert kimdir?

Sinemacı, yazar. "Köprü", "Baba", "Hastabakıcı" ve "Alarga" isimli kısa filmleri yazıp yönetti. "Duvar" isimli bir öykü kitabı, "Yönetmenler İlk Filmini Anlatıyor" isimli bir de sinema kitabı yazdı.